Şerefhan Aydın*
Amed Büyükşehir Belediyesi’nin düzenlediği Toplum Barış ve Özgürlük Forumu çok geniş çevrelerde barışı tartışma zemini oluşturdu. Belki nicel katılım düzeyinde yeterli ilgi görmedi ama özellikle İlke TV aracılığıyla medyadaki görünürlük, fiziki katılım handikapını büyük oranda absorbe ettiğini düşünüyorum.
Forum özellikle kentte farklı alanların özgün çalışmalarına derinlikli yönelme yolunu açtı. Barışta; kent, kadın, göç, çocuk, hukuk, sanat, mizah vb… sorularıyla mevcut sürece, barışın siyaset dışındaki farklı alanlarda tartışılmasına ve özgün üretimlerine bir ivme kazandırdı.
Bu süreç, sadece yasa, hukuk ve adaleti değil, insanın uzun yıllardır yaşamın görünmez bırakılan diğer alanlarıyla sürdürdüğü kavgayı da görünür kıldı. İyi ki böylesi bir forum düzenlenmiş, katkıda bulunanlara teşekkürler…
Savaş, politikanın şiddet içeren bir yöntemidir. Yani savaş başlarken de biterken de politika yapılır. Görülüyor ki şu an reel politik, bizdeki savaşın bir sürelik de olsa durmasını gerekli kılıyor o halde insan ile insan arasındaki savaş en asgari düzeye çekilecek gibi.
Gerçekleşirse herkesin etkilendiği bu kısır savaş döngüsü yavaşlamış olacak. Ve artık toplumun direkt siyaset yapan alanı ile sivil ve meslek örgütleri arasındaki sınır da biraz daha netleşmiş olacak. Uzun yıllar iç içeydi, hatta çoğu zaman eleştirilirdi neden sivil toplum ile siyaset bu kadar iç içe geçmiş diye.
Samimi barışın gerçekleşme ihtimali bile bu alanların özgün işlerine dönme sürecini başlatmış durumda. Bir dönemin nerdeyse tüm enerjisinin tamamı savaş karşıtlığı, hak, hukuk, varlık mücadelesine harcandı. “Yaşamın olmadığı yerde mimari, eğitim, sağlık kim için? Kimin için?” Diyerek sivil toplum savaşın bitmesi için çalıştı.
Madem milyonların ve Aram Tigran’ın da özlemini duyduğu o hayalin; tank, tüfek ve silahların eritilip saz, cümbüş ve zurnaya çevirme gününün şafağının görülme ihtimali doğdu, o zaman artık üretmek ve inşa etmek zamanı. Varlık kabul edildiyse varlığın ihtiyaçlarının etik ve estetik bir biçimde nasıl inşa edileceğini gösterme vaktidir. Özgün çalışma alanlarına dönme zamanıdır. Bunca yıkıma maruz kalan bu halk ve bu kentler yaşamın en onurlusuna, yaşam alanlarının da en iyisine ve en güzeline layıktır.
Artık insan-mekân, insan-kent ve insan-doğa arasında barışı sağlamak için çalışılmalı. Kültürün üretildiği, anlam kazandığı alanlar olduğu için mekân-kent ve doğayla da barışılmalı. Neden, insan savaşta mı ki mekânla, kentle, doğayla? Evet, insan yaşamın diğer birçok ortağıyla kavgada. Mutlak barışsa arayış ve şimdi barışma zamanıysa kavgada olduklarınla da barışmalısın.
İnsan ve mekan arasında diyalektik bir ilişki var!
İnsan zekâsını daha çok kullanmaya başladıktan sonra yaşamın diğer bileşenleri üzerinde üstünlük kurmak için bir kavga başlattı, mesela doğayla ve mekânla. Yani o zekâyı sadece yaşamını kolaylaştırmak için kullanmadı, tahakküm için de kullandı. Hatta mekânı çıkarsal bir araca da dönüştürdü. Oysaki diyalektik, dengeli bir ilişki vardı aralarında. O doğayı severdi, doğa onu beslerdi, o mekânı kurardı, mekân onu korurdu.
Peki, nerde bozuldu bu ilişki? Belki de yeniden barışmanın yolu, özellikle insan ile mekân arasındaki tarihsel ilişkiye yeniden bakmaktan geçiyordur.
İnsanın ilk doğal mekânı anne karnıdır ki, anne ve evladın dolayısıyla insan ve mekânın ilk köklü aidiyet ilişkisi burada başlıyor. Sonra doğal mağaralarda barındı insan, mağaraya zarar vermezdi. Koçer (göçebe) yaşamda insanlar çadırlarda yaşardı, doğayla ve çevreyle daha yakın ve uyumlu bir ilişki içindeydi.
Neolitik dönemde artı ürünün ortaya çıkmasıyla bunu yöneten insanın, doğa ve mekânla kurduğu barış köprüsü ilk kez yıkılmış oldu. Neolitik, tarihteki gerçekleşmiş en büyük devrimlerden biri olduğu kadar, insanlığın tahakkümle tanıştığı dönemdir de aynı zamanda.
Antik çağda Sümerlerdeki şehir devletlerinin kurulması ve toplumsal sınıfların oluşmasıyla bu denge tamamen bozuldu. Mekân ve doğa yaşamın, güçsüz, yönlendirilebilen, sömürülmesi kolay ortakları olarak kodlandı. Sümerlerle birlikte insan, mekânı ideolojik araç olarak baskı için kullanmaya başladı.
Çünkü mekânın kudreti anlaşıldı. Kentlerin her yerinden görünen, tanrının her yeri ve herkesi gördüğü hissini oluşturmaya çalışan, insandan ve evinden çok daha büyük ölçekte Ziggurat denilen tapınak yapıları inşa edildi. Bu yapılar aracılığıyla tanrı ve rahiplerin, sınıflara bölünen halk üzerindeki din ve güç otoritesi kurulmaya çalışıldı. Böylece mekânı bir baskı aracı olarak kullanan güçlü insanın tahakkümü başlamış oldu.
Ortaçağda da mekân, ölçek olarak çok büyük, içerik olarak da devletin ve dinin otoritesinin sürekliliği için kullanıldı. İnsan ölçeğini kat kat aşan devasa kiliseler, manastırlar, giriş ve çıkışları kontrollü surlar, kaleler ve kontrollü geniş pazar yerleri, feodal beylerin şatoları, meydanlar ve gösterişli camilerdi bunlar.
Kapitalizmde ise yüksek kuleler, gökdelenler, büyük kamu yapılarıyla güç gösterisi devam etti.
Ayrıca bizde de tüm bunlara ek olarak devasa cami, külliye ve karakollarla devlet ve iktidar, siyasi otoritesi sağlanmaya çalışılmakta. Oransal olarak, insan bu yapıların yanında küçücük etkisiz bir varlık olarak görülür. Zaten amaç da budur, güç sahibini büyütmek insanı küçültmek, değersizleştirmek ve hiçleştirmektir. Ki insan zekâsının o büyük enerjisini kendi içinde tüketsin ki sistem istendiği gibi varlığını sürdürsün.
Görüldüğü üzere insan, tarihsel süreç boyunca diğer insanlarla ilişkilerinde mekânı çoğu zaman ideolojik ve siyasal bir araç olarak da kullanmıştır. O zaman diyebiliriz ki yaşamın büyüsü, artı ürünün ortaya çıkışı ve toplumsal ilişkilerin hiyerarşik katmanlara ayrılmasıyla bozuldu. Böylece insan ve mekân ilişkileri de keskin bir dönüşüme uğradı.
Michel Foucault da ‘’Hapishanenin Doğuşu’nda’’ modern toplumda okul, hastane, kışla ve hapishane gibi kamusal mekânların yalnızca hizmet sunan yapılar olmadığını, bireylerin davranışlarını disipline eden ve sürekli gözetim/denetim mekanizmalarıyla iktidarın mekânsal araçları olduğunu söyleyerek modern toplumda da durumun aynı olduğunu ve bu tahakküm ilişkisinde mekânın değişmez bir araç olarak sürekli kullanıldığını vurguluyor..
Mekana ve kente daha ciddi yaklaşılmalı !
Aslında mekânları biz şekillendiriyoruz, sonra mekân bizim düşüncemizi, yaşam biçimini ve sınırını belirlemede ciddi rol oynuyor. Mesela evde hangi mahalde ne yapmamız gerektiğini, sokakta nerede yürümemiz, nerede dinlenmemiz gerektiğini mekân yönlendirir.
Oysaki mekân ve kent şekillendiği anda hangi mahallin hangi mekânın nerede olması gerektiğini biz belirlemiştik. Yani o diyalektik ilişki sürekli vardır, ama zaman zaman bu ilişki insan eliyle bozuluyor.
Mekân aynı zamanda psikolojimizi ve toplumsal ilişki şekillerimizi de etkiliyor.
Mesela plansız, çarpık, kaotik yerleşimli bir kentte yaşam, planlı bir kente göre daha zordur ve direkt mutsuzluk kaynağı olabiliyor.
Sur içi gibi düşük katlı, insan ölçekli dar sokaklı mütevazı bir mahallede mekân, insan ilişkilerinin daha sıcak ve yakın olmasını ister hatta toplumsallaşmayı güçlendirir. İnsana hükmeden çok katlı, geniş caddeli Dicle Kent’te değersiz, daha uzak ve yalnız yaşamayı, yani bireyselliği insana sunar, hatta dayatır.
Belki ayrı bir yazı ve tartışma konusu olacak ama bunu da şimdilik buraya bırakmakta yarar vardır. Bunları söylerken “kentin Sur dışında kalan bölgelerindeki yapı tipolojisi ve planı da Sur gibi olsaydı şu an kentteki sorunlar olmazdıyı” savunmuyorum. Yani değişen toplum gerçekliğini göz ardı edip, olayı romantize etmek için Sur örneğini vermiyorum.
Yukarıda da değindiğim gibi Neolitikteki mekân tipolojisi ile Sur’daki arasında bazı detaylarda süreklilikler olduğunu göstermek için belirtiyorum. Amed planlanırken bu sürekliliğin Kürt kültürünün ve mimari hafızasının şekillenmesinde önemli bir rol oynadığı unutulmamalıydı.
Kentsel planlamanın ve mekân tipolojisinin kültür ve soysal dokunun şekillenmesindeki etkisi ve önemi düşünülmeliydi. Sur gerçeği referans alınıp kent planlansaydı daha farklı bir Amed olacağını söylüyorum.
Ebetteki bu önermemle mutlak kent barışını sağlanmazdı, mükemmel sorunsuz bir kent oluşmazdı. Çünkü kentlerin komplike bir yapısı olduğunu, canlı bir organizma gibi sürekli değişen dönüşen bir gerçekliğinin olduğu da bilinmektedir. Ama şunu net ifade edebilirim ki, mevcuttan daha iyi bir kent olurdu.
Yaşamda gözün gördüğü, elin dokunduğu, kulağın duyduğu ve hatta burnun aldığı her koku insanın ruhunu ve yaşamının rengini etkiler. Dolayısıyla kent silueti, bina cephelerinin şekli ve rengi, kaldırım, ağaçlar, sanat öğeleri, vb… kısaca her yapısal unsur yaşamımızda izini bırakır.
Madem mekân dolayısıyla kent insan ruhunun ve toplumsal ilişkilerin şekillenmesinde bu kadar önemli yer tutuyorsa ona göre daha ciddi yaklaşılmalı mekâna ve kente.
Madem barışın gelme ihtimali var, o zaman insan ve mekân arasındaki kavganın da bitmesi için çalışılmalı.
Kentsel adalet sağlanmalı!
Peki, nasıl bitebilir ya da durdurulabilir bu kavga yani barış nasıl sağlanabilir? Mümkün mü?
Bu soruya, kent hakkı kavramını ortaya koyan kent kuramcısı Henri Lefebvre de, kentleşme, mekânın toplumsal üretimi ve kent hakkı üzerinden önemli bir teorik çerçeve sunarak cevap aramıştır. Lefebvre, kent hakkının sadece kentsel kaynaklara eşit erişimi sağlamak olmadığını, kentsel mekânı, sakinlerinin ihtiyaçlarına göre kökten yeniden üretme ve dönüştürme hakkı olduğunu savunur.
Ayrıca mekânın üretiminde ve yönetiminde sadece sermayenin veya merkezi otoritenin değil, doğrudan kentte yaşayan insanların söz sahibi olduğu katılımcı ve radikal bir demokrasiyi vurgular.
Lefebvre insan ve mekân kavgasına farklı bir boyut kazandırmış. Kapitalist modernitede kent mekânının kentte yaşayanın talep ve ihtiyaçlarına göre değil de, sermayenin yani para tanrılarının talebine göre yönetilip şekillenmesine dair kaygısını ortaya koymuş. Ki şu an kentsel adalet sağlama arayışında temel vurgu budur; kent rantını kent insanına eşit ve adil dağıtın, sadece sermayeye vermeyin!
Aradığımız barışı, kent yaşamının toplumsal sınıflara göre dizaynına itirazla başlatabileceğimizi düşünüyorum.
Genelde kentsel politikaların çoğu sermaye odaklı üretilir. Merkezi düzeyde imar affı kanunları, yerellerdeki kent planları ve kentsel hizmet üretimi sermayenin taleplerine göre şekillenir. Toplumun ayrıcalıklı sınıfı dışında kalanlar ki çoğunluğu oluşturur göz ardı edilir.
Bu yaklaşımla yönetimler güçten yana taraf seçer ve yanlış dönen çarka katkı sunmuş olurlar. Bu da sermayenin büyümesini, dolayısıyla sosyal sınıflar arasındaki makas farkını daha çok açmaktadır.
Kent yöneticileri ya da siyaseti kentleri adil, demokratik, katılımcı bir şekilde yönetmezse toplumsal ilişki şekilleri çarpıklaşır, toplumsal krizler derinleşir. Kentlerde yaşam daha da zorlaşır ve toplum mutsuzlaşır.
Böylece kentle barışın önemli bir şartının adını koymuş oluyoruz; Kentlerin demokratik ve eşitlikçi yönetilmesi. Yani kentsel adaletin sağlanması.
Bu kavganın bir diğer boyutu da kentsel hafızanın taşıyıcısı olan mekâna dönük saldırılardır. Bu saldırılar politik strateji sonucu gelişir.
Bir kente aidiyet duygusunu oluşturan önemli bir şey, kolektif anılardır. O anıların taşıyıcılarından biri de mekândır. Mekânda yaşamının izleri canlanır, hatırlanır.
Anısı olan, tanıdık ve süreklilik gösteren mekânlar insanda güven hissi oluşturur. Tam tersi kentteki yıkım, mekânsal hızlı değişim de kişiyi o kente yabancılaştırır.
Yakın zamanda binlerce yıllık Sur’daki mekânla, dolayısıyla hafıza ile yapılan eşitsiz savaş belki de binlerce yıl daha hatırlanacaktır. Kentte tarihi bir kırılma yarattı, kentsel kimlik darbelendi.
Barış olacaksa kolektif değer taşıyıcısı olan mekâna da dokunulmazlık getirilmeli.
Kent plancısı, aynı zamanda vali olan Hausman’ı 1850’lerde Napolyon, Paris’i planlaması için görevlendirir. Hausman kentin geniş caddelere, büyük parklara ve meydanlara ihtiyacı var diyerek Paris’in özgün, tarihi yapılarını yıkmaya başlar.
Bunu yaparken de geniş yolları ve parkları yoksul mahallelerden geçirip onları kentin dışına iter ve Paris’i soylulaştırmak amacıyla kent merkezinin özel ve güzel yerlerini zenginlere bırakır. Bu planlamayla 1871’de ordunun Paris Komünü’nü yenmesi de sağlanmış olur. Victor Hugo’nun, toplumsal değerleri ve tarihsel kimliğini dağıttığı için Hausmana eleştirisi halen yazılır, dilendirilir.
Bu kısa tarih aktarımı mekânın politik/ideolojik amaçlı kullanımı, hafıza taşıyıcısı olması sebebiyle yıkımı hem de güç ve sermayeye göre kullanımının kısa bir filmi gibi.
Doğa ile barış!
Hakiki bir barış olacaksa yaşamın bir diğer öznesi doğayla da barış yapılmalı. Mesela güvenlik amaçlı yapılan barajlar yıkılmalı. Böylece su altındaki hafıza mekânları ve doğa ile toplumun yeniden buluşulması sağlanmalı. Sular serbest akmalı ki doğa ve su canlıları özgür gezebilmeli.
Ağaç ve diğer canlılar kendi ekosisteminde özgür yaşaması için dağlarımız ve ormanlarımıza dokunulmamalı.
Askeri bölge ilan edilen yerler özgürleştirilmeli, tüm canlıların serbest dolaşım hakkı sağlanmalı.
Barışta mekânın rolü unutulmamalı.
Özcesi mutlak barış için insan, mekân ve doğa arasında kavga çıkaran tahakkümcü insan kendini feshetmeli!
*Diyarbakır Mimarlar Odası Eşbaşkanı




