CMC: Sermaye gider, zehir kalır
Ecehan Balta 18 Haziran 2026

CMC: Sermaye gider, zehir kalır

Geçtiğimiz hafta Kıbrıs’ta CTP Kadın Örgütü’nün davetlisi olarak “Enerji Jeopolitiği ve Ekolojik Talan: Türkiye’den Doğu Akdeniz’e Ekopolitik ve Hak Mücadeleleri” başlıklı panele katıldım.

Panelde Doğu Akdeniz’de enerji savaşlarını, boru hatlarını, doğal gaz rekabetini, nükleer tehdidi, madenciliği ve ekolojik yıkımı konuştuk.

Ertesi gün Milletvekili Doğuş Derya ve beraberindeki heyetle birlikte CMC sahalarını ziyaret ettiğimizde, panelde konuştuğumuz bütün başlıklar karşımıza toprakta, suda, kıyıda ve bedende iz bırakan somut bir tarih olarak çıktı.

Gemikonağı-Lefke hattındaki 1913-1974 yılları arasında işletilen CMC sahası, Kıbrıs’ın modern tarihinin en ağır miraslarından biri. Bakırın adaya adını verdiği söylenir. Kıbrıs, binlerce yıl boyunca bakırla, madenle, ticaretle, denizle anıldı.

Fakat CMC sahasında görülen şey, bir uygarlık anlatısının parıltısı değil; kapitalist madenciliğin geride bıraktığı çıplak hakikat. Maden çıkarılmış, kâr elde edilmiş, şirket gitmiş, zehir kalmış.

CMC, Cyprus Mines Corporation adıyla Kıbrıs tarihine kazınmış bir Amerikan madencilik şirketi.

İngiliz sömürge yönetimi koşullarında gelişen, bakırı dünya pazarlarına taşıyan bu şirket, adada istihdam, altyapı ve sanayi masalıyla hatırlatılmak isteniyor.

Oysa görünmeyen defterde toprağın, suyun, denizin, işçilerin ve bölge halkının hanesine yazılmış büyük bir borç var. Bu borç hâlâ kapanmış değil.

CMC sahasını Enver Bıldır’in rehberliğinde gezdik. Onun anlatımı, gördüğümüz manzarayı bir endüstri kalıntısından çıkarıp yaşayan bir ekolojik suç mahalline dönüştürdü.

Atık havuzlarının, pas rengine dönmüş toprağın, sarı-turuncu kabukların, mavimsi su birikintilerinin ve denize doğru uzanan kirli akış izlerinin arasından geçerken CMC’nin Lefke’de bıraktığı mirasın hâlâ hareket halinde olduğunu gördük.

Enver Bıldır, bölge halkının CMC gittikten elli yıl sonra bile bu atıklarla ve ağır hastalıklarla yaşadığını, raporların hazırlandığını, sözlerin verildiğini, komitelerin kurulduğunu, kalıcı çözümün ise sürekli ertelendiğini anlattı.

Bu anlatıda kuru bir çevre bilgisi yoktu; yıllara yayılmış bir tanıklık vardı. CMC, Lefke’de geçmişte kalmış bir maden işletmesi olarak görülemez.

Toprağı, suyu, denizi ve gündelik yaşamı etkilemeye devam eden bir kirlilik kaynağı olarak duruyor.

Yazın kuruyan atık yüzeylerinden toz kalkıyor, yağmurla birlikte atıklar yeniden hareketleniyor, kirli akış çizgileri kıyıya doğru ilerliyor. Gördüğümüz her nokta, sermayenin çekildikten sonra geride bıraktığı zehrin nasıl kamusal bir sorumluluk alanına dönüştüğünü hatırlatıyor.

Sahada ilk göze çarpan şey, kirliliğin tek bir noktaya sıkışmamış olmasıydı. Burası bir maden kalıntısından çok, dağdan denize doğru yayılan uzun bir zehir koridoru gibi duruyor.

Atık havuzları ve dağları, çıplak yamaçlar, pas rengine çalan toprak, yer yer sarı-turuncu kabuklar, mavimsi su birikintileri, rüzgârla savrulan ince toz ve denize doğru uzanan kirli izler, ekolojik yıkımın mekânı nasıl ele geçirdiğini gösteriyor.

Sahada gözle görülen renkler başlı başına bir rapor gibiydi. Sarı tonlar sülfürün, kızıl-turuncu yüzeyler demirin, mavimsi birikintiler bakırın izini taşıyor.

Yağmur suyu ve oksijenle temas eden sülfürlü mineraller asitlenmeyi artırıyor; ağır metallerin yeraltı sularına, yüzey sularına, denize ve çevredeki topraklara taşınmasının yolu açılıyor. Bu nedenle CMC sahası hâlâ çalışan bir kirlilik makinesi.

CMC sahasında siyanür meselesi ayrı bir başlık olarak duruyor. Çünkü buradaki madencilik tarihi bakır çıkarımıyla sınırlı değil. Şirket, 1930’larda altın ve gümüş elde etmek için siyanür kullanılan tesisler de kurmuş.

Lefke Maden Müzesi’nin aktardığı tarihsel bilgiye göre 1933 yılında kurulan siyanür tesislerinde altın ve gümüş elde edilmeye başlanmış. Enver Bıldır’in sahadaki anlatımında da bu konu özel bir yer tutuyordu: altın madenciliği, siyanür kullanımı, kayıp siyanür varilleri ve CMC’nin kendi kayıtlarında bile bulanık kalan bilgiler.

Siyanür meselesi CMC’yi bugün Doğu Akdeniz’de yeniden gündeme gelen altın ve maden politikalarıyla da bağlıyor. 2019’da Kıbrıs’ın kuzeyinden ve güneyinden ekoloji örgütlerinin siyanürlü altın üretimine karşı ortak eylem yapması tesadüf değildi.

CMC’nin tarihi, adaya şunu öğretmişti: Madencilik şirketleri çıkaracağı cevheri hesaplar, geride kalacak zehrin hesabını halka bırakır. Lefke’nin hafızasında siyanür, geçmişin kapanmış bir ayrıntısı değil; hala toprakta ölçümü yapılabilen güncel ve bugünün maden politikalarına karşı verilmiş tarihsel bir uyarı.

CMC sahasında gördüğümüz manzara, Doğu Akdeniz’de bugün yaşanan enerji rekabetine de ayna tutuyor. Bölge bir kez daha “kaynak”, “güvenlik”, “enerji koridoru”, “deniz yetki alanı”, “stratejik yatırım” gibi kavramlarla konuşuluyor.

Haritalar açılıyor, boru hatları çiziliyor, doğal gaz sahaları pazarlık konusu yapılıyor, nükleer santraller enerji bağımsızlığı söylemiyle meşrulaştırılıyor. Bu dilin içinde halkların yaşamı yok. Toprağın taşıma kapasitesi yok. Denizin ısınması, kıyıların kırılganlığı, su varlıklarının tükenmesi yok. İşçilerin sağlığı, kadınların bakım emeği, çocukların geleceği yok.

Türkiye’de de benzer bir tabloyla karşı karşıyayız. Maden yasaları kalkınma ve stratejik ihtiyaç denilerek gevşetiliyor. Zeytinlikler, meralar, ormanlar, dereler, köyler şirketlerin yatırım alanına çevriliyor.

Enerji politikaları kamusal ihtiyaçlardan çok sermaye birikiminin gereklerine göre şekilleniyor. Doğa, sermaye için ucuz hammadde deposu; halklar için pahalı bir yıkım faturası haline getiriliyor.

CMC’nin bize söylediği şey açık: Ekolojik yıkımın bedeli şirket bilançosunda kalmaz. Bedel halka, doğaya ve geleceğe devredilir.

Şirketler gider; geride rehabilitasyon projeleri, mahkeme dosyaları, yarım kalan planlar, ölçülmeyen kirlilikler ve konuşulmayan hastalıklar kalır. Sermaye, kârı bugüne yazar; zehri yarına bırakır.

Bu nedenle CMC sahası için yapılması gereken temizlik sözcüğüyle geçiştirilemez. Öncelikle hakikat gerekir. Kirliliğin kapsamı, toprağa, suya, denize ve canlı yaşama etkisi şeffaf biçimde ortaya konmalıdır.

Bağımsız bilimsel ölçümler yapılmalı, sonuçlar halka açık hale getirilmelidir. Bölge halkının katılmadığı hiçbir rehabilitasyon planı meşru sayılamaz.

Halk sağlığı izlemesi, kanser ve ağır metal maruziyeti araştırmaları, tarımsal üretim ve su kaynakları üzerindeki etkilerin düzenli takibi zorunludur. Kirletenin sorumluluğu, hukuki belirsizlikler arkasına saklanmadan tanımlanmalıdır.

Onarım adı altında yeni bir maden ekonomisi kurulmasına da izin verilmemeli. CMC atıklarının geri kazanım söylemiyle yeniden şirketlerin kâr hesabına devredilmesi, eski talanın yeni ambalajla sürdürülmesi anlamına gelir.

Lefke halkının ve ekoloji örgütlerinin itirazı burada önem kazanıyor. Bölgenin geleceği atıkların piyasa değerine göre değil, halk sağlığına, ekolojik güvenliğe ve yaşam hakkına göre belirlenmeli.

Kıbrıs’ta barış meselesi çoğu zaman sınırlar, garantörlükler, yönetim modelleri ve müzakere başlıkları üzerinden konuşuluyor.

Bunlar elbette önemlidir. Fakat CMC bize başka bir barış başlığı daha hatırlatıyor: Toprakla barış. Suyla barış. Gelecek kuşaklarla barış. Bölünmüş bir adada ekolojik yıkımın sınır tanımadığını görmek, ortak yaşam fikrini başka bir yerden kurmayı da mümkün kılar.

CMC sahası Lefke’nin meselesi olarak görülemez. Kıbrıs’ın, Türkiye’nin, Doğu Akdeniz’in ve ekolojik adalet mücadelesi veren herkesin meselesidir. Çünkü CMC’de görülen hikâye, Soma’da, İliç’te, Kazdağları’nda, Akbelen’de, Akkuyu’da ve Doğu Akdeniz’in enerji haritalarında yeniden yazılmak istenen hikâyenin eski bir nüshasıdır.

O eski nüshayı dikkatle okumak zorundayız. Çünkü orada geleceğimizin uyarısı var.

Sermaye gider, zehir kalır.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.