Duvarlar: Hafızanın sessiz kâtipleri
Lokman Ergün 19 Haziran 2026

Duvarlar: Hafızanın sessiz kâtipleri

Yüz yıl arayla iki ayrı anlatıcının anlattığı hikâyelerde, neredeyse aynı duvara çarptım ben. Soluk, kirli ve soğuk duvarların üstüne kazınmış hakikatin hikâyesiydi anlatılan. Ve o duvarlar, acının, gurbetin, çaresizliğin, sevdanın sessiz kâtipleri olarak karşımda duruyorlardı.

Tam tamına yüz yıl arayla. 1922’de Faruk Nafiz Çamlıbel, üç günlük bir yolculukla Adana’dan Kayseri’ye giderken, Anadolu’nun savaştan çıkmış yorgun coğrafyasını, yoksulluğunu, kederli insanlarını konakladığı hanların, kirli ve solgun duvarlarına çizilmiş resimler ve yazılmış şiirlerin izini sürerek anlamaya çalışmış, 1925’te Han Duvarları şiiri ile de bize aktarmıştı.

Yüz yıl sonra, 2022’de Akın Olgun; Rodos adasındaki kısa mahpusluğunda, savaştan, yokluktan, yoksulluktan, zulümden kaçarak mülteci olanların ve o mültecileri taşırken Yunanistan devleti için bir nefret objesine dönüşen “kaptanların” gerçeğini yine duvarlara çizilen ve yazılanların eşliğinde hikâyeleştirip, 2025’te Tahtakuruları ve Kargalar Meclisi kitabıyla anlatıyor bize.

İnsanı, kendi ihtirasları için harcanacak malzemeden öte görmeyen birkaç İttihatçı paşanın ve onların benzeri muarızlarının kan gölüne çevirdiği coğrafyada Maraşlı Şeyhoğlu’nun trajedisi karşılar bizi hanların duvarlarında:

“On yıl var ayrıyım Kınadağı’ndan

Baba ocağından yar kucağından

Bir çiçek dermeden sevgi bağından

Huduttan hududa atılmışım ben”

Yaylı bir at arabasıyla geçilen yollarda, memleketin üstüne sinmiş puslu havayı hissederiz şiirin dizelerinde. Faruk Nafiz, bir şairin inceliğiyle çizer manzarayı, bağırmadan, kulakları tırmalamadan anlatıp savaş yorgunu coğrafyayı. Ve at arabası yola revan oldukça merak ederiz Maraşlı Şeyhoğlu’nun akıbetini.

Yüz yıl sonra, bu kez başka ihtirasların ve siyasi oyunların malzemesi mülteciler olacaktır. Avrupa’ya karşı bir koz olarak kullanılan mülteciler Türkiye’den teknelerle denize salınacak, yüzlerce insan denizde boğulacak, Yunanistan bu göçe engel olmak için gayri insani ne varsa yapmaktan çekinmeyecektir. Ve bu sırada bu teknelerin kaptanları, bütün bu karşılıklı siyasi gerilimin kurbanları olarak, insanlık dışı koşullarda Yunanistan nezarethanelerinde ve cezaevlerinde eziyet göreceklerdir.

Akın Olgun, kendisi de bir siyasi sürgün hayatı yaşadığı Avrupa’da, devletin bitmeyen kininin bedelini, tatil için gittiği Rodos adasında göz altına alınarak öderken, kaldığı nezarethanelerin duvarlarında her milletten insanın serencamına tanık olarak yaşıyor kısa mahpusluğunu. İzmirli Çeto’nun izini sürüyor, Berat çıkıyor ısrarla karşısına.

“Bedelini ödediğim hayatı sorgulamak kimseye düşmez”, diye yazmış duvara Çeto. Yunanistan’da mültecileri taşıyan “kaptanlara” yönelik nefreti ve bunun üzerinden yargıda kurulan rüşvet çarkını gösteriyor bize Akın Olgun. O sırada duvarlardaki isimler, resimler, yazılar değişmeye devam ediyor. Biz de beraber dolaşıyoruz Rodos’un, Kos’un nezarethanelerini.

Faruk Nafiz, savaşların viran ettiği köylerin, sürülen ve katledilen insanların ardındaki boşluğun, açlığa ve yoksulluğa mahkûm edilmiş Anadolu’nun bağrında, duvarlara baka baka geçiyordu. Hanların duvarlarındaki çizgiler, yollara düşmüş insanların taşlara bıraktığı kalp atışlarıdır. Her çizikte bir ayrılık, her isimde bir hasret, her tarihte yarım kalmış bir hikâye saklıdır. Yolcular gider, atlar yorulur, mevsimler değişir, fakat duvarlar beklemeyi sürdürür. Ve o duvarlarda Maraşlı Şeyhoğlu’nun yolculuğu devam eder.

Sonra kaybederiz Maraşlı Şeyhoğlu’nun izini duvarlardaki kitabede. İçimizdeki öfkeyi ve hayal kırıklığını Faruk Nafiz dile getirir:

“Ey Maraşlı Şeyhoğlu, evliyalar adağı!

Bahtına lanet olsun aşmadınsa bu dağı!”

Huduttan hududa atılıp, gurbette hikâyesini duvarlara nakşeden Şeyhoğlu, aşmamıştır o dağı. Kınadağı’nı, baba ocağını, yar kucağını bir daha görmeden, gurbetin soğuk topraklarına bırakıp gidiyoruz Maraşlı Şeyhoğlu’nu. Şiir bitiyor, Şeyhoğlu’nun hikâyesi o sessiz duvarlarda kalıyor öylece.

Yüz yıl sonra, bir başka anlatıcı, bu kez nezarethanelerin duvarlarında görüyor huduttan hududa atılanları. Yoksulları, sürgünleri, mültecileri. Akın Olgun, mahpusluğu iyi bilen bir yazar. Kendisine değil, çevresindekilere ve duvarlara odaklanarak anlatmış hikâyeyi. Ama onun anlattığı hikâye henüz bitmemiş. Hala mülteciler denizlerde boğularak ölüyor, hala nezarethanelerde insanlara eziyet ediliyor ve hala Çeto ile Berat’ın akıbetini bilmiyoruz.

Bir de Akın Olgun’un sürgünlüğü bitmiyor. O da kendi duvarlarına yazıyor hikâyesini. Kendisine bilerek sormadım; nezarethanelerin duvarlarına kendisi de bir şey yazdı mı acaba? Ben olsam yazardım çünkü.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.