Türkiye Cumhuriyeti demokrasi olarak kurulmadı. Böyle bir amacı da yoktu kurucuların. Daha sonrasında, genelde uluslararası konjonktürün bastırmasıyla demokrasiye dair atılan adımlar da kadük kaldı. Örneğin çok partili döneme geçebildik ama dünyanın en anti demokratik seçim yasalarından biriyle seçim seremonisi yapmaya devam ediyoruz. Sürekli yaptığımız seçimlerle övünüyoruz ama siyasetin finansmanı ile ilgili kimse konuşmuyor…
Kuruluşundan itibaren farklı kimlikleri dışlayan bir perspektif ile ilerlemiş cumhuriyet Türkiye’si “Türk-Sünni ve tabii ki erkek” tabusunu kıramıyor. Kırmak da istemiyor. İktidar alanı her daim “sistemin” elinde ilerliyoruz.
Hukuk, hep egemenin/devletin çıkarını, sermayenin perspektifini merkeze alarak işliyor. Görünmeyenlerin, madunların sesi çıkmaya kalktığı anda hukukun sopası kolluk, hazırda bekliyor…
Dış etkiler ve devletin reflekslerinin ötesine geçen sosyolojik bloklar ve siyaset yapacağız diyen kesimler ya devlet tarafından sönümleniyor (dindar kesimler bunun en bariz örneği olsa gerek…), ya da direnerek var olmaya devam ediyor…
“Devleti değil devletten istiyoruz”, “devleti ele geçirmek değil dönüştürmek istiyoruz” diyen Kürt halkı ve Kürt siyaseti şu anda devlet karşısında duran neredeyse tek blok… Seçimlerde en kritik durumda olan Kürt seçmen ülkenin en dinamik unsuru olarak öne çıkıyor. Kürt siyasetinin ülke için tüm baskılara rağmen halen bu kadar direngen olması ülke için büyük bir şans olsa gerek…
Böyle bir atmosferde, üstelik yirmi küsür yıllık bir AKP iktidarının en gaddar döneminde, hukukun paspas edildiği, seçimlerin dahi güvenilirliğinin tartışıldığı, siyasetçilerin sürekli topluma değil egemene yönelik cümle kurduğu bir dönemde girdik Cumhuriyet Türkiye’sinin İkinci yüzyılına…
Yine, uluslararası ilişkilerin, orta yerinden çatırdayan dünya siyasetinin ve bölgesel gelişmelerin ışığında bir barış/çözüm/süreç (adına ne dersek diyelim) gündemimizde… Daha önceki “Demokrasi Şafakları”nda (kavram Bülent Bilmez’e ait) uluslararası konjonktüre ayak uyduramayan ve demokrasi “arzusunu” politikleştiremeyen toplumun önünde şimdi bir kapı daha açılmış halde. Toplumun, dönemselleştirilmiş ve devlet eliyle zoraki atılmış “demokratik” adımların bir ileri iki geri gittiğinin bilinciyle harekete geçmesi, tüm kesimleri özgürleştirme potansiyeli taşırken, sessizlik, devletin konuştuğu toplumsal kesimlerin çığlıklarının ise duyulmadığı bir yüzyıla kapı aralayacak…
“Demokrasi olmadan barış mı olur?” tartışmalarının ötesine geçmek ve “toplumsallaşmadan ne demokrasi ne de barış olur…” diyebilmek için önümüzde ciddi bir imkân var. Evet, riskli yanları var belki ama birilerinin bugün almayacağı inisiyatif, yarına koca bir hüsran olarak geri dönecek…
Gerek Kürt meselesinin adil bir perspektifle ele alınmasını sağlamak, gerek demokrasi konusunda – tüm karşıtlarına rağmen – adım atılmasını zorlamak toplum olarak elimizde. Harekete geçmek ve Kürt meselesinin konuşulmayanlarını konuşmakla birlikte demokrasinin herkese gerektiğini özellikle ülkenin batısına anlatmak gibi bir sorumluluğu var, ülkede nefes alan her vicdanlı bireyin…
İkinci Yüzyılda Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü Konferansı
Bu amaçlarla yola çıkmış bir inisiyatif “İkinci Yüzyılında Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü Konferansı.” İlk faaliyetini geçen hafta gerçekleştiren inisiyatif, yirmi dokuz çağrıcının sorumluluk almasıyla İstanbul’da iki gün süren ve yoğun ilgi gören bir konferans gerçekleştirdi. Konferansa özellikle Kürtlerin yoğun katılımı demokrasiye ve özgürlüğe en dinamik desteğin kimlerden geleceği konusunda açık bir gösterge. Farklılıkları bir araya getirmeyi amaçlayan etkinlikte birçok farklı kesim kendisini ifade etme imkânı buldu. Eksikleri tabii ki olmuştur konferansın. Ama gerek sonuç bildirgesinde gerekse de konferans esnasında dile getirildiği gibi çalışmaya devam edilecek. Tüm eleştirileri dikkate alarak, gerekirse yeni yollar ve yöntemler bularak toplumun demokratik bir bakış açısıyla siyasallaşması için çabalamak aslında yapılan. Toplumsal kesimlerin konuşması, kendisini ifade etmesi demek, o hep şikâyet edilen kutuplaşmanın da panzehiri bir anlamda. Gençlerin daha çok söz aldığı, kadınların öncüleştiği, muhafazakârların iktidarın cenderesinden kurtulduğu, sosyal demokratların kemalizmin ruhundan uzaklaştığı, tarihe objektif ve özgüvenle bakabilen bir toplumsal doku yeni yüzyılda demokratik bir ülkeyi inşa edebilecek. Bir birimizden ve farklılıklarımızdan öğreneceğimiz çok şey, ortak mücadele edeceğimiz çok fazla konu var, yeter ki birbirimizi duymaya çabalayalım…




