• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Sanat, ölümün cümlesini yarım bıraktı, güle güle Kadir İnanır
Sanat, ölümün cümlesini yarım bıraktı, güle güle Kadir İnanır
Müslüm Yücel 27 Haziran 2026

Sanat, ölümün cümlesini yarım bıraktı, güle güle Kadir İnanır

Kadir İnanır öldü ve onun deyimiyle her evde bir cenaze var şimdi; herkesin bir yakınını kaybetmiş gibi canı yanıyor. Sevildiğini, sayıldığını bilmek böyle bir şeydir.

Niye mi?

Çünkü o hepimizdi…

Bazen onun sesiyle racon kestik: “Ben bu oyunu bozarım.” Bazen repliklerini ezberledik: “Len!” Okuduğu şiirleri lise defterlerimize yazdık: “Gülüm seni alır yüce dağ başına kaçarım, yüce dağ başında çadır açarım…”

Yeni yıllarda Türkanlı, Kadirli kartpostalları sevdiklerimize gönderdik. Sonra aynalar bize onunla bir şeyler anlattı. Selvi Boylum Al Yazmalım’ın ayna sahnesini kim bilir kaç kez izledik. Kadir’in gelişi, Ahmet Mekin’in aynadan Türkan Şoray’a bakışı, sessiz iç konuşması… Kim kopmadı ki o sahnede? Hayatımızın bir yerinde aynı duyguyu yaşadığımızda yine o filme döndük. Bir de Dila Hanım’da vuruluşu vardır; oyunculuğun ötesine geçen bir sahne…

Kadir İnanır hakkında çok yazdım. Ama bugün yazmak istediğim, İnanır ve Kürt meselesidir.

İnanır’ın Kürt meselesiyle kurduğu ilişki yalnızca çözüm sürecinde yaptığı açıklamalardan ibaret değildir. Onun sinemasına geriye dönüp bakıldığında devletle toplum arasındaki gerilim, taşranın adalet arayışı, ağalık, sınır hayatı, yoksulluk ve hapishane temalarının yıllar boyunca tekrarlandığı görülür. Bu nedenle 2013 sonrasında söyledikleri, bir anda ortaya çıkmış siyasal tutumlar değil; yıllardır oynadığı karakterlerin taşıdığı toplumsal hafızanın doğal uzantısıdır.İlk Çözüm Süreci’nde aktif rol aldı.

Kürt meselesinin güvenlik politikalarıyla çözülemeyeceğini, Türkiye’nin demokratikleşmesiyle birlikte ele alınması gerektiğini söyledi. Farklı kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde tanınmasını savundu. Şiddete karşı olduğunu, kalıcı barışın ancak diyalog ve demokratik siyasetle mümkün olacağını dile getirdi.

Bu sözleri nedeniyle hem destek gördü hem de sert eleştiriler aldı. Destekleyenler onu barış çağrısı yapan bir sanatçı olarak gördü; eleştirenler ise açıklamalarını siyasi açıdan tartışmalı buldu.
2013’te Öcalan hakkında sorulan bir soruya, “Öcalan bana göre bir Apo. Benim İsyan filmimdeki Apo” cevabını verdi. Ardından filmdeki Apo karakterinin feodal baskıya karşı çıkan, özgürlük arayan bir genç olduğunu anlattı; filmin çekildiği dönemde Öcalan’ın henüz kamuoyunda tanınmadığını hatırlattı. Filmdeki Apo da baskılar karşısında dağa çıkan bir karakterdi.

Aynı söyleşide, PKK’den söz etti, “Bugün ne PKK ne Öcalan ne de Kürt halkı Türkiye’den ayrılmak istiyor” değerlendirmesinde bulundu. Çözüm sürecini açıkça destekledi; Öcalan’ın süreçte etkili bir aktör olduğunu, barış için diyalog kurulması gerektiğini söyledi. Daha sonra Akil İnsanlar Heyeti fikrinin de Öcalan’dan geldiğini ifade etti.

Ancak İnanır’ın Kürt meselesindeki yerini yalnızca bu açıklamalar üzerinden değerlendirmek eksik olur. Çünkü onun sineması çok daha önce Kürt coğrafyasına, sınır hayatına ve devlet-toplum ilişkisine bakmaya başlamıştı. Oynadığı karakterler çoğu zaman etnik kimliğe değil, haksızlığa karşı çıkıyordu. Fakat bu haksızlıkların en yoğun yaşandığı coğrafyalardan biri de Kürt illeriydi.

1970’li yıllarda çekilen toplumsal gerçekçi filmler bunun açık örnekleridir. Cüneyt Arkın’ın devrimci polisi, Yılmaz Güney’in zalime karşı duran eşkıyası nasıl dönemin ruhunu taşıyorsa, İnanır da Köprü (1975), Deprem (1976), Derviş Bey (1978), İsyan (1979), Tomruk (1979) ve Katırcılar (1987) filmleriyle ezilen insanları, yoksulları ve başkaldıranları temsil etti. Katırcılar filmiyle ilgili şöyle bir notu da vardı: “Bu film, Roboski’dir…”

Özellikle İsyan, Katırcılar ve Amansız Yol, yalnızca Anadolu filmleri değildir; aynı zamanda Kürt coğrafyasını bütün gerçekliğiyle sinemaya taşıyan yapımlardır. İsyan’da ağalık düzeni ve feodal baskı anlatılır. Katırcılar’da ise sınır yalnızca bir ülkeyi ikiye ayıran çizgi değildir; insanların ekmeğini, kaderini ve hayatını belirleyen görünmez bir duvara dönüşür. Kaçakçılık burada suç olmaktan çok bir geçim biçimidir. Devlet, doğa ve yoksulluk aynı anda insanın karşısına dikilir. İnanır’ın canlandırdığı karakterler tam da bu sıkışmışlığın içinden konuşurlar.

Belki de bu yüzden yıllar sonra söylediği sözler şaşırtıcı değildir. Çünkü onun sineması zaten yıllardır aynı hikâyeyi anlatmaktadır: ezilenin, dışlananın ve adalet arayanın hikâyesini.
İnanır’ın hapishane filmlerindeki başarısı da bu çizginin devamıdır. Konuşma biçimi, yürüyüşü, yüzündeki hüzün ve bekleyiş duygusu, onu bu roller için doğal bir oyuncuya dönüştürür. Sanki rol yapmaz; içerideki insanın acısını gerçekten hisseder.

Bu filmler aynı zamanda Orhan Kemal, Kemal Tahir ve Kerim Korcan gibi aynı kuşağın büyük yazarlarının eserlerinden uyarlanmıştır. Üçü de cezaevini yaşamış, aynı siyasal iklimin tanıklarıdır. İnanır, onların roman kahramanlarını yalnızca canlandırmaz; yaşatır.

72. Koğuş bunun belki de en güçlü örneğidir. Rizeli Ahmet Kaptan, cömertliği ve mertliği yüzünden kaybeder. Kumar masasında değil, düzen karşısında yenilir. Donarak ölmesi yalnızca bir insanın ölümü değildir; sistemin sessizce gerçekleştirdiği başka bir idamdır. Orhan Kemal’in cezaevi dramı, İnanır’ın oyunculuğunda toplumsal bir ağıda dönüşür.

Karılar Koğuşu da aynı ölçüde önemlidir. Filmde, idama mahkûm edilen Adıyamanlı Kürt kadın Hanım’ın trajedisi, dil bilmeyen, devlete güvenen ama sonunda darağacına gönderilen bir kadının hikâyesidir. Satı, Hubuş ve Tözey’in hikâyeleri de Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde yoksul kadınların ve taşranın sessiz tarihini anlatır. Bu film yalnızca bir cezaevi filmi değildir; aynı zamanda Türkiye’nin toplumsal vicdanıdır.

Tatar Ramazan ise artık bir film karakteri olmaktan çıkmış, halk kültürünün parçasına dönüşmüştür. 12 Eylül sonrasında çekilen Darbe filminde ise bu kez bir itirafçıyı oynar. Herkesi tanır ama kimse onu tanımaz. Bu, oyunculuk açısından olduğu kadar Türkiye’nin yakın tarihine dair güçlü bir metafordur.

Başa dönecek olursam…

İnanır yalnızca büyük bir oyuncu değildi. O, Türkiye’nin toplumsal hafızasının önemli yüzlerinden biriydi. Kürt meselesi üzerine söyledikleri de oynadığı filmlerden bağımsız değildi. Sinemasında yıllarca anlattığı adalet, eşitlik ve insan onuru arayışını gerçek hayatta da savundu. Onun için barış romantik bir ideal değil; sınırda yaşayanın, mahpusun, köylünün, yoksulun ve ezilenin hayatına dokunan somut bir ihtiyaçtı.

İnsan öldüğünde yalnızca bir beden toprağa verilmez; dünyaya bakmanın bir biçimi de eksilir. Büyük sanatçı ise bunu tersine çeviren kişidir. Kendini hayatta tutmaya çalışmaz; başkalarının hafızasında yeni bir hayat kurar. Bu yüzden sanat, ölüme karşı verilmiş bir mücadele değil, unutulmaya karşı kazanılmış en eski zaferdir.

Belki de insanın yeryüzündeki en büyük eseri yaşadığı hayat değildir; öldükten sonra başkalarının vicdanında yaşamaya devam edebilmesidir. Sanatın estetiği de burada başlar: Ölümü ortadan kaldırmaz, fakat ona son sözü söyleme hakkını vermez.

Ölüm hayatı bitirir; sanat ise ölümün cümlesini yarım bırakır, güle güle Kadir İnanır, güle güle belki bir gün Urfa muhabeti de bu yazıya eklenir… Sahi ya, buradan gitmiştiniz değil mi?…

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.