Türk Tabipleri Birliği’ndeki Kürt sorunu-2
Cegerxwîn Polat 27 Haziran 2026

Türk Tabipleri Birliği’ndeki Kürt sorunu-2

“Sağlıktan tasarruf ölüm, özgürlükten tasarruf esaret getirir”

Dr.Mahmut Ortakaya

Yaşanan süreçlerin tarih olabilmesi için başlangıç ve bitiş döneminin bilinmesi, sonuçları itibariyle bir şeyleri etkilemiş olması gerekir. Kürt hekim hareketinin dördüncü dönem tartışması bu yönüyle riskler taşır. TTB aktivizmi ile karakterize dördüncü dönemi, değişen hekimlik ortamı ve siyasal atmosfere göre bölümlere ayırarak tartışmak daha doğru olacaktır.

Kürt coğrafyasının karanlık yılları denilebilecek 1980’lerin sonlarından 2000’li yılların başlarına kadar geçen süreye ilk bölüm, 2018’yılında düzenlenen Afrin operasyonuna karşı yapılan “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” açıklamasına kadar ikinci bölüm, içinde olduğumuz tarihe kadar olan zaman dilimi ise üçüncü bölüm olarak tarif edilebilir.

Mevcut zemin ve aktivist eğilimin henüz değişmediği bu son bölüm, üreteceği sonuçlar bakımından üçüncü dönemin bitişini de ilan edebilir. Üzerine söz kurmanın halen bize düşmediği bu bölüm, zamanın rolünü oynayabileceği bir eşik olarak da görülebilir.

Yazıyı kaleme almanın temel gerekçesi de bu durumdur.

TTB’nin dönüşümünün izinde

Sağlık Hizmetlerinin Sosyalizasyonu yasasıyla gelişen kamucu sağlık anlayışı, TTB’nin toplum ve sağlığa yaklaşımında önemli bir zemin oluşturmuştur. TTB başkanı seçildiği 1966 yılı genel kurulda Erdal Atabek, “TTB’nin son yıllarda gerçekleri daha iyi değerlendirdiğini; ancak hekimlik gerçeği ile memleket gerçeklerini birlikte değerlendirerek başarıya ulaşılacağını, hekim özlük hakları ve bunun yanı sıra halk sağlığının tam sağlanmasına çalışacaklarını” söylemiş ve resmi olarak başkan kaldığı 1984’e kadar bu iddiasını devam ettirmiştir.

Barış içinde bir dünyada yaşama talebini; eşit, ulaşılabilir, ücretsiz sağlık hizmeti talebi ile birleştirmiştir.

12 Eylül darbesinin ardından Barış Derneği’ne açılan dava sonrası 1982’de gözaltına alınır, yaklaşık 38 ay cezaevinde kalır. Beraat ile sonuçlanan dava için askeri mahkemede yaptığı savunmasında; “… Savaşmak için yetişen askerlere barışı anlatmak, pek çok kişiye anlatmaktan daha kolay olmalıdır. Çünkü savaşın dehşetini görenler, savaşın sonuçlarını en iyi bilenlerdir. Onun içindir ki (savaş) kendisi için sürekli hazırlanan, ama karşılaşmamak için elden gelen her şeyin yapıldığı evrensel bir korku kaynağıdır…” der.

12 Eylül darbesi sonrası değişen TTB yasası ile merkez Ankara’ya alınır ve 1984 yılında TTB’nin açılmasıyla birlikte Ankara’da oturma zorunluluğu olan Merkez Konseyi seçimleri yapılır. Nusret Fişek, TTB’nin yeni başkanı olur. Ankara’nın bürokratik havası bir yanıyla TTB’nin içine de girmiştir.

Irak’ta 16 Mart 1988’de Saddam yönetimi Halepçe’de kimyasal silah kullanmış ve 5000’den fazla insanın ölümüne neden olmuştur. O yılın haziran ayında yapılan TTB Büyük Kongresi’nde Diyarbakır Tabip Odası (DTO) Başkanı Mahmut Ortakaya ve arkadaşları Halepçe katliamının kınanmasını isteyen bir önerge verirler.

Ölenlerin Kürt olduğunu söylemek bile tedirgin edicidir. Önerge bazı tabip odalarının çabaları ile az bir farkla reddedilir. Ortakaya, bu önergeyi reddetmenin hekimliğe yakışmadığını ifade eder. Artık merkezinde yaşam hakkı savunusunun olmadığı bir TTB düşünülemez.

Siyasal süreç, insan hakları ihlalleri, işkenceler, faili meçhuller derken hekimlik mesleği başka bir duyarlılığı kurmak zorundadır. Mesleki hak taleplerinin yükselmesi için bile iktidar uygulamalarına karşı direnmek zamanıdır. TTB bu dönemde, genç hekimlerin söylem ve tutumlarına daha fazla dayanamaz. TTB Merkez Konsey 1990 genel kurulunda değişir ve Selim Ölçer başkan olur.

Bu değişim asla bir tesadüf olarak yorumlanmamalıdır. Ata Soyer gibi hekimlerin temsil ettiği ve ülke meselelerini hekim duruşuna bağlama kabiliyeti olan, dayanışmayı ve mücadeleyi merkeze koyan bir kuşağın kararlı tutumuyla yol alınmıştır.

1990’lı yıllarda değişen politik tablo daha fazlasını da gerektirir. Sol, sosyalist, demokrat yönelimli hekimler bir araya gelerek Etkin Demokratik Türk Tabipleri Birliği Hareketi’ni (ED-TTB) kurar. TTB’yi meslek örgütünün ilerisinde mücadeleci bir Demokratik Kitle Örgütü (DKÖ) formuna kavuşturulması böylece hızlanmış olur.

ED-TTB Hareketi 70’li yıllardan beri süregelen emek, demokrasi, özgürlük eksenli bir geleneğe yasalanarak vücut bulur. Özgürlükten, barıştan, laiklik ve toplumsal adaletten yana; sol, sosyalist ve demokrat yönelimli bir hekim hareketi olarak TTB süreçlerinin arka planını örer.

Kürt hekimlerle dayanışma

Kürt coğrafyası için 90’lar derin karanlığın hüküm sürdüğü yıllardır. Köy boşaltmalar ve baskılarla iç sürgüne zorlanan milyonlara, işkence ve faili meçhuller eklenmiştir. Tüm bu insan hakları ihlalleri 1990 yılında Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın kuruluşunu getirir. Kürt hekimler oda faaliyetleri dışında doğrudan hak ihlallerine müdahale etmeye başlar. Yapılan raporlamalarla ihlallerin duyurulması sağlanır ve kayıt altına alınır.

1991 yılında DTO bünyesinde kurulan İnsan Hakları Komisyonu, bu süreci TTB gündemine de taşımış olur. Kürt hekimlerle TTB Merkez Konsey gündeminin kesiştiği kritik dönüşüm bu faaliyetler çevresinde olgunlaşmıştır. TTB, insanlık suçlarının belgelendiği bu raporların yanında durmakla kalmayıp, hekimlere doğru yönelen şiddete karşı da dayanışmayı büyütür.

Musa Anter’in 20 Eylül 1992 günü Diyarbakır’da öldürülmesi sonrası kentte gerginlik tırmanır. Buna rağmen Diyarbakır Tabip Odası ve Pratisyen Hekimlik Kolu’nun 26-27 Eylül 1992 tarihinde Diyarbakır’da yapacağı toplantı kararı ertelenmez.

Türkiye’nin birçok yerinden gelen hekimlerle birlikte TTB Merkez Konsey’den Selim Ölçer, Mahmut Kılıç, Ata Soyer, Metin Bakkalcı da hazır bulunur. 26 Eylül sabahı Musa Anter cinayetini kınamak amacıyla bütün kentte kepenkler kapalıdır. Halk Eğitim Merkezi Salonu’ndaki toplantı sivil polisler ve telsiz sesleri eşliğinde fire vermeden iki gün boyunca sürer. Katılımcıların kentteki olaylara tanıklığı ve dayanışması sonraki yıllarda TTB’nin tavrını şekillendirecek önemli dönemeçlerden biri olmuştur.

Karanlık yıllar hekimlerin öldürülmesini de getirmiştir. 1992 yılında Mehmet Emin Ayhan, 1993 yılında Zeki Tanrıkulu’nun Hizbulkontra tarafından öldürülmesi derken OHAL rejimi Kürt coğrafyasını koca bir mezarlığa çevirecektir.

1993 yılında, “Güneydoğu olayları ile ilgili TTB ve Türk Veteriner Hekimler Birliği ortak bildirgesi” imzası olan ve “Aslolan Barıştır” başlığını alan “TTB Savaş ve Hekimlik bildirgesi” OHAL rejiminin yaşam hakkı ihlaline karşı net bir duruş sergiler.

Benzer bir refleks Afrin’e dönük yapılan askeri harekata karşı 2018 yılında yayınlanan bildirgede de olur. Bu hat artık bir gelenek halini alır ve Kürtlerin yaşadığı haksızlıklara karşı dayanışma büyütülür.

Doksanlı yıllar ilerlerken ve örgütlü mücadele şekillenirken TTB artık bir okul haline gelir.

TTB, “Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgesindeki silahlı çatışma ortamının hekimler ve diğer sağlık personelinin mesleki uygulamaları üzerine etkisi konusunda TTB Tutumu” (Kasım 1993) isimli raporuyla çatışmanın iki tarafına da objektif eleştirler yapar.

Rapor, kimden gelirse gelsin insan hakları ihlallerine karşı net bir tutum alır. Rapora yapılan ek ilişikte “TTB, PKK’nın 25. 11. 1993 tarihli gazetelerde yayınlanan ve sağlık ocaklarına saldıracağı açıklaması doğrultusundaki uygulamalara tüm gücüyle karşı çıkacağını vurgulamaktadır. Bunun yanında güvenlik güçlerinin hekimlerin mesleki bağımsızlıklarına dönük tutumlarının kaygı verici olduğunu ve bu şekildeki davranışların sağlık hizmetlerinin hedef haline gelmesine neden olacağını belirtmek istiyoruz” diyerek yaşamdan yana hekim tutumu açıkca belirtilir.

TTB, Diyarbakır merkezli oda faaliyetlerini ıskalamamış, desteklemiştir. Batı’daki tabip odalarının konuya ilgisi artırılmış, meslek etiği tutumu yaygınlaştırılmıştır. Kürt hekimler bu dayanışmanın verdiği güven duygusunu hissetmiş ve sağlıkta eşitsizliklerin nedenlerini anlamak, duyurmak ve çözmek konusunda çabalarına aralıksız devam etmiştir.

Kürt coğrafyasına ilişkin sorunlar Halk Sağlığı Kolu çalışmaları ile birleştirilerek, 10-12 Şubat 1994 tarihleri arasında Diyarbakır’a yapılan bir gezi sonrası rapor haline getirilir. Güneydoğu raporu olarak TTB tarafından yayınlanır ve önerilerle desteklenir.

Avrupa Birliği’nin desteğiyle 5-8 Ocak 1995 tarihleri arasında “Olağandışı Durumlarda Sağlık Hizmeti Kursu” ismiyle kurslar düzenlenir. TTB organizasyonunda, Dünya Sağlık Örgütü’nün de desteklediği bu kurslar Diyarbakır, Urfa, Adıyaman ve Van’ da yapılır.

Diyarbakır kursu sırasında tespit edilen kentsel altyapı sorunları ve yaz ishalleri önemi gündeme gelir. Bulaşıcı hastalıklar ve sindirim yoluyla bulaşan hastalıkların sıklığı çarpıcı bir veri olarak ortaya çıkar.

Necati Dedeoğlu gibi halk sağlıkçılarının da katkılarıyla ortaya çıkarılan aşılama rakamları, anne ve bebek ölüm hızı, tifo gibi hastalıkların Türkiye haritasındaki görünümü bugünün siyasal parti seçim sonuçlarıyla benzer bir görüntü oluşturur. Kürt sorunu artık sağlıkta eşitsizlik göstergeleriyle tanımlanabilir hale gelir.

1995 Mart’ının ikinci yarısında, bu kez “Kuzey Irak Operasyonu” gerekçe gösterilerek, 80 sağlık personeli Kızılay emrinde görevlendirilir. TTB Merkez Konseyi Sağlık Bakanlığı’na başvurarak, bu görevlendirmenin hukuksuzluğunu vurgular ve rotasyona tepki gösterir. Sağlık Bakanlığı, bu kez de TTB’yi “Mehmetçiği arkadan vurmakla” eleştirir ve DGM’de yargılanması için çaba gösterir. TTB yine dik durur ve savaşa karşı barışın yanında olduğunu bir kez daha cesurca kanıtlar.

Siyasal iktidarın paramiliter güçlere teslim edildiği bu tarihlerde Kürt hekimler daha fazla sorun olarak görülür. Diyarbakır Tabip Odası Başkanı Dr. Seyfettin Kızılkan 5 Mayıs 1996 tarihinde evinde yapılan bir aramada “silah ve örgütsel döküman bulunduğu” iddiası ile gözaltına alınır ve 8 Mayıs 1996 tarihinde tutuklanır.

TTB Diyarbakır’a gelerek yaptığı açıklamada “… inandırıcı ve ikna edici olmayan iddiaların, bir komplonun ürünü olduğu kanısındayız. Dr. Kızılkan’ın ve Diyarbakır Tabip Odası’nın, demokrasi, insan hakları ve halkın sağlık sorunları konusundaki duyarlılığı, demokrasi düşmanlarının hedefi durumuna gelmelerinin bir gerekçesi olmuştur. Bu olay ile, Dr. Kızılkan’ın şahsında Diyarbakır’daki demokrasi güçlerine gözdağı verilmek istendiğini düşünüyoruz. Aynı zamanda SSK Hastanesi Başhekimi olan Dr. Kızılkan’a yönelik bu girişim, bölgede “istenilmeyen davranış ve tutumları olan” kişilere karşı neler yapılabileceğinin bir örneği olarak kabul edilebilir. Dokunulmaz kimse olmadığı izlenimi yaratılmak istenmektedir. Diyarbakır’daki demokrasi güçlerine, böyle bir “komplo”ya kurban gidebilecekleri mesajı verilmek istenmiştir. Biz, Diyarbakır Tabip Odası Başkanımıza sahip çıkıyoruz, Diyarbakır Tabip Odamıza sahip çıkıyoruz” diyerek Dr. Kızılkan’ı yalnız bırakmaz.

Seyfettin Kızılkan sonradan iki kez sürgün edilir. Sonrasında DTO başkanı seçilen Dr. M. Emin Uluğ, OHAL Valiliği kararıyla bölge dışına sürülür. Kürt hekimlerin mücadele dolu bu yılları aynı zamanda sürgün yılları haline de gelir.

Necdet İpekyüz, İlhan Diken, sendikal alan mücadelesinde öne çıkan Veysi Ülgen gibi nice hekimler sağlık birimlerinde, hekim ve sağlık örgütlerinde bu çabalarına devam edecektir. TTB Merkez Konsey’in 1996-2006 dönemlerinde başkanlığını yapan Füsun Sayek, yine Kürt hekimlerin dertlerine ortak olan ve sorunları batıdaki meslektaşlarına aktaran Şükrü Hatun gibi hekimler arada kurulan köprünün ayakları olmuştur.

1999 yılında Demokratik Kürt Hareketi’nin yerel yönetimler seçimlerini bölgede almasıyla beraber yeni bir süreç başlar ve aktivist Kürt hekimlerin halk sağlığı çalışmaları farklı bir boyut kazanır. Diyarbakır Büyükşehir Belediyesi ve Viranşehir Belediyesi’nin saha çalışmalarında Ata Soyer ve Onur Hamzaoğlu gibi halk sağlıkçıları büyük katkılar sunar. Kürt coğrafyası sağlık verileri çatışmaların durması ve belediyelerin çalışmalarıyla hızla toparlanmaya başlar.

Kürt coğrafyasında yaşanan insanlık krizi, siyasi istikrarsızlık derken merkezi hükümet krizleri dönemi başlamıştır. AKP’nin tek başına iktidar olduğu dönemle beraber 2006 yılında TTB yasası değişir. Merkez Konsey sayısı 11’e çıkarılır ve oluşumunda bölge temsiliyetleri mümkün hale gelir. Kürt Hekim Hareketi açısından yeni bir aşamaya böylelikle geçilmiş olur.

Mezopotamya Tıp Kongresi

Seçilmiş Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı olarak halen cezaevinde bulunan Selçuk Mızraklı başkanlığındaki DTO’nun 2009 yılında düzenlendiği Mezopotamya Tıp Kongresi ile anadilinde tıp bilimi ve anadilinde sağlık için atılan adım, TTB ve batı tabip odalarında hızla karşılık bulur.

Dayanışma ile mücadelede ortak dilin geliştiği bu kongrelerde ve yapılan diğer bir çok etkinlikte Kürt coğrafyasından Merkez Konsey’de bulunan üyeye her zaman omuz verilir. TTB, Kürt sorununun ortaya çıkardığı eşitsizliklerde bu dönemlerde de taraf olmuştur.

IŞİD saldırısıyla boğulmak istenen Kobani halkının sağlık ihtiyaçlarına ve yaşam hakkı taleplerine TTB ve batıdan odaların önemli desteği olur ve sahada görünür bir faaliyet yürütülür. Her türlü baskıya direnerek, 15 Temmuz sonrası kurulan otoriter rejimin kıyımlarına inat bu dayanışma sürdürülür.

2015-16 yıllarında kent savaşları olarak bilinen çatışmalar döneminde yaşam hakkı savunusu aynı tonda devam eder. Demokratik Kürt Hareketi’nin yoğun baskıya maruz kaldığı bu dönem, tabip odalarında çalışmış neredeyse tüm Kürt hekim aktivistler için ağır suç dosyaları hazırlanır. Cezaevine giren, işsiz bırakılan, sürgüne gitmek zorunda kalan hekimler yaşamdaki duruşlarını bozmazlar. Zor günler geçer daha zor günler gelir.

Türkiye’nin Afrin operasyonu sırasında 24 Ocak 2018’de “Savaş bir halk sağlığı sorunudur” başlıklı açıklaması nedeniyle TTB 2016-2018 Merkez Konseyi apar topar gözaltına alınır.

Ankara’da Merkez Konsey binasında büyük bir direnç sergilenir. Merkez Konsey yargılamasına konu olan açıklamasında “Biz hekimler uyarıyoruz: Savaş, doğada ve insanda tahribat yapan, toplumsal yaşamı tehdit eden, insan eliyle yaratılan bir halk sağlığı sorunudur. Her çatışma, her savaş; fiziksel, ruhsal, sosyal ve çevresel sağlık açısından onarılmaz sorunlara yol açarak büyük bir insani dramı da beraberinde getirir. Yaşatmaya ant içmiş bir mesleğin mensupları olarak, yaşamı savunmanın, barış iklimine sahip çıkmanın birincil görevimiz olduğunu aklımızdan çıkarmıyoruz. Savaşla baş etmenin yolu, adil, demokratik, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam kurmak ve bunu sürekli kılmaktır. Savaşa hayır, barış hemen şimdi!” diyerek tarihe kalın harflerle not düşer. Sadece Kürt hekimler değil, Kürt halkı da vicdanı olan kurumlar olduğunu derinden hisseder.

TTB ve kırılmanın yeni halkası

Yazının başında söylediğimizi tekrar edelim. Üçüncü dönemin son bölümünün hikayesi halen yazılmaktadır. Tarihi bir olgu olarak değerlendirilmesi için zamana ihtiyaç duyar.

TTB, Türkiye’nin en tutarlı demokratik meslek ve kitle örgütlerinden biri olma özelliğini uzun süre korumuştur.

İşkenceye karşı açık tutum geliştirmiş, savaş karşıtı bildiriler yayınlamıştır. Yaşam ve sağlık hakkının yanında olmuştur.

Sağlığın politik bir mesele olduğu idrakiyle hareket etmiş, mesleki sorunları siyasetin yapılma biçiminden ayrı düşünmemiştir. ED-TTB ise tüm bu sürecin harcı olmayı başarmıştır.

Şimdi o gelenek içinde yeni bir fay hattı belirmiş durumda. ED-TTB grubundan bir dal koptu ve daha ulusalcı hassasiyetleri gören, meslekçi retorikle de bunu öretmeye çalışan bir ağaçla aşılandı.

2024 Genel Kurul seçimlerinden önce başlayan bu kopuş birçok söylem de üretti. Kendi siyasal aidiyetliğindeki küçülmede, Kürdü sorun ve yük olarak tarif etmek de buna dahil.

TTB seçimlerindeki bu liste kırılması, ulusalcı eksenin yeni siyaset tarzı olarak da yorumlanabilir. Yüzeyde bir örgütsel kriz gibi görünüyor.

Ama daha derine bakıldığında çok tanıdık bir soru yeniden soruluyor; Ortak demokratik mücadelede Kürt kimliği artık ne kadar yer bulabiliyor?

Bu soru 1889’dan bu yana soruldu.

Tıbbiye’nin koridorlarında, Halepçe önergesinin reddedildiği kongre salonunda, Musa Anter’in ardından kepenkler kapandığında, Afrin bildirgesi için gözaltına alındığında.

Yeniden sorulmasından korkmayalım ama yanıtın ne olacağı tabii ki merak konusu.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.