Usta sanatçı Kadir İnanır’ın, 13 Ocak 2015’te Özgür Gündem’den Önder Elaldı’ya verdiği bir söyleşi tekrar gündemde.
Söyleşi Batman’da düzenlenen Yılmaz Güney Film Festivali’nde gerçekleştirildi.
Kobani’de 2014’ün eylül ayı ortalarında başlayan IŞİD kuşatmasının büyük bir direnişle resmen sona erdiği 25 Ocak 2015 tarihinden sadece günler önce yapılan söyleşide İnanır’ın “Kobani direnişini desteklememek mümkün mü?” sözleri dikkat çekiyor.
Barış sürecinden sinemanın rolüne, bölgedeki anılarından siyaset tekliflerine, söyleşide çarpıcı açıklamalarda bulunan İnanır’ın, güncelliğini koruyan röportajı şöyle:
- Batman’da düzenlenen Yılmaz Güney Film Festivali’ne gelmeniz neyi ifade ediyor? Yılmaz Güney’le aynı dönemde sinema yaptınız. Birlikte projeleriniz olmuş mu ydu, o döneme ilişkin anılarınız var mı?
Prensip olarak mesleğimle ilgili yapılan her türlü organizasyona nerede olursa olsun katılıp destek vermeyi görev bilirim. Yılmaz Güney’le ortak projelerimiz olmadı. O benden iki yıl evvel sinemaya başladı, aynı dönemde sinema yaptık. Aşağı yukarı aynı tarz filmleri hayata geçiriyorduk. Yılmaz Güney’in arkadaşlık yaptığı insanlarla ben de arkadaştım ama nedense bir türlü bir araya gelemedik. Hapishane dönemi başlayınca Yeşilçam’da bir gruplaşma oldu. Benim dâhil olduğum grupla onun karşısındaki grup arasında bir rekabet başladı. Yılmaz Güney onları tercih etti, o süreç uzun yıllar gitti. Onun dışında kendisini hapishanede ziyaret ettik. İlk filmlerinden sonra kamerayı sokağa çıkaran, yani hayatın içine koyan dünya çapında çok büyük bir sanatçıydı Yılmaz Güney.
“Buraların gerçeğini film çekerek, yaşayarak öğrendim”
- Filmlerinizin belirli toplumsal olaylara denk gelme durumu söz konusu. Katırcılar filmi ile Roboski hatırlanıyor. ‘İsyan’ filmindeki sistem karşıtı karakter de Abdullah Öcalan’a benzetildi. Bu örtüşme halini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Tesadüf bence. Ama filmin senaryolarını seçerken karakterlerin toplumun içinde yaşayan gerçek karakterler olmasına her zaman dikkat ederim. Bu bölgede Abdullah’ı Apo diye çağırırlar. İsyan filmini çekerken Abdullah Öcalan daha yeni üniversitede bu işlerin zeminini kuruyordu; o zaman bizim de haberimiz yoktu böyle şeylerden. Bana o dönem “Ne işin var senin Doğu’da” diyorlardı, hala da soruyorlar.
Geçenlerde eski bir asker çıkmış, buralarda görev yapmış, güya buraların gerçeğini sadece savaştığı için bildiğini iddia ediyor. Burada sadece çatışma dinamiği içinde yer alan insan buranın gerçekliğini tam olarak bilemez; çünkü kendini koruma kaygısından kafasını uzatıp da hayatın içine giremez. Çıkıp da toplantılarda “Kadir İnanır o bölgeden ne anlıyor” diye konuşmak yakışmaz ona. Onun anladığının on misli daha fazla zamanım buralarda film çekmekle geçti. Bu insanların burada yaşadıklarını, çektiklerini yakından görme şansım oldu. Bölge insanı bunu zaten biliyor.
“Barışı sağlamada en etkili güç sinemadır”
- Sürdürülmeye çalışılan barış sürecinde sinemanın ne gibi bir işlevi olur?
En büyük işlevi sinema görür. Yapılan o Akil İnsanlar toplantısında da konuşmuştum, basına kapalıydı. İsteyen istediği kadar uğraşsın, barışın sağlanması için kim mücadele verirse versin; barışı kitlelere ulaştırmada ve kalıcı kılmada en etkili güç sinemadır. Tiyatro ya da plastik sanatlar değil, doğrudan sinemadır.
- Sizin içinde olduğunuz projeler var mı?
Var, çok var. Onları konuşuyoruz. Ancak sinemacı Hüseyin Karabey’in de örneklerinde gördüğümüz gibi; bizim buradaki gerçekleri hakkıyla anlatabilmemiz, yaşanan acıları ve faili meçhulleri tüm çıplaklığıyla ekrana aktarabilmemiz için ortamın inandırıcı olması lazım. Eğer barış istiyorsak, bunun topluma inandırıcı kılınması için en etkili araç sinema. Ben yakın zamanda bu tarz filmlerin başlayacağına inanıyorum. O zaman yeni nesiller de görecek bu ülkede nelerin yaşandığını. Şimdi sadece sözle anlatıyoruz; burada faili meçhullerin, katliamların yaşandığını söylüyorsunuz, insanlar dinliyor ama kafasından “Acaba öyle mi” diye geçiriyor. Bunu nitelikli bir filmde gördükleri zaman etkisi çok başka olacak.
“Halk bir yapılanma istiyorsa bu bir taleptir”
- Bir de çözüm sürecinin önemli başlıklarından biri bölgesel gelişmeler. Halk bu gelişmeleri süreçten bağımsız görmüyor. Sınırın ötesindeki modeller hakkında ne düşünüyorsunuz?
Bölgede ayrımcılığa neden olan uygulamalar ortadan kalksın. Dil özgürlükleri sağlansın, demokratik bir yapı inşa edilsin, adalet kurulsun. İnsanlar ötelenmesin; bunlar sağlandığı zaman çözümler kendiliğinden oluşacaktır. Bazıları “Önce şu çatışma dursun da sonra bakarız” diyor ya da “Ekonomiyi düzeltelim sonra bakacağız” yaklaşımı sergiliyor. Bu Godo’yu beklemek gibi bir şey yani, böyle mantık olmaz. Ama sonuçta verilen her türlü hak mücadelesi kendi yapısı içinde bir iradedir. Kabul edip etmemek kişilerin hakkıdır ama sonuçta hep gerçekler kazanır. Bölge halkı demokratik bir yapılanma istiyorsa bu bir taleptir ve mücadelesini verir.
- “Bundan sonra beni barış çabalarında en önde göreceksiniz” demiştiniz. Aktif siyaset ve parlamento ile ilgili yakıştırmalar oldu, bu konuda neler söylersiniz?
Yakıştırma değil de teklifler diyelim. Ben milletvekili olmayı hiçbir zaman düşünmedim. Meclis’e giden siyasetçileri de kırmak istemem ama parlamentonun halkın gerçek temsil yeteneğini ve liyakatini her zaman tam olarak yansıtmadığına inanıyorum. O halde benim orada ne işim var? Aydınlık siyaset yapacak tüm insanlara dışarıdan destek veriyorum. Bak, şu an seninle yaptığımız bu söyleşi de bir hizmettir, topluma bir mesaj gönderiyoruz. Dolayısıyla yaptığımız iş siyasetin ta kendisidir. Bu tarz vekillik teklifleri gelebilir ama ben o teklifleri teşekkürle karşılarım; aktif politikayı meclis çatısı altında yapmayı düşünmüyorum.
“Kobani’deki özgürlük mücadelesinin yanındayız”
- Kobani direnişinin yarattığı duygu ve düşünce dünyası hakkında neler söylemek istersiniz?
Kobani direnişini desteklememek mümkün mü? Sınırın iki tarafında akraba insanlar yaşıyor; orada bir katliam tehlikesi varken buna göz yummak vicdana sığar mı? Kim üretti bu IŞİD’i? Bölgenin doğal kaynaklarının pazarlanması ile ilgili büyük küresel hesaplar var orada ve bu örgütü çıkardılar. IŞİD, dış güçlerin bölgede oynadığı oyunların bir toplamıdır.
Kobani’de ise bütün bu oyunların ortasında bir özgürlük mücadelesi verildi. İnsanlar ezilmek istemiyor, “Beni burada yok edemezsin” diyor. Sınırın bu tarafındaki insanlar da “Sen benim akrabalarımı nasıl katledersin” diyerek refleks gösteriyor. Bizim gibi duyarlı insanlar da bu yaşam mücadelesinin, haklı direnişin yanında yer alıyor. Toplumsal dayanışma böyle büyür zaten.
“Demokratik özerklik konusu topluma doğru anlatılmalı”
- Demokratik özerklik modelinin bu coğrafyadaki uygulanabilirliği konusunda ne söyleyebilirsiniz?
Bu konuyla ilgili yazılmış bir sürü kaynak var. Demokratik özerkliğin ne olduğunun topluma çok iyi açıklanması lazım. Bilinmediği için, mesela İstanbul’da sokağa çıkıp “Demokratik özerklik isteniyor” dendiğinde hemen “Ülkeyi bölmek istiyorlar” algısı yaratılıyor. Böyle bir önyargı var.
Abdullah Öcalan’ın bu konuda yazdığı, uzun uzun anlattığı metinler var. Okuduğunuz zaman bunun nasıl bir idari ve özgürlükçü yapılanma olduğunu görüyorsunuz ama dediğim gibi, topluma sade bir dille anlatılması şart. Ortada yersiz bir bölünme korkusu var. Ben bazen çok sıkıştığımda, “Zaten zihnen bölünmüş her şey, biz aslında ortak yaşamı savunarak birleştirmeye çalışıyoruz” diyorum. Demokratik özerklikteki yapının, dünyadaki en katılımcı yönetim biçimlerinden biri olduğunun aktarılması gerekiyor. Çünkü orada tekçi bir ulus dayatması savunulmuyor; hayatı hep beraber, yerelden kurabilme mücadelesi veriliyor. Kimseyi yok saymayan, “sadece tek bir yapı” demeyen bir modeldir bu.




