Milyonlarca kamu emekçisi ve emeklisinin gözü, Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) açıklayacağı haziran ayı enflasyon verilerine çevrildi. Verilerle birlikte temmuz ayında uygulanacak maaş zamları da netleşecek.
Kamu emekçilerinin zam oranının diğer ücret gruplarından farklı hesaplanmasının nedeni, maaş artışlarının toplu sözleşme sistemi üzerinden belirlenmesi. Gözler ayrıca en düşük emekli aylığına ilişkin olası yasal düzenlemeye çevrilmiş durumda. Hükümetten ise şu ana kadar refah payı ya da ilave zam konusunda bir açıklama gelmedi.
Haziran enflasyonunun açıklanmasıyla birlikte sosyal yardım ödemeleri, 65 yaş aylığı, engelli aylıkları, evde bakım desteği ve bedelli askerlik ücreti gibi birçok ödeme kalemi de yeniden hesaplanacak.
Haziran ayı enflasyonuna ilişkin beklentileri ve ücretlere olası etkilerini Doç. Dr. Ceyhun Güler, İlke TV’ye değerlendirdi: “Bu sene resmi enflasyon yılın ilk beş ayında hepimizin bildiği gibi yüzde 16,61 seviyesinde gerçekleşti. Haziran enflasyonu da beklentilere yakın gelirse takribi yüzde 18 civarında bir artışın resmileşmesini beklemekteyiz”
“Enflasyonun nedeni ücretler değil”
Mevcut ekonomi yönetiminin ücret artışlarını sermayenin maliyetini artıran temel unsur olarak gördüğünü söyleyen Güler, Mevcut ekonomi yönetimi ücret artışlarının sermayenin maliyetinin temel nedeni olduğu düşüncesiyle hareket ediyor ve ücretleri artırmanın maliyetleri yükselteceğini varsayıyor” ifadelerini kullandı.
Türkiye’de enflasyonun temel nedenlerinin ücretler olmadığını ifade eden Güler, enerji ve gıda fiyatları ile jeopolitik gelişmelerin belirleyici olduğuna dikkat çekti: “Türkiye’deki enflasyonun temel nedenlerine odaklanırsak, enerji fiyatları, gıda fiyatları ve özellikle son dönemde jeopolitik gelişmelerin son derece önemli bir yer tuttuğunu görüyoruz.”
“Asgari ücret artık ortalama ücret haline geldi”
Haziran enflasyonunun asgari ücretliler ile kamu emekçileri ve kamu emeklileri açısından ne ifade ettiğini de değerlendiren Güler, ücretlerin baskılanmasının enflasyonla mücadelenin yükünü çalışanların satın alma gücüne yükleyen bir bölüşüm politikası olduğunu söyledi.
Asgari ücretin Türkiye’de yalnızca yasal taban ücret olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirten Güler, “Ancak şunu aklımızda tutmamız gerekir. Asgari ücret özellikle Türkiye için yalnızca işçiye verilebilecek en düşük ücret anlamında algılanmamalıdır. Türkiye’de bütün ücret yapısını etkileyen temel bir çıpa olarak değerlendirilmelidir. Çünkü her şeyin ötesinde asgari ücret Türkiye’de ortalama ücret haline gelmiştir” değerlendirmesinde bulundu.
Bugün çalışanların yaklaşık yüzde 34’ünün asgari ücretin altında gelir elde ettiğini söyleyen Güler, ücret dağılımındaki tabloya ilişkin şu bilgileri verdi: “Ayrıca başka bir hesaplamaya göre çalışanların yaklaşık yüzde 55’i 33 bin 690 TL, yani asgari ücretin yüzde 20 fazlası kadar ya da bunun altında kazanıyor. Kısacası bu durum Türkiye’de asgari ücretin ortalama ücret haline geldiğinin belki de en açık ifadesidir.”
“Ara zam yapılmaması milyonlarca çalışanı etkiliyor”
Asgari ücrete ara zam yapılmamasının yalnızca asgari ücretlileri değil, sendikasız özel sektör çalışanlarını da doğrudan etkilediğini belirten Güler, şu değerlendirmeyi yaptı: “Asgari ücret artmadığında özellikle sendikasız özel sektör işçilerinin ücretlerinin ya hiç artmadığını ya da enflasyonun çok altında arttığını görüyoruz. Bunu yılda iki kez asgari ücrete zam yapıldığı ve yapılmadığı dönemlerde test ettik ve deneyimledik.”
Ara zam yapılmamasının geniş bir çalışan kesimini etkilediğini ifade eden Güler, “Hükümet enflasyonu ücretleri artırmayarak düşürmeye çalışıyor. Bunun anlamı, enflasyonun faturasının çalışanların alım gücüne yıkılması yönünde bir iradeyle karşı karşıya olduğumuzdur” diye konuştu.
Kamu emekçileri ve kamu emeklileri için iki zam senaryosu
Kamu emekçileri ve kamu emeklilerinin 2026 yılının ikinci yarısında alacağı zam oranına ilişkin değerlendirmelerde bulunan Güler, toplu sözleşmeden kaynaklanan yüzde 7’lik zam oranının zaten belirlendiğini hatırlattı.
Güler, ilk beş aylık enflasyon verileri dikkate alındığında kamu emekçileri için yüzde 12,41’lik artışın şimdiden kesinleştiğini söyledi.
Haziran enflasyonu için iki farklı beklenti bulunduğunu belirten Güler, ilk senaryoyu şöyle anlattı:
“Bunlardan ilki yüzde 1,04’lük kurumsal enflasyon beklentisi. Eğer bu beklenti gerçekleşirse kamu emekçileri ve kamu emeklilerinin ikinci altı aylık ücret artışlarının takribi yüzde 13,57 seviyesinde gerçekleşmesini bekliyoruz.”
Piyasa beklentisinin haziran enflasyonu için yüzde 1,36 olduğunu belirten Güler, bu durumda kamu emekçileri ve kamu emeklileri için zam oranının yüzde 13,94’e ulaşacağını söyledi.
Güler, “Dolayısıyla aslında temmuz artışı içerisinde bu grup için yüzde 13,5 ile yüzde 14 arasında bir ücret artışı bekliyoruz” dedi.
“Yapılacak artış refah payı değil”
Yapılacak artışın çalışanların ücret kaybını kalıcı olarak telafi etmeyeceğini söyleyen Güler, “Çalışanlar ocaktan hazirana kadar mevcut satın alma güçleriyle yaşadılar. Bu altı aylık kayıp geriye dönük olarak emekçilere ayrıca ödenmiş olmuyor. Dolayısıyla kamu emekçilerine verilen artış refah payı olarak değil, büyük ölçüde gecikmiş kısmi enflasyon farkı olarak değerlendirilebilir” ifadelerini kullandı.
Enflasyonun düşmesinin fiyatların gerilediği anlamına gelmediğini vurgulayan Güler, yalnızca fiyat artış hızının yavaşladığını söyledi: “Dolayısıyla ücretler sabit kaldığında hayat pahalılığının devam ettiğini görüyoruz. Bununla birlikte asgari ücretliye zam yapılmaması resmi enflasyon karşısında bile reel ücretin yaklaşık beşte bir oranında erimesi anlamına geliyor.”
“Çalışan yoksulluğu derinleşiyor”
Enflasyonla mücadelenin yalnızca çalışanların tüketimini ve ücretlerini baskılayarak yürütüldüğünü ifade eden Güler, “Böyle yürütülmeye devam ederse ortaya fiyat istikrarı değil, yoğun bir çalışan yoksulluğu ve çalışan yoksulluğunun derinleşmesi çıkacaktır” dedi.
Türkiye’nin ihtiyacının yalnızca altı ayda bir geçmiş enflasyonu telafi eden bir ücret sistemi olmadığını belirten Güler, şu ifadeleri kullandı: “Ücretlerin gerçekleşen enflasyonun yanında büyümeden ve verimlilik artışından pay alması gerekir. Düşük ücretliler için vergi yükünün azaltılması gerekir ve ücretlerin düzenli biçimde korunduğu bir gelir politikası oluşturulmalıdır. Enflasyonla mücadele çalışanların sofrasını ve ekmeğini küçülterek değil, gelir dağılımında adaleti sağlayarak ve hayat pahalılığının gerçek nedenleriyle mücadele ederek mümkün olabilir.”




