Kamal Soleimani, Ceren Özselçuk ile birlikte kaleme aldığımız ve New Perspectives on Turkey dergisinde 2025’te yayımlanan “Beyond Rupture and Integration: Decolonial Recognition in the Kurdish Struggle” başlıklı makalemiz üzerine dijital mecralarda bir metin paylaştı. Aslında akademik edepten yoksun, yaftalayıcı, argümanları çarpıtarak yazarları kendi taraftarlarının önüne yem yapan bir sese yanıt vermek anlamsız. Soleimani’nin zehirli, saldırgan dili değil, akademik kamusal alan bu kısa açıklamayı hak ediyor.
Bir metni farklı biçimde okumak ve eleştirmek şüphesiz meşru, hatta gerekli bir entelektüel faaliyettir. Kürt toplumunun tarihsel olarak yoksun bırakıldığı kurumların başında çoğulcu, demokratik ve akademik yapılar gelir.
Farklı disiplinlerden ve görüşlerden gelen akademisyenlerin birbirleriyle tartışıp birbirlerine itiraz edebilecekleri müşterek zeminler, kolonyal tahakküm koşullarında sistematik biçimde budanmıştır. Buna rağmen ve belki de tam da bu yüzden, son yirmi yıl içinde diasporada giderek genişleyen bir akademik Kürt kamusu oluştu. Bu alan, eleştiri kadar karşılıklı tanınmayı, ihtilaf kadar ortak bir düşünsel zemini de mümkün kıldı.
Soleimani’nin sözde müdahalesi ise bu birikimin içinden neşet eden bir eleştiri değil; tam tersine, bu kamusal ethosu aşındıran bir siyasal üslubun tezahürüdür.
Çünkü onun yöntemi, düşünsel ayrışmaları açmak ya da derinleştirmek değil; farklı pozisyonlar hakkında hüküm vermek, değersizleştirmek ve entelektüel ihtilafı dijital linç ekonomisinin hammaddesine dönüştürmektir.
Bu semptomatik tavır, eleştirel bir kamunun çoğullaştırıcı mantığına değil, kolonyal değersizleştirmenin aynasına daha yakındır.
Bu tavrı somut örneklerle ifade etmek gerekirse:
1- Soleimani’nin en önemli ithamı, “entegrasyonu gizliyorlar” iddiasıdır; oysa makale, Şubat Çağrısı’nın özyönetim biçimlerini alternatifsiz olarak reddettiğini ve dekolonyal direniş ile eleştiriyi uzlaşmacı bir anlatıya indirgediğini zaten dile getirmiştir. Makale bununla da yetinmemiş; pozitivist sosyal bilimcilerin göz ardı ettiği metinlerin çok anlamlılığına dayanarak, R. Barthes ve S. Hall’a referansla ikinci bir alt okuma daha yapmıştır.
2- Soleimani, “Terörsüz Türkiye’yi yok sayıyorlar” demiştir; oysa bu ifade, kaynağıyla birlikte, makalenin en başında yer almaktadır. Üstelik makale, siyasal failliği yalnızca devlete değil, harekete de atfettiği için hareketin ve liderinin siyasal rasyonalitesini ve manevralarını da analiz etmeyi tercih etmiştir. Aynı şekilde, otoriter rejim ile barış vaadi arasındaki paradoksu verili olarak kabul etmiş ve bu paradoksun neden temel araştırma sorusu yapılmadığını ve bilinçli bir veri olarak konumlandırıldığını da açıklamıştır. Bu minvalde makale, Öcalan’ın son süreçte yayımlanan iki temel metnini, teslimiyet-direniş ve entegrasyon-kopuş gibi ikiliklerin ötesine geçerek ciddiye almış ve eleştirel biçimde çözümlemiştir. Ancak Soleimani, metinde açıkça yer alan bütün bu unsurları görmezden gelmeyi tercih etmiştir. Teslimiyet anlatısı (kökeni 1999’a kadar giden, dolayısıyla makalemizden bağımsız olarak önceden verilmiş ve bizim analiz ettiğimiz metinlerden farklı metinlere dayanan hazır bir hüküm), Soleimani’nin yorumunda semptomatik ve totalleştirici bir çekim merkezi gibi işlemekte; duygulanımı seferber eden bir dille analitik muhakemeyi felce uğratmakta, “vatan elden gidiyor” paniği üzerinden vicdani muhakemeyi de askıya almaktadır.
3- Aynı seçici okuma, makalenin tarihsel çerçevesi söz konusu olduğunda da tekrarlanmaktadır. Makale, Kürt siyasi mücadelesinin 1960’lardan itibaren — Barzani, Dr. Şıwan ve DDKO mirasından başlayarak — geliştiğini vurgulamış ve Güney ile Rojava’daki iki farklı, rakip modeli nesnel bir tutumla karşılaştırmıştır. Bu karşılaştırmada, Rojava’da statüsüzlüğün dekolonizasyon sürecini nasıl kırılgan kıldığı; Güney’de ise Kürt meselesinin yalnızca ulusal bir statüye indirgenmesinin toplumsal dönüşüm ve kadın özgürlüğü bakımından hangi sınırları beraberinde getirdiği ortaya konmuştur. Makale, her iki deneyime karşı da eleştirel bir mesafeyi korumuş; hain-kahraman ya da dost-düşman gibi indirgemeci şablonlara ise hiçbir noktada tenezzül etmemiştir.
4- Makale, Öcalan’ın sarf ettiği “Judenrat” benzetmesinin farklı kesimler açısından taşıdığı incitici çağrışımları da eleştirel bir dille ele almıştır. Komün ve komünalizm tartışmalarına, geçmişte “demokratik özerklik” kavramına yöneltildiği gibi sarkastik ve maço bir tutumla değil; tarihsel örneklere ve temel teorik metinlere başvurarak angaje olmuş, bu kavramların güncel koşullarda uygulanabilirliğini de tartışmaya açmıştır. Bu örneklerin de gösterdiği gibi, makale boyunca sürdürülen yaklaşım ne siyasal sadakate ne de kategorik bir karşıtlığa yaslanmaktadır; tersine, farklı metinleri ve tarihsel uğrakları eleştirel bir mesafeyle birlikte düşünmeye çalışmaktadır. Bir çalışmayı akademik kılan ölçüt tam da budur: körü körüne taraftarlık ya da karşıtlık değil, eleştirel mesafe.
Soleimani, “kırolaşma” ve “şeyhin müritleri” gibi yaftalar yapıştırıp bizi dijital popüler arenaya servis ederken, aslında kendi tutumunu ele vermektedir; taraftarlarına sunduğu şey bir eleştiri değil, bir tür şeytan taşlama müsameresidir. Oysa radikal eleştiri kör bir karşıtlık değildir; bu tür yaftalar ancak müdavimi olunan dijital kahvehanelerde yankı bulur. İyi bir sosyal bilimci olmak belki artık mümkün değildir — fakat edepli olmak için henüz geç değildir.




