Orta Doğu, askeri cepheleşmeler ve sınır aşan vekil güçler ekseninde şekillenen eski güvenlik paradigmalarından, coğrafi konumların ve küresel ticaret koridorlarının öncelendiği yeni bir bölgesel düzene geçiş yapıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Şam’da Suriye Geçici Hükümeti Başkanı Ahmed Şara ile bir araya gelmesi ve ardından yaşanan güvenlik hareketlilikleri, bu dönüşümün sancılarını gözler önüne seriyor.
Lübnanlı gazeteci Elie el-Kasifi, El-Mecelle dergisi için kaleme aldığı analizde; Hürmüz Boğazı ve Kızıldeniz’deki krizlerin ardından Akdeniz’i Körfez’e bağlayan Suriye coğrafyasının küresel “koridorlar pazarında” nasıl bir merkez haline geldiğini inceliyor.
Analiz, Şam’daki bu jeo-ekonomik dönüşümden, Lübnan’daki Hizbullah gerilimine, İran içindeki kanat çatışmalarına ve ABD-İsrail ilişkilerine kadar uzanan geniş bir bölgesel çeperi mercek altına alıyor.
Gazeteci el Kasifi’nin “Levant’ın yeniden yapılandırılması: Şam ile Beyrut arasında koridorlar pazarı” başlıklı makalesinin Türkçe çevirisi şöyle:
7 Temmuz 2026 Salı günü Şam’daki tablo o denli anlamlıydı ki Arap Maşrıkı (Doğu Arap coğrafyası/Levant) ve bölgenin genelinde iki tarihsel dönem ile iki bölgesel düzen arasındaki geçiş anını tüm yalınlığıyla özetliyordu.
Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Ahmed Şara ile görüşmesinin ardından, kaldığı otelin yakınlarında iki el yapımı patlayıcının infilak etmesinden sadece birkaç dakika sonra yaptığı açıklamada, Fransa’nın Suriye ekonomisinin ve bankacılık sektörünün yeniden inşasına katkı sağlamaya hazır olduğunu belirtti.
Bu tablo, Suriye’nin bölgesel ve uluslararası dönüşümün tam merkezinde, dahası bu dönüşümün asıl sahnesi konumunda olduğunu kanıtlamaya yetiyordu.
Bu durum Suriye’nin rolünü bütünüyle yeniden tanımlıyor. Suriye artık —özellikle İran ile Türkiye arasındaki— bölgesel nüfuzun el değiştirdiği bir ülke değil, şekillenmekte olan yeni bölgesel düzende merkezi bir rol oynayan bir devlet olarak değerlendiriliyor.
Bu çerçevede Macron’un ziyareti yalnızca Fransa’nın en üst düzeyde Şam’a diplomatik ve siyasi dönüşünün değil, aynı zamanda Suriye’nin oluşmakta olan bölgesel denklemdeki önemine ve uluslararası ile bölgesel nüfuz mücadelesinin yeni sahnesi hâline gelişine de işaret ediyordu.
Kontrollü rekabet ve coğrafyanın dönüşümü
Bu süreç yıllarca süren savaş dönemindeki gibi değil. Zira Suriye’de çakışan uluslararası ve bölgesel çıkarlar bu rekabeti, başta ABD ve Fransa olmak üzere rakipler ve müttefikler arasında belirli angajman kurallarıyla çerçevelenmiş ve denetim altında tutulan bir rekabete dönüştürüyor.
ABD ve Fransa’nın Suriye, Lübnan ve bölge geneline ilişkin aynı tutumu paylaşmadıkları açıkça görülüyor. Bu da iki ülke arasında bölge dosyalarında tarihin derinliklerine uzanan görüş ayrılığının bir uzantısı.
Ancak asıl önemli olan; 10 yılı aşkın bir süre boyunca savaş, göç ve dış müdahale kavramlarına indirgenmiş olan Suriye, bölgesel ve uluslararası konjonktürde, jeopolitik konumuna yatırım yapma sürecine kademeli olarak dönüyor.
Bu durum, Hürmüz kriziyle başa çıkmaya çalışan ve alternatif arayan küresel ekonomi için acil bir ihtiyaç olarak öne çıkıyor.
Nitekim Şara’nın iki tarafın katıldığı Suriye-Fransa yuvarlak masa toplantısındaki sözleri de buna işaret ediyordu. Şara, Suriye’nin Akdeniz’i Körfez’e ve Irak’a bağlayan, Marsilya’ya deniz yoluyla yalnızca birkaç saatlik mesafede bulunan stratejik bir konuma sahip olduğunu belirtti ve şunları söyledi:
“Dünya, Hürmüz Boğazı krizinin ardından güvenli ve istikrarlı geçiş koridorlarının değerini bir kez daha kavradı. İşte bu noktada bugün hayati rolünü yeniden kazanmış olan Suriye coğrafyasının küresel geçiş koridorları piyasasında vazgeçilmez bir kavşak olarak önemi gün yüzüne çıkıyor.”
Hürmüz Boğazı’ndan Kızıldeniz’e uzanan geleneksel ticaret yollarını vuran krizlerin, büyük güçleri harekete geçmeye ve enerji ile ulaşım haritalarını yeniden düşünmeye zorladığını söylemeye gerek yok.
Uzun süre belirli güzergahlara bel bağlamış olan bölge, artık daha çeşitli ve güvenli bir geçiş koridorları ağı arayışına girdi. Bu ağda Suriye, savaş yıllarının büyük bölümünde olduğu gibi rakip nüfuz projeleri arasında bir temas hattı olarak değil; iç içe geçmiş ekonomik alanları birbirine bağlayan bir halka, vazgeçilmez bir bağlantı noktası olarak yeniden değer kazanıyor.
Güvenlik mesajları ve bölgesel dengeler
Bununla birlikte yeni Suriye’nin yeni bölgesel denklemdeki yerine oturması, Suriye devletinin çöküşü sürecinde savaş yılları boyunca filizlenmiş bölgesel ve uluslararası çıkarlarla kaçınılmaz biçimde çatışıyor.
Fransa Cumhurbaşkanı’nın ziyareti sırasında gerçekleşen iki patlamadaki mesaj, Şam yönetimine değil, yeni bölgesel düzene yönelikti.
Dolayısıyla mesaj, kırılgan bir devletle değil, sağlam bir uluslararası ve bölgesel denklemle karşı karşıya.
Bu yüzden Suriye’de ve özellikle Şam’da güvenlik gerilimi yaratmaya yönelik strateji, bölgesel ve uluslararası akışa karşı ilerlediği için başarısızlığa mahkûmdur.
Bununla birlikte şu soruyu sormaktan kaçınmak mümkün değil: Geçen perşembe gününden bu yana art arda yaşanan bu patlamalar, Şam’daki değişen tablodan çıkar kaybeden yerel hücrelerin salt tepkisel eylemleri midir? Nitekim perşembe günü Adalet Sarayı yakınlarındaki patlama, eski rejimden yetkililerin yargılanmasına karşı açık bir mesaj taşıyordu.
Oysa salı günü meydana gelen iki patlama, Şam’daki güvenlik geriliminin arkasındaki bölgesel ve uluslararası bir örtüye ilişkin farklı soru işaretleri yaratıyor. Bu sorular arasında özellikle şunlar öne çıkıyor:
Bu patlamalar ile İran rejimi içindeki kanat çatışması —yani yeni bölgesel denklemi tırmandırmaya çalışan bir akım ile onu normalleştirmeye çalışan bir diğer akım arasındaki gerilim— arasında bir bağlantı var mı?
Eski rejim döneminde Suriye’de geniş bir nüfuz kullanan Moskova’nın yaşananlar karşısındaki tutumu ne?
Lübnan sahnesi ve ideolojiden kopan ABD stratejisi
Bu sorular özellikle Hizbullah’ın, ABD arabuluculuğunda Lübnan devleti ile İsrail arasında varılan çerçeve anlaşmaya yönelik tutumu açısından aynı ölçüde Lübnan için de geçerli.
Söz konusu anlaşma, Hizbullah ile Cumhurbaşkanı Joseph Avn ve Başbakan Nevvaf Selam arasındaki çatışmanın ana başlığına dönüşmüş durumda.
Tahran, Washington’la varılacak herhangi bir nihai anlaşmayı ABD tehditlerinin sona ermesine ve Lübnan’daki durumun istikrar kazanmasına bağladığında, Lübnan’ın yeni bölgesel denklemi normalleştirecek koşullar arasında bölgesel nüfuz haritasının bir parçası olacağını teyit etmiş oluyor.
Dolayısıyla Suriye etrafındaki çatışma bugün bizzat Şam yönetiminin işlevi üzerine dönüyor: “Yeniden inşa edilen bölgesel düzenin bir parçası mı olacak, yoksa kaotik ortamdan beslenen nüfuz ağlarına açık bir alan mı kalacak?” sorusunun yanıtı büyük olasılıkla birinci ihtimal yönünde kesinleşmiş durumda.
Yani, yeni bölgesel denklem Suriye’nin bir kez daha kaosa sürüklenmesini kaldıramaz.
Bunu her şeyden önce Washington’ın bölge stratejisi çerçevesinde Şam’a gösterdiği ilgi yansıtıyor.
Bu strateji, 2003 Irak işgali döneminde “yeni muhafazakârların” (Neocon) benimsediği ideolojik ABD vizyonundan köklü biçimde kopan, ağırlıklı olarak ekonomik bir vizyona dayanıyor.
Söz konusu eski vizyon, tıpkı Usame bin Ladin’in dünya tasavvurunun ayna görüntüsü gibi, dünyayı şer ekseni ile hayır ekseni arasında bölen bir anlayışa dayanıyordu.
Şimdi ise İran gibi geleneksel ABD yörüngesinin dışındaki ülkelerle bile Washington’ın ekonomik çıkarlarının güvence altına alınmasını esas alan farklı bir ABD vizyonunun belirginleştiği açıkça görülüyor.
Belki de bölgenin bütününün geleceği tam da bu noktada düğümleniyor: Washington, Tahran’ı yeni bölgesel ve uluslararası düzene sokacak ekonomik bir anlaşma imzalamaya ne ölçüde ikna edebilecek?
Suriye, Lübnan ve İran’a ilişkin bu sorular, Ortadoğu’nun yaşadığı daha büyük bir dönüşümle iç içe geçiyor.
Bu sistem askeri angajmanlara ve ideolojik gündemlere katlanamaz. Bu ilke, mevcut güç dengesi şimdilik onun lehine olsa bile sonuçta İsrail için de geçerlidir.
Çünkü yeni bölgesel sistemin kök salması; özellikle bu genişlemenin güdüsü güvenlik değil, ideolojik nitelik taşıdığında, kendi sınırlarının ötesine sınır aşan bir genişleme güden İsrail ile bir arada var olamaz.
Bu durum, Washington ile mevcut İsrail hükümeti politikaları üzerine yürütülecek kapsamlı bölgesel müzakerenin ana düğüm noktası.
İran ve ABD müzakerelerinin İsrail’in —özellikle Lübnan’daki— davranışı üzerindeki etkisinin sınırlı kaldığı açık.
Dolayısıyla Tel Aviv’i bölgesel politikalarını yeniden gözden geçirmeye yönlendirmenin önkoşulu; Washington’ın hedeflediği yeni bölgesel düzenin doğuşuyla, İsrail politikalarının değiştirilmesi arasındaki bağı Arap ülkeleri ve bölgesel düzeyde kurmaktır.
Tahran’dan Irak’a, Şam’dan Beyrut’a kadar Arap Maşrıkı’nın ve bölgenin genelinin yeni anlamı şu an müzakere ediliyor.
Şam yönetimi, Suriye’nin ekonomik bir kavşak olmasını hedefliyor. Yani onu her şeyden önce ekonomik açıdan tanımladığı için önceki rejimden ayrışıyor.
İran ise “Rehber” Ali Hamaney’in cenazesiyle gömdüğü ikinci İslam Cumhuriyeti’nin ardından ‘Üçüncü İslam Cumhuriyeti’ için bir formül arıyor.
Lübnan ise yeni bölgesel sistemdeki rol ve işlev sorusuyla karşı karşıya. Lübnan ya ekonomi ve geçiş koridorlarının coğrafyasının bir parçası olacak ya da bu dışında kalıp yavaş ölüme doğru yürüyüşünü sürdürecek.
Arka planda ise eksenler tarafından değil, geçiş koridorları ve ekonomik çıkarlar tarafından yönetilen bir Ortadoğu’ya geçiş hedefleyen yeni bir ABD yaklaşımı şekilleniyor.




