Yarını görmek, yarına hazır olmak
Akın Olgun 15 Temmuz 2026

Yarını görmek, yarına hazır olmak

Yarını görmek, yarına hazır olmak

 

“Demokratik toplum ve barış” sürecini uzun soluklu bir mücadele olarak tanımlamak sanırım yanlış olmayacaktır.

“Demokratik Cumhuriyet” paradigmasının, bu mücadelenin en önemli stratejik parçası olduğu ise aşikâr.

Kürt siyasetinin, her alanda “inşa” temelinde örgütlenmesinin, ideolojik, örgütsel, felsefi olarak kendi iç değişim ve dönüşümünü planlayarak, hareket etmesinin çok daha dinamik karşılıklarını, DEM Kongresi’nin ardından daha fazla hissedeceğiz muhtemelen.

Yeni bir partinin kurulmasından çok, yeni anlayışın örgütlenmesi meselesinin esas olduğu görülüyor. Sancılı olacağını söylemek de mümkün.
Çünkü her değişim ve dönüşüm, kendini dayatan anlayışları birbirine yakınlaştırır. Değişime engel olmak için değil, yeni olana kendini sarkıtmak için olur daha çok dayatmalar. Böylece yeni olanın içinde varlığını sürdürmenin statükosunu korumuş olurlar. Bunlar olasıdır ama Kürt siyaset deneyiminin bunları aşmak konusunda oldukça mahir olduğu da bir gerçek.

Yeniyi kurmak, inşa etmek önemli bir hedef ve Kürt siyaseti, “Türkiyelileşme” siyasetiyle aldığı yolu, “demokratikleşerek demokratikleştirme” formülasyonuyla hızlandırmak istiyor anlaşılan.

Genelde, süreçle bağlantılı olarak değerlendiriliyor ortaya konulan yaklaşım lakin süreç olmasa da bu değişim ve dönüşüm paradigması gündemde olacaktı kanaatimce.
Çünkü bölgesel gelişmeler takip ediliyor, yaşananlar irdeleniyor, dünyanın yeni güvenlik stratejileri etrafında şekillendiği gözlemleniyor ve yakın okuma yapanların dikkatinden kaçmayacak söylem ve ifadeler söyleşilere yansıyordu.
Süreç ve Öcalan’ın okumaları, görünenin formüle edilerek, çok daha büyük çapta planlanmasını ve adımların çok daha büyük şekilde atılmasını sağlayacak ideolojik bir temel sağladı ama bundan da önemlisi buna cesaret edilebilmesinin motivasyonunu politikleştirdi.

Her şey çok hızlı gelişiyor.

Bu hız içinde, bir yandan kendi dönüşümünü gerçekleştirmek, bir yandan sürecin masa ayağını kollamak, politik şaşkınlıkları ve ideolojik takıntıları aşmak, bir yandan ülke, bölge dünya siyasetine uygun olarak adımlar atmak, bir yandan emperyal müdahalelere, operasyonlara elini kaptırmadan konumlanmak ve toplumu, örgütü tüm bunlardan en az etkiyle düze çıkarmak, hiç de öyle kolay değil.

Kürt siyasetinin içinden geçtiği tüm bu etkenlerin binde biriyle muhatap olmamışların, konforlarına uygun kurdukları cümleler elbette çok sığ kalıyor. Asıl sorun ise sığlıktan ziyade o rahatlıkta diyebiliriz.

Tekrar başa dönersek:

Ülkedeki tüm demokratik unsurların, “Demokratik Cumhuriyet” çatısı altında, Türkiye’nin geleceğinde rol alacak bir merkez sol siyaset anlayışıyla, halkların demokratik koalisyonunu oluşturması kaçınılmaz görünüyor.

“Üçüncü yol” anlayışı; Türkiye’nin ikinci yüzyılında bir alternatif olarak kurucu olma gücüne sahip olması, artık zamanı gelen ve apaçık görülen olarak karşımızda.
Özgür Özel de yeni parti kuracak ve bu parti ile bir çakışma yaşanmayacak mı sorusu gündeme gelir bu durumda haklı olarak.

Buna hem evet hem hayır diyebiliriz.

Evet çakışacak çünkü “yeni” olan her şey, kendi heyecanını ve umudunu yaratır, besler. Bu ise, heyecanı örgütlü kılmak isteyen her anlayışın siyaset zeminini yoklar ve rekabeti kaşır.

Hayır çakışmayacak çünkü Özel’in kuracağı parti, sağ liberal, seküler milliyetçi ve ucundan sol görünümlü, merkez liberal bir parti olmanın ideolojik yatkınlığına uygun, ucu açık olarak şekillenecektir.

Bu yanıyla, yeni Türkiye modelinde, ülkenin tüm demokratik kesimlerini, yarına dair derdini demokratik temelde temsil etmek isteyen tüm değerleri, emek, doğa, kadın merkezli milyonları, eşit “kurucu” özne olarak, halkların demokratik koalisyonu çatısı altında buluşturmak, Türkiye’nin ikinci yüzyılına açılan büyük de bir alternatif kapı olacaktır.

Bu ne kadar başarılı olur şimdiden söylemek zor ama Kürt siyasetinin, Türkiye’yi de kapsayan değişimi ne kadar hızlı olursa, “kurucu” olma rolü de o kadar etkili ve hızlı olacaktır diyebiliriz.

Olması gerekenler ile onun nasıl örgütleneceği, nasıl liderlik edileceği, kapsayıcılığını nasıl tüm Türkiye haline getirebileceği meselesi ise şimdilik hala acil koduyla ortada duruyor.

2015 seçimlerine bağımsız olarak girilmesini öneren ve bağımsız girilmezse, parlamento zemininin kaybedileceği riskini haklı olarak dile getirenlere Öcalan’ın, “Hayır” diyerek parti olarak girilmesi ve bu partinin yüzde yirmi oy potansiyeli olduğuna dair öngörüsüyle cevap verdiği çok yazılıp çizildi.
Bilindiği gibi, yüzde on barajı Kürt siyaseti için konmuştu. Onun aşılması için yıllardır çok ağır bedeller ödeyen Kürtler, yıllar içinde barajın önünde biriken büyük bir göl haline dönüştü. Zamanın geldiğini işaret eden öngörü, artık taşması gerektiğini söylüyordu. Taştılar!

Demirtaş’ın sürükleyiciliği, “Türkiyelileşme” paradigmasını siyasete ve topluma taşıma becerisi, demokratik liderlikte aldığı boyut, gölde biriken suyu kabartarak, taşımasıyla sonuçlandı. Baraj aşıldı. Artık yüzde on barajının hiçbir anlamı kalmamıştı.

Türkiye demokrasi mücadelesinin en coşkulu ve iddialı hamlelerinden biriydi bu. Ülkenin tüm demokratik unsurları, bu amaç için bir araya gelmiş ve kazanmıştı.
Aşma cesaretinin etkisi, çok sonra “değişim” talep eden milyonları, “Kent Uzlaşısı” temelinde bir araya getirecek ve muhalefete kazandırma taktiği, bu sefer CHP’yi öne çıkaracaktı.

HDP, iktidara kaybettiren ama demokrasiye kazandıran bir siyaset kurmuştu ve bunun bedelini de ağır ödedi.

Şimdi de CHP bunu yaşıyor ve süreç devam ediyor.

Konjonktür farklılaştı, bölge farklılaştı, uluslararası güvenlik stratejileri yenilendi ve elbette tüm bunların fatura edilişi de şekil değiştirdi.

Kürt siyaseti, durum değerlendirmesiyle, başına getirilenlerin çoklu okumasını yaparak hızla kendisini yenilemeye girişti ve adım adım bugünün siyasetine hazır olacak stratejiler belirleyip, adımlar attı ve şimdi bir kez daha masada.

Tüm bunları özetlememin sebebi; eğer bir yarın kurulacaksa, bunun, stratejik düşünme, sağduyulu olma ve yarını kurmayı hedefleyen bir ağırbaşlılıkla mümkün olduğudur.

Ülke, bölge, dünya ve devlet/ler gerçekliğine bakıp, yarının pozisyonunu belirlemek zor ama zaten asıl siyaset de bunu başarmak değil midir?
İşte “Demokratik Cumhuriyet” paradigması, böylesi bir aklın yarına bakışıdır diyebiliriz.

Mesele yarını görmekte değil, ona hazır olmakla ilgili yani.

(Bu yazı ilk olarak Numedya24’te yayınlanmıştır.)

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.