• Ana Sayfa
  • Manşet
  • Şişli’nin seçilmiş Belediye Başkanı Şahan: ‘Şişli’ye atanan kayyım ile kurultayın butlanı arasında yapısal bir akrabalık var’

Şişli’nin seçilmiş Belediye Başkanı Şahan: ‘Şişli’ye atanan kayyım ile kurultayın butlanı arasında yapısal bir akrabalık var’

Lider odaklı siyaset tartışmalarına dair, “Bizim görevimiz yurttaşa kurtarıcı olmak değil, yurttaşı bu ülkenin kurucu ve kurtarıcı öznesi hâline getirecek demokratik kanalları açmaktır” görüşünü paylaşan Şahan, Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair süreçteki tartışmalara ilişkin “Demokrasi köklenmeden barış kalıcı olamaz. Barış kurumsallaşmadan da demokrasi tamamlanamaz. Türkün de Kürdün de refahı, rahatı, geleceği barışa bağlıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Şişli’nin seçilmiş Belediye Başkanı Şahan: ‘Şişli’ye atanan kayyım ile kurultayın butlanı arasında yapısal bir akrabalık var’
  • Yayınlanma: 16 Temmuz 2026 23:59
  • Güncellenme: 16 Temmuz 2026 22:25

19 Mart’tan bu yana yani 485  gündür Silivri’deki Marmara Kapalı Cezaevinde bulunan ve yerine kayyım atanan Şişli’nin seçilmiş belediye başkanı Resul Emrah Şahan, Silivri’den sorularımızı yanıtladı.

Silivri’de süren  ve Ağustos ayına kadar ara verilen CHP’nin Cumhurbaşkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nun da yargılandığı davanın gidişatını, muhalefet partilerindeki kurumsal tartışmaları, yeni siyasal oluşum arayışlarını ve Kürt meselesini ele alan Şahan, siyasette yeni bir yönetim anlayışına ve dile ihtiyaç duyulduğunu belirtti.

CHP’deki mutlak butlan tartışmalarına da değinen Şahan, “Şişli’ye atanan kayyım ile kurultayın butlanı arasında yapısal bir akrabalık var” İfadelerinin kullandı.

Lider odaklı siyaset tartışmalarına dair, “Bizim görevimiz yurttaşa kurtarıcı olmak değil, yurttaşı bu ülkenin kurucu ve kurtarıcı öznesi hâline getirecek demokratik kanalları açmaktır” görüşünü paylaşan Şahan, Kürt meselesinin demokratik çözümüne dair süreçteki tartışmaları “Demokrasi köklenmeden barış kalıcı olamaz. Barış kurumsallaşmadan da demokrasi tamamlanamaz. Türkün de Kürdün de refahı, rahatı, geleceği barışa bağlıdır” değerlendirmesinde bulundu.

Selahattin Demirtaş’ın  son yazısını da yorumlayan Şahan; eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü ve yerel yönetimlerin demokratikleştirilmesi eksenindeki çözüm önerilerini anlattı.

Selahattin Demirtaş’tan yeni yazı: ‘Az kaldı’

Şişli’nin seçilmiş Belediye Başkanı Resul Emrah Şahan’ın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:

“Masumiyet karinesi tersyüz edildi”

  • Silivri’de gölen İBB davasında bir yanda savunma sürelerinin kısıtlanması tartışmaları sürerken öte yanda 17 Ağustosa kadar duruşmalara ara verildi. Davanın bu noktaya gelen gidişatıyla ilgili ne söylemek istersiniz? Sizce bu süreç hangi sonuçlara doğru ilerliyor? Sizin açınızdan Silivri öncesi ve Silivri sonrası arasında bir paradoks var mı; varsa bunu nasıl tarif edersiniz?

Geçtiğimiz dört ay boyunca Silivri’deki duruşmaları izleyen herkes aynı gerçeğe tanıklık etti. İddianameye baktığımızda görünürde hukukun dili, biçimi ve mekânı kullanılıyor; fakat özünde evrensel hukuk ilkeleri tersine çevriliyor. Savunmamda da söyledim: İddianame önce “suçlusun” diyor, sonra “suçunu sen ispat et” diyor. Hukukun en temel ilkesi olan masumiyet karinesi tersyüz edilmiş durumda.

Mahkeme salonunda gördüğümüz en önemli kırılma ise şu oldu: Sanık kürsüsü, tanımı gereği savunmacı bir pozisyon gerektiriyor. Ancak biz bu kürsüde sorumluluk sahibi başkanlar, bürokratlar, yöneticiler olarak konuştuk. Çünkü taşıdığımız sorumluluğun kaynağı temelde millettir.

Yargılama ilerledikçe iddianamenin nasıl kurulduğu daha net ortaya çıktı. Belediye başkanları, bürokratlar, iştirak yöneticileri, şehir plancıları, müdürler, danışmanlar, geçmişte belediyeyle çalışmış müteahhitler, genç çalışanlar… Birbirleriyle ilgisiz onlarca insan, yapay ve tutarsız bir hikâyenin parçaları hâline getirilmeye çalışıldı. Adeta bir kentin bütün yönetim kapasitesi aynı anda masanın üzerine yatırıldı.

Fakat bu tablonun başka bir sonucu daha oldu. Savunmaları dinleyen herkes, aslında 2019’dan bu yana nasıl bir belediyecilik anlayışı kurduğumuzu da görmüş oldu. Şehir plancılarımızı, bürokratlarımızı, belediye başkanlarımızı dinledikçe ortaya çıkan şey bir suç örgütü değil, ortak akılla çalışan, kamusal sorumluluğu esas alan bir yönetim kültürüydü. Silivri öncesi ve sonrası arasındaki ilk paradoks tam da burada. Dün kadınlar, çocuklar, gençler, yoksullar ve bu kentin ortak geleceği için ürettiğimiz projeler bugün suçlama konusu yapılmaya çalışılıyor. Kentin hakkını korumak, kamu kaynaklarını bir avuç ayrıcalıklı çevreye teslim etmemek ve şeffaf yönetim anlayışı bugün iddianamede suç delili gibi gösteriliyor.

İkinci paradoks ise daha büyük. Susturulmak istenen söz daha fazla insana ulaşıyor. Kapatılmak istenen alan genişliyor. Silivri’de yapılan her savunma, yalnızca kendimizi savunduğumuz bir metin değil; nasıl bir Türkiye, nasıl bir şehir ve nasıl bir kamu yönetimi hayal ettiğimizin de kaydıdır. Bu yüzden ben Silivri’yi sadece bir yargılama süreci olarak görmüyorum. Aynı zamanda Türkiye’nin geleceğine ilişkin iki yönetim anlayışının karşı karşıya geldiği bir eşik olarak görüyorum. Biz dün kentimizi daha adil, daha şeffaf ve daha halkçı yönetmek için çalışıyorduk. Bugün de aynı sorumluluğu farklı koşullar altında taşımaya devam ediyoruz. Değişen yalnızca bulunduğumuz yer; değişmeyen ise millete verdiğimiz söz ve bu ülkeye olan inancımızdır.

Şişliye atanan kayyım ile Kurultay’ın butlanı arasında yapısal bir akrabalık var”

  • CHPde mutlak butlan kararının ardından tartışma bir yorum trafiği olmaktan çıkıp fiili bir kurumsal krize dönüştü. Daha önce, demokratik kanalların tıkanması hâlinde yeni bir siyasal oluşumun tarihsel bir zorunluluk hâline gelebileceğini söylemiştiniz sizce o tarihsel eşiğe gelindi mi? Bu sürecin doğru okuması sizce nedir?

Önce şunu netleştireyim. Benim sadakatim bir binaya, bir koltuğa ya da herhangi bir dar kurumsal hesaba değil, halkın iradesinin korunduğu demokratik zeminedir. Özellikle de seçilerek geldiği makamında şu an kayyım oturan bir belediye başkanı olarak bunun siyaset etiğinin tartışmasız gereği olduğunu düşünüyorum.

Dikkat edin, 38. Değişim Kurultayı’nın butlan edilmesi ile Şişli’ye atanan kayyım arasında yapısal bir akrabalık var. Siyasi meşruiyetin kaynağı değiştirilmek isteniyor, mahkeme kararları milletin kararının önüne geçiyor. Şişli’de halka, “siz seçtiğinizle yönetilmeyeceksiniz” denildi. Şimdi aynı mantık, bir partinin bütününe yöneldi. Bugün muhalif tüm siyasetin “ülkede seçimsiz bir sistem ve düzen isteniyor.” diye tariflediği gerçek tam da budur.

Bana kalırsa yeni bir siyasete duyulan ihtiyaç, mevcut butlan süreciyle görünür olsa da, butlanın sonuçlarını aşan bir ihtiyaca dönüşmüştür. Bu operasyonlar mevcut siyasette iktidar ve muhalefeti aynı madalyonun iki yüzü haline getirmiştir. Bu koşullarda halkın demokratik rızasının her türlü vesayetten bağımsız biçimde yeniden üretilebileceği, toplumun nefes alabileceği geniş bir siyasal zemin kurulması ve güçlenmesi şarttır.

Memleketin ortak değerleri etrafında, halkı yeniden siyasetin öznesi yapan güçlü bir toparlanma ve yeniden kuruluş vizyonuna ihtiyaç olduğunu görüyoruz. Sözün özü şu: Burada bu topraklarda demokratik temsilin bizzat kendisinin hangi zeminde yeniden mümkün olacağına dair bir tartışma yürütüyoruz. Benim durduğum yer de çok nettir. Halkın iradesini koruyan, demokrasiyi büyüten, topluma nefes aldıran ve yeniden umut veren bir zemin inşa etmeliyiz.

Bugün genel başkanımız Özgür Özel sahada bence bu yeniden inşa sürecini başlatmış durumda. Toplum artık bu sıkışmışlıkta meydanlarda, alanlarda, sokakta, pazarda bunu bekliyor, bunu istiyor. Üstelik bunu bizden bekliyor. Özgür Özel’den bekliyor. Bizzat ona söylüyorlar. Bu çok çarpıcı.

Dönemler çok farklı evet ama bu süreç bana siyasi tarihimizden bir olayı hatırlatıyor. Bülent Ecevit 1977’deki o meşhur Taksim mitingine gelmek için yola çıkıyor. Her yer kitlenmiş, bir türlü getiremiyorlar. Millet tüm Levent’i, Zincirlikuyu’yu, Kağıthane’yi kapatmış kalabalıkla.

En son Ecevit’i ana meydana ulaştırmak için iki evin bitişik duvarını yıkarak evlerin içinden, yıkılan duvarların içinden geçirerek meydana ulaştırıyorlar. Şimdi biz o evin duvarlarını yıkıyoruz bu günlerde. Meydan, millet gerçekten umut üreten siyasetin duvarları delip gelmesini bekliyor. Duvarların arkasında yaşarken bu bekleyişi hissediyorum.

Yeni siyasetin tanımı ve kurucu cesaret

  • “Yeni parti kurulması” tartışmaları artık soyut bir ihtimal olmaktan çıktı, kuruluş dilekçesinin hazırlandığı, hatta 20 Temmuz’daki adli tatil öncesi bir zamanlamanın konuşulduğu bir eşiğe gelindi. Siz böyle bir yapıda yer alır mısınız? Ve sizce bu oluşumu kurumsal bagajları aşıp gerçekten yeni kılacak şey nedir? Yeni kadrolar mı, yeni bir program mı, yoksa siyasal dili değiştirecek kurucu bir cesaret mi?

Bu soruyu önce yeninin ne olmadığını söyleyerek yanıtlamak isterim. Bugün kentlerin dört bir yanında ortaya çıkan yeni buluşma biçimleri, artık eski usul lider ve taban ilişkisiyle ya da kuru bir örgüt sadakatiyle açıklanamaz. Özellikle gençlerin, kadınların ve geniş halk kesimlerinin seçilmiş Genel Başkanımız Özgür Özel’le kurduğu güçlü bağ, siyasette alışılmış lider-taban ilişkisini değiştiriyor. Ortada daha samimi, daha eşitlikçi; hem duyguyla hem akılla kurulan bir bağ var. Benim bu meşru iradenin yanında durmam da bir ikbal tercihi değil, hukuk devletine ve demokratik siyasete karşı duyduğum sorumluluğun sonucudur.

Asıl mesele ise yeniyi nasıl tanımlayacağımızda düğümleniyor. Çünkü yeniyi tarif etmek bugün hem çok kritik hem de çok riskli. Siyaset artık parti rekabetleriyle, liderlik performanslarıyla ya da masa başında kurulan ittifak hesaplarıyla anlaşılamaz. İçinden geçtiğimiz dönem bizi çok daha ağır bir tabloyla yüzleştiriyor. Bölgede savaşlar sıradanlaşıyor, güç dengeleri sürekli değişiyor ve bütün bunların üzerine insanların içine yerleşen derin bir geleceksizlik duygusu ekleniyor. Bugünkü düzen, otoriter siyasetin krizi çözmek yerine onu bir yönetme tekniğine çevirdiği bir düzen. Böyle bir siyaset memlekete çözüm üretmez, sadece istikrarsızlığı yönetir.

Bu yüzden benim yeni nesil siyasetten anladığım şey kadro makyajı ya da logo yenileme değildir. Siyasi tarih bize açıkça gösteriyor. Kendini yenileyemeyen gelenekler zamanla erir. Her yeni dönem yalnızca yeni isimler değil, yeni bir dil, yeni bir örgütlenme anlayışı ve yeni bir temsil biçimi üretmek zorundadır. Yani mesele sadece kadronun değişmesi değildir. Asıl mesele, siyaset yapma biçiminin baştan aşağı yeniden düşünülmesidir. Toplumun bizden beklediği tam da budur.

Bizim tasavvur ettiğimiz yapı, kararların dar bir çevrede ya da genel merkez koridorlarında alındığı bir yapı olmayacak. Tam tersine çok katmanlı, halkın içine yayılan, katılımcı ve yaşayan bir yapı olacak. Bu yapıda gençlerin ve kadınların yeri, yukarıdan birilerinin lütfettiği kotalarla sınırlı olamaz. Daha somut söyleyeyim. Bir kadının mahalle meclisinde gerçek bir söz hakkına sahip olması, bir gencin belediye bütçesinde nereye ne kadar kaynak ayrılacağına dair fikrini doğrudan söyleyebilmesi, onları siyasetin izleyicisi olmaktan çıkarıp sürecin öznesi hâline getirir. En önemlisi de bunlar siyasal iletişim operasyonları değil, demokratik meşruiyetin kaynağıdır.

Sonuç olarak, kurumsal bagajları aşıp bizi gerçekten yeni kılacak olan şey ne tek başına yeni kadrolardır ne de kâğıt üzerinde parlak görünen programlardır. Bizi yeni kılacak olan, Türkiye’nin siyasal dilini kökten değiştirecek cesarettir. Toplumla devlet arasında yıpranan güveni yeniden kurmak, katılımı yerelden başlayarak derinleştirmek ve ortak bir geleceği hep birlikte yeniden hayal edebilmek zorundayız.

Türkiye’nin demokratik birikimi ve bugünkü toplumsal enerjisini baskılara karşı bir savunma refleksi olarak görmemek gerekir. Bugün bizim bu ülkeyi yönetecek, onaracak ve dönüştürecek kolektif bir aklımız var. Daha önemlisi, bunu yapacak cesaretimiz var. Bu cesareti bugün gördükleri için tüm baskılar artıyor.

“Bizim görevimiz yurttaşa kurtarıcı olmak değildir”

  • Özgür Özelin Diyarbakır ziyaretinde, bir yurttaşın İmamoğlu, Özel ve Demirtaş’ı yan yana anıp “Bu ülkeyi siz kurtaracaksınız” demesi gündem olmuştu. Sizce sizin daha önce bahsetmiş olduğunuz “yeni nesil siyaset” bir kurtarıcılar siyaseti mi, yoksa yurttaşı edilgen bekleyicilikten çıkaran bir demokratik özneleşme mi olmalı? Aradaki farkı nasıl tarif edersiniz?

Doğrusu o cümle üzerine uzun uzun düşündüm. Çünkü o cümle, bir yandan toplumun içindeki çıkış arayışını, öte yandan hâlâ bir kurtarıcı figüre duyulan ihtiyacı aynı anda gösteriyor. Bu iki duyguyu birbirinden ayırmadan sağlıklı bir cevap vermek mümkün değil Önce açık söyleyeyim. Genç bir siyasetçi olarak kurtarıcı figürler etrafında kurulan bir siyaset anlayışını doğru bulmam. Çünkü demokrasiyi ayakta tutan şey, tek tek kişilerin olağanüstü kapasiteleri değildir. Demokratik rejim, haklarla donatılmış güçlü yurttaşlık, işleyen denge ve denetleme mekanizmaları ve ortak aklın aşağıdan yukarıya kurduğu sağlam ilişkilerdin oluşur.

O yurttaşımızın cümlesinde ben bir lidere yönelmiş edilgen bir teslimiyet ya da biat arzusu görmüyorum. Bu, tam tersine, mevcut temsil düzeninin ürettiği büyük tıkanıklık karşısında yeni bir çıkış arayışıdır. Uzun süredir kutuplaşma, güvensizlik ve düşmanlaştırma siyasetiyle kuşatılmış bir toplum, farklı kesimleri aynı adil zeminde buluşturacak yeni bir siyaset imkânı arıyor. Bir barış zemini arıyor.

Orada anılan isimler de mucizevi kurtarıcılar değil, toplumun bu bir arada yaşama iradesini taşıyabilecek aktörler olarak görülüyor. Dolayısıyla bugün asıl mesele isimler, popülariteler ya da yeni bir liderler dizisi değildir. Asıl mesele yurttaşın kendisinin nasıl güçleneceğidir. Mevcut dünya düzeni de bir yandan güçlü lider beklentisi üretiyor, öte yandan bu beklentiyi tek başına hiçbir liderin taşıyamayacağını gösteriyor. Bu da bize krizin yalnızca biri gitsin, biri gelsin meselesi olmadığını anlatıyor. Kriz artık küresel ölçekte bir rejim krizinde düğümleniyor. İşte burada yeni nesil siyaset(çi) ihtiyacı apaçık görünür oluyor.

Bu yüzden benim yeni nesil siyasetten anladığım şey, liderliği bütünüyle ortadan kaldıran bir boşluk değildir. Tam tersine, liderliğin etrafındaki edilgen bekleyiş ilişkisini kökünden değiştiren yeni bir anlayıştır. İmamoğlu, Özel ve Demirtaş gibi farklı geleneklerden gelen isimlerin yan yana anılması da bu yüzden önemlidir. Çünkü her biri farklı toplumsal kesimlerle sahici bir temas kurabiliyor. Burada belirleyici olan kişilerin şahsi meziyetlerinden çok, kutuplaşmayı aşabilecek temsil kapasitesinin yeniden kurulabilmesidir.

Dolayısıyla ben Diyarbakır’daki o sahneyi bu toprakların altında birikmiş, gecikmiş ama çok güçlü bir demokrasi ve barış iradesinin işareti olarak okuyorum. Diyarbakır’dan Trabzon’a, oradan Manisa’ya uzanan bir barış iradesi işareti. Bizim görevimiz yurttaşa kurtarıcı olmak değildir. Bizim görevimiz, yurttaşı bu ülkenin kurucu ve kurtarıcı öznesi hâline getirecek demokratik kanalları açmaktır.

“Demokrasi köklenmeden barış kalıcı olamaz”

  • Yeni bir demokratik oluşumun en kritik sınavlarından biri kuşkusuz Kürt meselesi ve devam eden çözüm süreci karşısındaki tutumu olacak. Muhalefet çoğu zaman bu başlıkta seyirci kalmayı, maliyet ödememeyi seçti. Sizin tarif ettiğiniz siyaset bu konforu aşabilir mi, hamaset yapmadan risk alan bir muhalefet bugün nasıl mümkün?

Yeni nesil siyasetin en esaslı sınavı tam da bu başlıkta veriliyor. Çünkü Türkiye’de Kürt meselesi uzun yıllar ya güvenlikçi reflekslerin ürettiği kronik korku diliyle ya da dar seçim hesaplarının içine sıkıştırılarak tartışıldı. Bu sığ yaklaşım, meselenin yapısal derinliğini çoğu zaman görmedi. Oysa bu mesele, doğrudan Türkiye’de demokrasinin kapasitesine dair bir test alanıdır. Benim açımdan formül çok açık. Demokrasi köklenmeden barış kalıcı olamaz. Barış kurumsallaşmadan da demokrasi tamamlanamaz. Bu yüzden muhalefetin sadece iktidarın hamlelerine tepki veren bir yerde durması yeterli değildir.

Bunu yaparken Edirne’den Diyarbakır’a bütün toplumun hassasiyetleri gözetilmelidir. Çünkü acı bu ülkede farklı coğrafyalarda, farklı ailelerde, farklı hafızalarda birikmiştir. Sahici bir barış, ancak bu acıların karşılıklı olarak tanınması ve ortak bir siyasal etik içinde onarılmasıyla mümkün olur.

Özetle süreç hiçbir partinin, yapının ya da kişinin dar çıkarına feda edilmemelidir. Türkiye’nin demokratik dönüşüm projesi olarak ele alınmalıdır.

Fakat bunları uzlaşıdan tutuklanmış, koltuğunda kayyım oturan bir belediye başkanı olarak söylerken şu anda ülkenin hâkim siyasal iktidarının bu rotadan çok uzak davrandığı hakikatini görerek konuşmalıyız. Ve ısrarla süreci ısrarla konuştuğumuz alana çekmek için açılacak kapıyı hep birlikte itmeliyiz.

Bu noktada diğer bir eleştirim de şudur: Kürt siyasetinin Türkiye ittifakı deneyimini yeterince konuşmadığını, anlatmadığını düşünüyorum. Halbuki elimizde mevcut sürecin içine düştüğü durağan hali aşmaya yarayacak çok somut bir deneyim var. 2019 ve 2024 yerel seçimlerinde ortaya çıkan uzlaşı kültürü, Kürt yurttaşlarımız başta olmak üzere farklı toplumsal kesimlerle yerel yönetimlerde ortak bir yönetim iradesi üretilebileceğini bütün ülkeye gösterdi.

Farklılığı ortak bir zenginlik olarak gören meşru dili kurabildiğimiz ölçüde, barış geçici bir yönetim tekniği olmaktan çıkar ve kalıcı bir toplumsal sözleşmeye dönüşür. Bunu öyle ya da böyle önce dünyanın en büyük metropolünde ve sonrasında tüm Türkiye’de gösterdik. Bizim temsil ettiğimiz nesil siyasetin asıl iddiası da budur.

“Türkün de Kürdün de Refahı Barışa Bağlıdır”

  • Geçen ay İYİ Parti’nin Tandoğan’daki “Bayrak Açıyorum” mitinginde süreç açıkça “af, taviz, bölünme” diliyle reddedildi, alanda Mansur Yavaş ve bazı CHP’liler de vardı. Bir yanda iktidarın dar güvenlik çerçevesi, öte yanda “bayrak” diliyle yükselen karşı-cephe var. Barışı yalnızca Kürtlerin meselesi olmaktan çıkarıp Türk seçmenin ve devletin de dönüşüm meselesi kılacak bir dil bugün sizce kurulabilir mi?

Bence bugün Türkiye’nin en büyük ihtiyacı, iki korku siyasetinin dışına çıkabilmektir. Bir tarafta güvenliği demokrasinin yerine koyan bir anlayış var. Diğer tarafta ise her barış ihtimalini peşinen taviz ya da bölünme olarak gören refleksler. Oysa korkular üzerinden kurulan hiçbir siyaset topluma gelecek kuramaz.

Yeni nesil siyaset tam da burada üçüncü yolu tarif etmek zorundadır. Barışı ne romantik sloganlara sıkıştırabiliriz ne de güvenlik bürokrasisinin sınırlarına bırakabiliriz. Barış, devletin de toplumun da demokratikleşmesidir. Çünkü Kürt meselesi çözüldüğünde Türkiye herkes için daha demokratik, daha müreffeh ve daha güçlü bir ülke haline gelecektir. Bakın burada “herkes içinin” altını çizmek istiyorum: Türkün de Kürdün de refahı, rahatı, geleceği barışa bağlıdır.

Batı’da yaşayan yurttaş da şunu bilmelidir: Dün kayyum uygulaması Kürt kentlerinde başladı, Diyarbakır 8 yıl boyunca kendi seçtiği başkanla yönetilmedi. Bugün İstanbul’da, Şişli’de, Cumhuriyet’in kurulduğu ilçede kayyum var. İkisini de bitirecek olan, kutuplaştırıcı ve çatışmacı siyasetin son bulması, içte ve dışta barışa dayalı demokrasinin inşa edilmesidir. Bunun için de kapsamlı demokratik ittifak siyaseti şarttır.

Bizim Türkiye İttifakı dediğimiz anlayış tam da bunun üzerine kuruluydu. Kimlikleri inkår etmeden ortak yurttaşlığı büyütmek, farklılıkları bastırmadan ortak geleceği kurmak… Yeni nesil siyaset bunu başarabilirse, yıllardır birbirine rakip gibi gösterilen güvenlik ile özgürlüğün aslında birbirini güçlendirdiğini de topluma anlatabilir.

‘’Sayın Demirtaş da parmaklıklar arkasından bu birleştirici çabayı fark etmiştir’’

  • Selahattin Demirtaş bir süre önce kaleme aldığı “Az Kaldı” yazısında liderlere “yeni bir siyaset zemini” kurma çağrısı yaptı, siyasetin itibarsızlaşması üzerine çarpıcı bir özeleştiri ortaya koydu. Yazıyı okuduysanız ne söylersiniz, bugün siyasetin itibarsızlaşmasını hızlandıran asıl mekanizma sizce nedir?

Sayın Selahattin Demirtaş’ın kaleme aldığı o özeleştiri ve çağrı metnini büyük bir dikkatle okudum. İçinde geçen bir cümle bence bugünkü tıkanıklığı aşacak ahlaki bir pusula. Onun deyişiyle, “atılması gereken adımlar bir taviz değil, hepimizin ortak yaşamı için hak ve helal olan adımlardır”. Ben bu yaklaşıma tereddütsüz katılıyorum. Çünkü yarının Türkiye’sini kurma iddiasındaki yeni nesil siyasetin ilk yapması gereken şey, demokrasiyi bir al ver ilişkisi olmaktan, taktiksel bir pazarlık diliyle konuşulmaktan kurtarmaktır.

Halkın oyuyla seçilmiş yöneticilerin iradesine amasız fakatsız saygı duyulması, kayyım düzeninin bu topraklardan bütünüyle kaldırılması, hukukun üstünlüğünün yeniden tesis edilmesi, siyasi tutuklulukların sıradan bir durummuş gibi kanıksanmasına son verilmesi ve yurttaşlarımızın anadili üzerindeki engellerin kaldırılması asla bir pazarlığın ya da konjonktürel bir lütfun konusu olamaz. Bunlar demokratik bir hukuk devletinin kendi yurttaşlarına karşı yerine getirmekle yükümlü olduğu en temel ödevlerdir.

Tam da burada bizim omuzlarımızda tarihsel bir sorumluluk var. İktidara talip olan yeni nesil aktörler olarak, sürekli iktidar blokunun hangi adımı atacağını bekleyen edilgen bir pozisyonda kalamayız. Türkiye’nin demokratikleşme programını, eşit yurttaşlık rejimini ve kalıcı barışı hangi kurumsal adımlarla kuracağımızı topluma özgüvenle anlatmak zorundayız. Benim anladığım cesaret de popülist bir meydan okuma değil. Toplum henüz tam alışık olmasa da onun en çok ihtiyaç duyduğu o onarıcı cümleyi kurabilmek. Yıllardır biriktirilen çatışmaya ve ötekileştirmeye panzehir olacak sözü bulup söyleme iradesidir cesaret.

Görünen o ki Sayın Demirtaş da parmaklıklar arkasından bu birleştirici çabayı fark etmiştir. Bize düşen, bu duruşu elitler arası bir diyalog olmaktan çıkarıp toplumun en geniş katmanlarına yayarak köklü bir mutabakata dönüştürmektir. Siyasetin bugün itibarsızlaşmasının asıl nedeni de tam burada yatıyor. Siyaset, sorunları çözen bir mecra olmaktan çıkıp çoğu zaman kendi varlığını sürdürmeye çalışan bir araca indirgenmiş durumda.

19 Mart darbesi bir anlamıyla yeni nesil siyasetin ilk adımlarına karşı oldu. Şimdi önümüzde tarihsel bir eşik var. Özellikle Ekrem İmamoğlu’nun Cumhurbaşkanı adaylığı ve Özgür Özel’in yürüttüğü mücadele, toplumun beklentileri, içinde bulunduğumuz gerçeklik ve barış süreci bize tek bir şey söylüyor. Ya Türkiye ittifakı olarak demokratik geleceğimizi kuracağız ve bu rejim sorununu kökten çözeceğiz ya da popülizm ile eski çıkar birliktelikleri/çarpışmaları ile zaman kaybedeceğiz.

“Yurttaşı güçlendiren demokratik bir Cumhuriyet”

  • Son olarak, siz nasıl bir çıkış çerçevesi tarif ediyorsunuz? Siyaseti yeniden kamusallaştıran, ortak hayatı onaran bir normatif zemin hangi ilkeler üzerine kurulmalı; eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı ve hesap verebilirlikten hangileri sizin için vazgeçilmez? Uygulamada hangi kurumsal adımlar öne çıkmalı?

Benim hayalini kurduğum çerçeveyi tek cümleyle özetleyebilirim. Yurttaşı eşitleyen ve güçlendiren demokratik kurumsallık. Çünkü güçlü yurttaş varsa hukuk da güçlenir, ekonomi de, devlet de. Güçlü yurttaş yoksa en sağlam görünen kurumlar bile zamanla kişilere, keyfî kararlara ve dar iktidar ilişkilerine bağımlı hale gelir. Bu çerçevenin üzerine inşa edilmesi gereken temel ilkeler belli. Eşit yurttaşlık, hukukun üstünlüğü, güçler ayrılığı, yerel demokrasinin güçlendirilmesi, sosyal devlet, hesap verebilir ve şeffaf bir kamu yönetimi. Bunların hiçbiri birbirinden bağımsız değil. Hepsi aynı demokratik bütünün parçaları.

But ben özellikle yerel yönetimlerin yeni dönemin öncü aktörleri olacağına inanıyorum. Çünkü demokrasi önce mahallede başlar. İnsan kendi yaşamına, sokağına, mahallesine, kentine dair kararlara katılabildikçe devlete ve siyasete yeniden güven duymaya başlar. Demokrasi soyut bir kavram olmaktan çıkar, gündelik hayatın içinde hissedilen gerçek bir ilişkiye dönüşür. Şişli’de yapmaya çalıştığımız şey de buydu. Belediyeyi yalnızca hizmet üreten bir kurum olarak değil, yurttaşla birlikte düşünen, birlikte karar alan ve yurttaşı güçlendiren demokratik bir kamusal alan olarak kurmak istiyorduk.

Önümüzdeki dönemin asıl meselesi de budur. Bugünün ve yarının ihtiyaçlarına göre nasıl bir Cumhuriyet inşa edeceğiz. İkinci yüzyılın ihtiyacı, yurttaşı devlete ve çatışmacı siyasete karşı zayıf bırakan bir düzen değildir. Tam tersine, yurttaşı güçlendirdikçe devleti de meşrulaştıran demokratik bir Cumhuriyettir. Yeni nesil siyasetin en büyük iddiasını da burada görüyorum. Biz yeni bir siyaset yapma biçimini inşa etmek ve ülkemizi bu anlayışla yönetmek istiyoruz. Çünkü çocuklarımız otoriter popülistlerin savaş oyunlarının, kriz siyasetinin ve kutuplaştırıcı hesaplarının kurbanı olmak zorunda değil. Ben her gün direncimi ve inancımı biraz da bunu düşünerek tazeliyorum.