“Karşılaşma” vakti
Kuban Kural 17 Temmuz 2026

“Karşılaşma” vakti

“Karşılaşma” vakti

Türkiye bir yandan “sürecin” kitlendiği çerçeve yasadan sızanları konuşurken bir yandan muhalefete yönelik baskıları, butlan kararlarını ve her geçen gün artan toplumsal muhalefete yönelik baskıları konuşuyor. Toplumun geniş kesimlerinin (kimlik ayırmadan) ana derdi olan ekonomik sorunlar ise siyasetin gündeminin dışında seyrediyor…

Ülkenin temel meselelerini konuşulamaz hale getiren, otoritenin gündemine bizi, siyasetçisiyle, toplumuyla, medyasıyla, entelektüeli ve aydınıyla hapseden “mekanizmanın” yakıtı, o hep bahsedilen – pardon şikâyet edilen – kutuplaşma…

İktidarın, kutuplaşmadan beslendiği sürekli söylenen bir gerçeklik. Bütün otoriter yapılarda görülen bir çaba mevcut iktidarın elindeki güç ile daha da etkili bir hale geliyor. Özellikle medyanın – hadi sadece ana akım diyelim – bu konudaki etkisi yadsınamaz. Ak Partili siyasetçilerin bir ehemmiyeti harbiyesinin kalmadığı, “sütten” figürler olarak arada – sadece izin verilen sınırlar içerisinde – cümle kurdukları bir atmosferde kararlar sarayda alınıyor, büyük ölçüde “trolleştirilmiş” bürokrasi ise uyguluyor. Alınan kararların topluma zerk edilmesi için de tek sesli medyamız bütün sakil maharetini sergiliyor. Çiğlik diz boyu ama etkili…

Merkez söylemin alternatifini üretmesi beklenen muhalifler ise, büyük ölçüde internet sitelerinde kendilerine alan açmaya çalışıyorlar. Ancak bu alternatif mecralarda da iktidarın tuzağına düşmek çok kolay. Böyle bir baskı ortamında “aydınların” zaman zaman kitleleri suçlayan, onları – tamda iktidarın arzu ettiği şekilde – ötekileştiren bir görüntü sergilemeleri, belki anlaşılabilir ama kabul edilemez büyük bir hata. İktidar bloğuna oy veren kitlelerin okunması, anlaşılması, çalışılması ve onlarla temas kurulması ise bu siyasi atmosferde zor ama ağır bir mecburiyet. Sürekli ekranlardan sofistike – bazen de çok avam – bir propaganda sürecine tabi tutulan kitleleri sağlıklı bir dönüşüme davet etmenin yolu maalesef sosyal medyada kendimizi tatmin ettiğimiz paylaşımlardan geçmiyor.

Yaşadığımız kutuplaşma evresi, sadece mevcut iktidar-muhalefet ikilemiyle sınırlı kalmayacak, ilk yüzyılını seküler-laik, Kürt-Türk, Alevi Sünni kutuplaşması üzerinden şekillendirmiş Türkiye toplumunun ikinci yüzyılına da damgasını vuracak bir sürekliliğe evirilme potansiyelini taşıyor. Üstelik bu kez çok daha köklü ve tehlikeli boyutlara taşınabilecek bir atmosferdeyiz. İletişimin gelişimiyle herkesin elindeki telefonlar kitleleri bir anda radikalleştirme potansiyeline sahip…

Bir yanda ülkenin yüzyıllık, en net görünen adaletsizliği olan Kürt meselesinde yol alınma ihtimali görünür olurken, bir yandan ülke ikinci yüzyılında nereye evirileceğinin kararını vermek üzere salınıyor. “Kritik eşikteyiz”, “dönüm noktası” denilen yerlerden birisi tam da burası olsa gerek. Bir yanda otoriterleşerek, güçlenerek, “cihan hâkimi” olma yolunda özgürlükleri güce feda edecek bir iktidar/saray – ya da devlet – bir yanda ne yapacağına hala karar verememiş muhalefet. Muhalefetin aldığı darbelerden dolayı sarsılması normal ama doğru değil, toparlanıp yoluna devam etmesi gerektiği ise çok net.

Peki ya seyirciler;

Yani biz, toplumsal kesimler, toplumsal muhalefet ya da ülke için kaygısı olan, demokrasiyi, barışı ve özgürlükleri önceleyenler.

Biz ne yapıyoruz ya da ne yapabiliriz…

Bu sorunun onlarca cevabı olabilir, ama net bir zemini var ki oda bütün cevapların vücut bulacağı mecrayı oluşturabilmek. Yani sahaya çıkmak, tüm farklılıklarımızla, tartışılmasını istemediklerini tartışmak, sormak, sorgulamak. Ama herkesi ve her şeyi. İktidara sözümüzü en net bir şekilde haykırırken, isyanımızı kamusallaştırırken muhalefeti de (hangisi olursa olsun) tavizsiz şekilde sorgulamak, ona da “biz varken kafana göre iş yapamazsın, beni dikkate almak zorundasın” diyebilmek.

Her şeyden önce konuşmak, irtibat kurmak. Yıllardır birbirini tanımasınlar diye uğraşılanlar olarak, Sünni olarak Aleviyle, Türk-Çerkes-Ermeni-Laz-Pomak-Rum-Arap… olarak Kürt ile seküler olarak muhafazakar ile – öyle kucaklaşmak falan değil – konuşmak, temas kurmak, karşılaşmak her şeyden önce. Aramızdan devletin ruhunu çekerek konuşabilecek mecralar oluşturmak, salonlarda, ekranlarda, sokakta, eylemlerde yapabilmek bunu. İnatla ekranlarımıza farklılıkları çıkarabilmek. Kanaatini saraya tahvil etmiş müptezelleri görmek, sürekli onlara kızmak yerine gerçek kanaat öznelerini bulabilmek. Onlarla birlikte yürümenin, aynı havayı teneffüs etmenin yollarını aramak.

Otoriterleşmenin temel yakıtı olan kutuplaşmayı bu şekilde yıkıp birlikte yaşamanın formülünü bulamadıktan sonra bedbaht geçecek bir yüzyıl daha bizi bekliyor. Hiç şüphemiz olmasın…
Devletten/otoriteden/iktidarlardan uzaklaşıp topluma bakmak, isyanımızı devlete/otoritelere yöneltirken sözümüzü toplumla birlikte, ondan öğrenerek kurmak.

“Devlet” zehrinin panzehiri bu değilse, nedir?

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.