“Başımız dik”
Bu ülkede bazı cümleler vardır; söylendiği anda yalnızca bugünü anlatmaz. Geçmişi de ayağa kaldırır.
Hasan Atilla Uğur’un “Başımız dik, alnımız açık” sözünü duyunca akla ilk gelen Oğuzhan Uğur olmadı.
Kızıltepe geldi.
Dargeçit geldi.
1990’ların karanlığı geldi.
Bir gecede kapısı çalınan evler geldi.
Bir daha dönmeyen insanlar geldi.
O yıllarda Kürt coğrafyasında binlerce insan gözaltına alındı. Yüzlercesinden bir daha haber alınamadı.
Kimi bir dere yatağında bulundu.
Kimi bir kuyuda.
Kimisinin mezarı hala yok.
Kimisinin annesi hala Galatasaray Meydanı’nda oturuyor.
Hasan Atilla Uğur, işte o dönemin en çok tartışılan isimlerinden biri oldu.
Adı yıllarca faili meçhul cinayetlerle, JİTEM iddialarıyla ve Musa Anter davasıyla birlikte anıldı. Kızıltepe JİTEM davasında sanık olarak yargılandı. Dava yıllarca sürdü.
Türkiye’nin kronik hastalığı yine devreye girdi.
Zamanaşımı…
Beraat…
Usul…
Eksik soruşturma ve geriye yine aynı soru kaldı.
Gerçek neydi?
Mahkemeler bazen beraat verir ama beraat toplumun hafızasını silmez. Çünkü hafızanın dosyası başka yerde tutulur.
Cumartesi Anneleri’nin ellerindeki fotoğraflarda…
İnsan Hakları Derneği’nin arşivlerinde…
Boşaltılmış köylerde…
İsimsiz mezarlarda…
Bir annenin kırk yıldır açık bıraktığı kapıda…
İşte bu yüzden “başımız dik” cümlesi herkes için aynı anlamı taşımaz.
Bir baba oğlunu savunabilir. Buna kimsenin diyeceği yok ama o babanın geçmişi bu ülkenin en karanlık sayfalarıyla yan yana yazılmışsa söylediği her cümle ister istemez geçmişin gölgesinden geçer.
Türkiye’nin en büyük sorunu belki de tam burada başlıyor. Hiç kimse kendisini geçmişle yüzleşmek zorunda hissetmiyor. Herkes kendi hikâyesini anlatıyor ama kaybedilenlerin hikâyesini anlatan çok az kişi var.
Belki de önce şu soruyu sormalıyız:
Başımız gerçekten dikse…
Cumartesi Anneleri neden hala meydanda?
Neden binlerce dosya hala “faili meçhul” diye anılıyor?
Neden insanlar otuz, kırk yıl sonra bile çocuklarının kemiklerini arıyor?
Bu soruların cevabı verilmeden “başımız dik” demek kolaydır. Asıl zor olan bu ülkenin geçmişine dimdik bakabilmektir.
Çünkü bazı cümleler yalnızca söylenmez.
Vicdanın önüne bırakılır ve orada yıllarca yankılanır.




