İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyesi hukukçu Eren Keskin, “çerçeve yasa”ya dair MA’ya değerlendirmelerde bulundu.
ok sayıda kişinin politik düşünceleri nedeniyle cezaevinde olduğunu anımsatan Eren Keskin, “çerçeve yasa” olmadan da Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanması durumunda çok sayıda siyasi tutuklunun serbest bırakılacağını söyledi. Süreç kapsamında Kürt hareketinin atabilecek tüm adımları attığını dile getiren Eren Keskin, iktidarın ise oyalayıcı davrandığını dile getirerek, ekledi:
“Çıkacak yasanın, siyasi mahpusların serbest bırakılmasını sağlayacak zorunlu düzenlemeleri içermesi gerekiyor. Geçmişte benzer düzenlemeler kapsamında insanlardan ‘örgüt üyesi değilim’ ya da ‘pişmanım’ şeklinde beyanlar istendi. Böylesi beyanlar talep edilmeden, siyasi suçların yargılama konusu olmayacağını düzenleyen ve bütün siyasi mahpusların serbest bırakılmasını sağlayacak bir çerçeve yasa çıkarılması gerekiyor.”
“Çerçeve yasa”nın bir başlangıç olacağını söyleyen Eren Keskin, ardından çıkarılması gereken yasalar olduğunu belirtti. Eren Keskin, “İnfaz eşitliği sağlanmalı, infaz yasası yeniden düzenlenmeli. Terörle Mücadele Kanunu (TMK) kaldırılmalı. Çünkü örgütsel suçlar Türk Ceza Kanunu’nda (TCK) düzenlenmiş durumda. Ayrıca bir TMK’ye ihtiyaç yok. İfade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmalı, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelere uygun iç hukuk düzenlemeleri yapılmalı ve ‘umut hakkı’na ilişkin düzenleme hayata geçirilmelidir. Bunlar öncelikli konulardır. Ancak her şeyden önce çıkarılacak çerçeve yasa, siyasi mahpusların koşulsuz serbest bırakılmasını sağlayacak nitelikte olmalıdır” dedi.
Yasanın nasıl çıkacağı ve neleri içereceği konusunda kamuoyunun hiçbir bilgisinin olmadığına dikkati çeken Eren Keskin, “Hızlı biçimde toplumun içine sinmeyecek bir yasa çıkarıp ‘yasayı çıkardık’ demek çözüm olmaz. Bu yasanın hem toplumla hem de en başta Kürt tarafıyla müzakere edilmesi gerekir. Müzakeresiz hazırlanacak bir düzenleme eksik kalacaktır. Bu nedenle İmralı’da yapılacak görüşmeyi önemli buluyorum. Umarım yasa şeffaf biçimde tartışılır ve olumlu bir içerikle çıkar. Aksi halde mevcut sorunlar devam eder” diye konuştu.
‘Devletin somut adım atmaması bu güveni zedeliyor’
Süreçte Abdullah Öcalan’ın bir taraf olduğunu ve devletin kendisiyle görüşmeler gerçekleştirdiğini anımsatan Eren Keskin, “Eğer kendisini müzakerenin tarafı olarak kabul ediyorsanız, İmralı’daki tecrit uygulaması kabul edilemez. Bu durumun değişmesi ve kendisini özgürce ifade edebilmesinin önündeki tüm engellerin kaldırılması gerekiyor. Süreç şeffaf yürütülmeli. Öcalan görüşlerini toplumla açık şekilde paylaşabilmeli, başkalarının görüşlerini dinleyebilmeli, devletin yaklaşımını da toplum şeffaf biçimde görebilmeli. Toplumun barışa ve sürece olan güveni ancak böyle oluşabilir. İnsanlar barış istiyor çünkü uzun yıllardır süren savaşta çok ağır bedeller ödendi. Ancak aynı zamanda sürece inanmak da istiyorlar. Bugüne kadar devletin somut adım atmaması bu güveni zedeliyor. İnsanlar artık somut gelişmeler görmek istiyor. Umarım çıkarılması beklenen çerçeve yasa, içeriği itibarıyla güven verecek bir düzenleme olur ve süreç yeniden güven kazanır” ifadelerini kullandı.
‘Devletin yönlendirmesini esas alan geniş bir toplumsal kesim var’
Sürecin başlamasında dış dinamiklerin etkisinin de olduğunu dile getiren Eren Keskin, “Özellikle Suriye’deki gelişmeler süreci etkiledi. Kürtler açısından buna tamamen dış dinamik demek doğru olmayabilir. Ancak Türkiye açısından bakıldığında süreç büyük ölçüde dış gelişmelerin etkisiyle başladı. Bir diğer önemli fark ise geçmiş çözüm süreçlerinde milliyetçi siyasetin sürecin dışında ve karşısında olmasıydı. İlk kez Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) süreci destekliyor. Bu yeni bir durum ve topluma anlatılması açısından da önemli bir farklılık oluşturuyor. Türkiye’de devlet isterse barışın mümkün olduğuna inanıyorum. Devletin yönlendirmesini esas alan geniş bir toplumsal kesim var. Ancak bugüne kadar devletin gerçekten güçlü bir irade ortaya koyduğunu görmedik. Eğer bu irade gösterilirse süreç ilerleyebilir. Aksi halde herkes açısından daha olumsuz sonuçlar doğurabilir” dedi.
Adımların atılmasıyla Kürt meselesinin tamamen çözülmeyeceğine işaret eden Eren Keskin, demokratik ve sivil bir anayasa, tüm kimliklerin tanınması, uluslararası sözleşmelerin kararlarına uyma, İnfaz Yasası’nda kapsamlı değişikliklere ihtiyaç olduğunu söyledi. Yalnızca devletin atacağı adımları konuşmanın da yeterli olmayacağını belirten Eren Keskin, muhalefetin, sendikaların ve sivil toplumun sorumluluk alması gerektiğini vurguladı. Eren Keskin, şöyle devam etti:
“Bugün barış sürecine güçlü destek veren kesimler oldukça sınırlıdır. İnsan Hakları Derneği (İHD), Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD), kadın hareketinin bir bölümü, LGBTİ+lar hareketinin bir bölümü ve bazı sol yapılar süreci destekliyor. Bunun dışında güçlü bir toplumsal barış talebi oluşmuş değil. Oysa güvenlik politikalarına ayrılan bütçenin en büyük yükünü emekçiler taşıyor. Buna rağmen işçi ve memur sendikalarından güçlü bir barış çağrısı gelmiyor. Bu önemli bir eksikliktir. Toplumun farklı kesimleri sürece daha güçlü destek verirse devlet de adım atmak zorunda kalacaktır.”
‘Umut hakkı’ AİHM’in verdiği ihlal kararı kapsamında uygulanmalıdır’
“Dünyadaki barış süreçleri örnek alınabilir. Süreç kapsamında rol alanların hukuki güvencelerinin de sağlanması gerekiyor. Ayrıca süreci izleyecek bağımsız bir üçüncü göz mekanizması kurulmalıdır. ‘Umut hakkı’ AİHM’in verdiği ihlal kararı kapsamında uygulanmalıdır. ‘Umut hakkı’ Türkiye’de devletin bir lütfuymuş gibi tartışılıyor. Oysa AİHM’in bu konuda açık kararları var. AİHM’e göre, bir kişi 25 yıl cezaevinde kalmışsa ona özgürlüğüne kavuşabilme umudunu sağlayacak bir mekanizma oluşturulmalıdır. Bu mekanizma tahliye, evde infaz ya da başka bir yöntem olabilir. Nasıl uygulanacağı devletin tercihidir ancak böyle bir düzenleme yapılması zorunludur. ‘Umut hakkı’ yalnızca Abdullah Öcalan için değil, 25 yılını doldurmuş bütün mahpuslar açısından geçerlidir. Ancak Abdullah Öcalan’ın durumunu sadece ‘umut hakkı’ üzerinden değerlendirmek doğru değildir. Kendisi devlet tarafından müzakerenin tarafı olarak kabul ediliyorsa, öncelikle ifade özgürlüğünün önündeki engeller kaldırılmalı ve müzakereyi özgür biçimde yürütebileceği koşullar sağlanmalıdır.” (MA)




