Kürt meselesinin çözümüne yönelik yürütülen süreçte şu sıralar en çok konuşulan başlıklardan biri olan “çerçeve yasa” somutlaşma belirtileri göstermeye başlarken bu kapsamda, sürgündeki Kürt siyasetçiler ve onların durumları da gündeme geliyor.
“Sürgün” kavramı son süreçte siyasal gündemde sıkça kullanılıyor.
Ancak bu kavramın sadece Kürt siyasetçilerle sınırlı kalmadığı da söylenmeli.
2013 yılındaki Gezi protestoları sonrası hükümetin otoriterleşmesi gerekçesiyle “beyaz yakalı-seküler” göçü olarak şekillenmeye başlayan bu sürgünler, söz konusu gerekçe bağlamında devam etti.
15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası ağırlıkla akademisyenler ve siyasetçilerin yanı sıra gazeteciler ve farklı meslek gruplarından çok sayıda muhalif fiilen sürgünde yaşamaya başladı.
Bu yazının konusu olan Kürt siyasetçilerin sürgün kronolojisi ise 35 yılı aşkın bir zaman dilimine yayılıyor.
Bu süreçte uzun yıllar boyu, doğduğu topraklardan ayrı yaşamak zorunda kalanların yanı sıra, geçtiğimiz günlerde (27 Temmuz 2026) Almanya’da hayatını kaybeden Hınıs eski Belediye Eşbaşkanı Hasan Basri Fırat, 3 Mayıs 2024’te yine Almanya’da hayata veda eden gazeteci Celal Başlangıç ve 16 Kasım 1998’de Paris’te yaşamını yitiren Ahmet Kaya gibi sürgünde ölen siyasetçiler, gazeteciler ve sanatçılar da var.
Yeni dönemde olası yasal düzenlemeler ve gelişmeler kapsamında uzun yıllardır devam eden sürgün hayatlarının sona ermesi söz konusu olan Kürt siyasetçiler peki neden sürgünde?
Türkiye’de Kürt siyasi hareketi, 1990’lı yıllardan bu yana sistematik baskı, parti kapatmalar, siyasi yasaklar, tutuklamalar ve kayyım atamalarıyla karşı karşıya kaldı. 1990 yılında kurulan Halkın Emek Partisi (HEP) ile başlayan bu süreç, Kürtlerin demokrasi ve temsil mücadelesini simgelerken, birçok siyasetçiyi ya cezaevine ya da sürgüne itti.
Türkiye’de demokratik siyaset alanının daraltılması ve Kürt meselesinin çözümsüzlük cenderesine sıkıştırılması, onlarca yıllık bir siyasi tasfiye ve sürgün tarihini beraberinde getirdi.
Tutuklanma riski yüksek olan birçok siyasetçi, “cezaevi veya sürgün” ikilemiyle karşı karşıya kaldı.
Milletvekilliği veya belediye başkanlığı yapmış isimler ve yerel yöneticilerin de dahil olduğu birçok siyasetçi, Avrupa’ya gitmek zorunda kaldı.
Kapatılan ve tekrar kurulan siyasi partilere yönelik yargı kararları ve belediyeler merkezli baskılar, yüzlerce Kürt siyasetçiyi, gazeteciyi, akademisyeni ve yerel yöneticiyi doğup büyüdükleri topraklardan uzakta, Avrupa başta olmak üzere dünyanın farklı ülkelerinde yaşamaya mecbur bıraktı.
HEP ile başlayan demokratik siyaset deneyimi
Kürt halkının demokratik siyaset kanallarıyla Meclis’te temsil edilme çabası, 1990 yılında kurulan Halkın Emek Partisi (HEP) ile kitlesel bir boyuta ulaştı.
Ancak HEP’in kuruluşuna giden süreç, “resmi kodların” Kürt realitesine karşı olan “meselesiyle” doğru orantılıydı.
“Kürt” sözcüğünün telaffuz edilmesinin bile neredeyse imkansız olduğu bir dönemde, önemli bir adım atan bir grup siyasetçi 14-15 Ekim Ekim 1989’da Paris’te toplanan Kürt Konferansı’na katıldı.
Konferansa katılan, dönemin Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) milletvekilleri Kenan Sönmez, İsmail Hakkı Önal, Ahmet Türk, Mehmet Ali Eren, Adnan Ekmen, Mahmut Alınak ve Salih Sümer 16 Kasım’da SHP’den ihraç edildi.
7 milletvekili hakkında, Merkez Disiplin Kurulu’nda savunmalarının alınmasının ardından 4’e karşı 5 oyla SHP’den ihraç kararı verildi.
İhraç kararını protesto eden Abdullah Baştürk, Fehmi Işıklar, Cüneyt Canver, Mehmet Kahraman, Arif Sağ ve İlhami Binici 23 Kasım’da, Kemal Anadol, Hüsnü Okçuoğlu ve Tevfik Koçak 1 Aralık’ta, Kamil Ateşoğulları ve Aydın Güven Gürkan da 13 Aralık’ta partiden istifa etti.
Bu adımları SHP’nin Diyarbakır örgütündeki toplu istifalar izledi. Aralarında istifacı 10 milletvekilinin de bulunduğu bazı eski SHP’liler 7 Haziran 1990’da Halkın Emek Partisi’ni (HEP) kurdu.
HEP’in Genel Başkanı Fehmi Işıklar oldu. Demokratik Kürt siyasetinin Meclis’teki ilk temsili 7 Haziran 1990’da kurulan HEP ile başladı.
20 Ekim 1991 Genel Seçimleri’nde SHP ile ittifak yapan HEP’te Fehmi Işıklar, Salih Sümer, Mahmut Uyanık, Sedat Yurtdaş, Hatip Dicle ve Leyla Zana Diyarbakır’dan; Ahmet Türk ve Mehmet Sincar, Ali Yiğit Mardin’den; Mahmut Alınak, Orhan Doğan ve Selim Sadak Şırnak’tan; Zübeyir Aydar, Naif Güneş, Siirt’ten; Nizamettin Toğuç, Adnan Ekmen Batman’dan; Remzi Kartal Van’dan; Sırrı Sakık, Muzaffer Demir, Emin Sever Muş’tan; Mahmut Kılınç Adıyaman’dan olmak üzere 21 milletvekili SHP listesinden parlamentoya girdi.
Bu siyasetçiler arasında yer alan ve sonrasında Siirt Belediye Başkanı iken tutuklanan Selim Sadak, 23 Ocak 2026’da uzun yıllardır sürgünde yaşadığı Almanya’da yaşama veda etti.
6 Kasım 1991’de TBMM’deki ant içme töreninde HEP Milletvekili Leyla Zana’nın yemin metnini okumasının ardından Kürtçe olarak “Ez vê sondê li ser navê gele Kurd û Tirk dixwîm / Bu yemini Türk ve Kürt halklarının kardeşliği adına ediyorum” demesi Meclis’te “yemin krizine” neden oldu.

Soğuk Savaş’ın bitmesi, AB süreci ve Avrupa’nın Kürt gündemi
Kürt demokratik siyasetinin “Meclis yolculuğu” bu “krizle” başlarken küresel gündemde, tarihsel önemde bir gelişme yaşanıyordu. 1989’da Doğu (Demokratik) ve Batı (Federal) Almanya’yı ikiye bölen Berlin Duvarı’nın yıkılmasıyla başlayan süreçte 1991’de Sovyetler Birliği (SSCB) ve Doğu Bloku dağılırken “Soğuk Savaş” fiilen sona ermişti.
Bu gelişme Ankara’nın Kürt meselesine güvenlikçi yaklaşımıyla doğru orantılı bir etkiye neden oldu. SSCB etkisindeki Varşova Paktı (Doğu Bloku) ülkelerini tehdit olarak gören NATO devletleri 1952’den itibaren “olası işgal girişimine” karşı Gladio adı verilen gizli örgütlenmeler oluşturmuştu.
NATO devletleri Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından söz konusu “tehdidin de” ortadan kalkması nedeniyle bu gizli örgütlenmeleri lağvetti.
Ancak Türkiye’de “Gladio” adı, “JİTEM” gibi yapılarla birlikte Kürt meselesine güvenlikçi yaklaşım bağlamında, faili meçhul cinayetler, köy boşaltmalar… gibi baskı yöntemleriyle birlikte sıkça gündeme geldi ve varlığını sürdürdü.
Bu baskıların sivil siyaset alanına ilk yansımalarından biri HEP Diyarbakır İl Başkanı Vedat Aydın’ın Temmuz 1991’de kaçırılarak “faili meçhul” cinayetle öldürülmesi oldu.
Diğer yandan 1990’lı yılların başında Türkiye’nin AB üyeliği süreci gündeme girdi, 1995 yılında Gümrük Birliği Sözleşmesi imzalandı. Artık Türkiye’nin AB’ye katılım sürecinde, 12 Eyül rejiminin geride bırakılarak demokratikleşme reformlarının başlatılması ve bu bağlamda Kürt meselesinin çözülmesi gibi “ödevler” vardı.
Aynı dönemlerde 1991’deki Birinci Körfez Savaşı’nın ardından Ekim 1991’de filli özerklik kazanan Irak Federe Kürdistan Bölgesel Yönetimi 4 Temmuz 1992’de resmi hükümetini ilan etti.
HEP kapatılıyor, DEP de “uzun ömürlü” olmuyor
Mart 1992’de, önce TBMM’nin açılışında yaşanan Kürtçe yemin krizi, ardından da 1992 Newroz’unda özellikle Şırnak, Cizre ve Nusaybin’de güvenlik güçlerinin sert müdahaleleri sonucu en az 57 kişinin hayatını kaybettiği olayların ardından dönemin SHP Genel Başkanı Erdal İnönü’nün “isteğiyle” Fehmi Işıklar, Adnan Ekmen ve Salih Sümer dışındaki 18 HEP kökenli milletvekili SHP’den istifa etti.
HEP hakkında kapatma davası açılması ihtimali belirince 25 Haziran 1992’de Özgürlük ve Eşitlik Partisi (ÖZEP) kuruldu. HEP’in 18 milletvekili ÖZEP’e geçti ancak bir süre sonra ÖZEP kendini feshederek HEP’e katıldı.
Özgürlük ve Demokrasi Partisi (ÖZDEP) ise 19 Ekim 1992’de kuruldu. Ardından kapatma davası açıldı. ÖZDEP’li yöneticiler davanın sonuçlanmasını beklemeden 30 Nisan 1993’te fesih kararı aldılarsa da, bu karar Anayasa Mahkemesi’ne ulaşmadan partinin kapatılmasına karar verildi.

3 Temmuz 1992’de Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozma amacını taşımak” ve “yasaya aykırı siyasi faaliyetlerin mihrakı olmak” iddiasıyla HEP hakkında kapatılma davası açıldı.
19 Eylül 1992’de Ankara’da toplanan HEP 2. Olağanüstü Kongresi’nde, kongreye tek aday olarak katılan Mardin Milletvekili Ahmet Türk genel başkan seçildi.
Anayasa Mahkemesi oybirliğiyle, 14 Temmuz 1993’te HEP’in kapatılmasına, ayrıca eski HEP Genel başkanı TBMM Başkanvekili ve SHP Diyarbakır milletvekili Fehmi Işıklar’ın milletvekilliğinin düşürülmesine karar verdi.
HEP’in kapatılması ihtimaline karşı kurulmuş olan Demokrasi Partisi’ne (DEP) geçen 18 milletvekilinin TBMM üyelikleri düşürülmedi ve siyaset yasağı gelmedi.

7 Mayıs 1993’de HEP’in kapatma davası devam ederken Yaşar Kaya başkanlığında kurulan DEP’in siyasi yaşamı da uzun sürmedi. Türkiye’nin yakın siyasi tarihine “2 Mart Darbesi” olarak geçen 2 Mart 1994 günü Meclis’te DEP milletvekilleri Hatip Dicle, Orhan Doğan, Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık ve Bağımsız Şırnak Milletvekili Mahmut Alınak’ın dokunulmazlıklarının kaldırılması yönünde karar alındı.
Aynı gün Hatip Dicle ve Orhan Doğan Meclis bahçesinde gözaltına alındı. Kürt siyasetçilerin gözaltına alınma görüntüleri uzun süre hafızalardan silinmedi aksine, ilerleyen yıllarda farklı adlar almak zorunda kalan siyasi partilerde politika yapan siyasetçilerle bu görüntülerin benzerleri tekrarlandı.

Diğer milletvekilleri, arkadaşları serbest bırakılana kadar Meclis’ten ayrılmamaya karar verdi.
4 Mart sabahı DEP’li milletvekilleri kendi istekleriyle Ankara DGM’ye götürmek için Meclis’ten ayrılmalarına karşın, Çankaya kapısı önünde polis araçlarına bindirilerek gözaltına alındı.
Leyla Zana, Ahmet Türk, Sırrı Sakık, Sedat Yurtdaş, Selim Sadak, Mahmut Alınak, Hatip Dicle ve Orhan Doğan “Vatana ihanet ve devletin hakimiyeti altındaki topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya ve bu topraklar üzerinde müstakil bir devlet kurmaya yönelik eylem” suçlamalarıyla 6 Mart’ta Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) tarafından tutuklanarak Ankara Merkez Cezaevi’ne gönderildi.
Bu siyasetçiler 10 yılı aşkın bir süre cezaevinde kalıp 2004’te tahliye oldu.
Meclis önünde yaka paça gözaltına alınma görüntüleri hafızalara kazınan Orhan Doğan, tahliyesinden sadece üç yıl sonra 29 Haziran 2007’de geçirdiği kalp krizi sonucu hayatını kaybetti. Orhan Doğan’ın 22 Temmuz 2007 genel seçimlerinde Şırnak’tan bağımsız milletvekili adaylığı ise YSK tarafından veto edilmişti.
1995’te kurulan Sürgündeki Kürt Parlamentosu üyesi olmak suçundan 31 kişiyle beraber yargılanan ve 1994’te sürgün yılları başlayan DEP Genel Başkanı Yaşar Kaya bir önceki çözüm süreci sırasında 17 Nisan 2014’te ülkesine döndü.
Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi, sağlık durumlarını ve yaşlarının ilerlemiş olmasını dikkate alarak Yaşar Kaya, Yusuf Serhat Bucak ve Şerafettin Kaya’ya 3 ay içinde Türkiye’ye gelmeleri halinde “tutuklanmama güvencesi” vermişti.

“Faili meçhul” cinayetler, tutuklamalar, baskılar: Sürgün başlıyor
Birçok faili meçhul cinayetin ve katliamların, suikast, şüpheli trafik ve uçak kazalarının yaşandığı 1993, Türkiye yakın tarihinin en karanlık yıllarından biri oldu.
DEP Milletvekili Mehmet Sincar Batman’da 4 Eylül 1993 tarihinde öldürüldü. Cinayete ilişkin davada 4 Eylül 2023 tarihi itibarıyla zamanaşımı ve cezasızlık süresi doldu.
Sincar’ın öldürüldüğü süreç ve öncesinde 1993 yılı boyunca çok sayıda çok sayıda parti yöneticisi ve üyesi kaçırıldı, öldürüldü ya da tutuklandı.
Aynı dönemlerde siyasetçiler Remzi Kartal, Zübeyir Aydar, Naif Güneş, Nizamettin Toğuç, Mahmut Kılınç ve Ali Yiğit ise yurt dışına çıkarak sürgünde yaşamaya başladılar.
DEP, 16 Haziran 1994’te Anayasa Mahkemesi tarafından kapatıldı.
Murat Bozlak başkanlığında 11 Mayıs 1994’de kurulan Halkın Demokrasi Partisi’nin (HADEP) kurucusu ve Parti Meclisi üyesi Muhsin Melik ve şoförü Mehmet Ayyıldız Şanlıurfa’da 2 Haziran 1994 tarihinde uğradıkları saldırı sonucu öldürüldü.
Murat Bozlak ve HADEP İstanbul İl Başkanı Hikmet Fidan 4 Temmuz 1996 tarihinde altı yıl hapis cezası aldı.
Eski HADEP Genel Başkanı Murat Bozlak, HDP Adana Milletvekili olarak siyaset yaparken 4 Ocak 2015’te hayatını kaybetti.
29 Ocak 1999 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, HADEP’in kapatılması talebiyle AYM’ye dava açtı.
HADEP 1999 genel seçimlerinde yüzde 10 barajını aşamadığı için parlamentoya giremedi ancak yerel seçimlerde, bir büyükşehir ve altı ilde Belediye Başkanlığı kazandı. Böylece yerel yönetimlerde siyasetin temelleri atıldı.
HADEP 13 Mart 2003’te kapatıldı. Parti yöneticilerine 5 yıl siyaset yasağı getirildi.
Ardından sırasıyla Demokratik Halk Partisi (DEHAP) ve Demokratik Toplum Partisi (DTP) kuruldu. DTP, 2009 yerel seçimlerinde 99 belediye kazandı. Ancak Anayasa Mahkemesi, 11 Aralık 2009’da DTP’yi kapattı; Ahmet Türk ve Aysel Tuğluk’un milletvekillikleri düştü, 37 kişiye siyaset yasağı uygulandı. KCK operasyonlarıyla binlerce parti üyesi tutuklandı.

Yerel yönetimlere baskı ve kayyım sürgünleri
Demokratik Kürt siyasetinin 18 Nisan 1999 seçimlerinden itibaren yerel yönetimlerde gösterdiği başarı, önce tutuklama, ardından da kayyım uygulamalarıyla karşı karşıya kaldı.
Kürt siyaseti yerel yönetimlerdeki başarısını adım adım artırıyordu. 2004’te Demokratik Halk Partisi (DEHAP) çatısı altında girilen yerel seçimlerde 56 belediye kazanılmıştı.
DEHAP 19 Ksım 2005’te kendisini feshederek Demokratik Toplum Hareketi’ne (DTH) katıldı.
Bu süreçte kurulan Demokratik Toplum Partisi (DTP) adıyla katılınan 29 Mart 2009’daki yerel seçimlerde bu sayı 99’a çıkarak yerel yönetimlerde tarihi bir başarı yakaandı.
Ancak 2009 seçimlerinin hemen ardından KCK adı altında başlatılan ve yaklaşık 3 yıl süren operasyonlarda binlerce siyasetçi tutuklandı.
2009 yılı içinde, dönemin Demokratik Toplum Partisi yerel yöneticilerine yönelik olarak dört dalga tutuklama gerçekleşti.
Aralık 2009’daki son tutuklama dalgasında Siirt Belediye Başkanı Selim Sadak, Batman Başkanı Nejdet Atalay, Şırnak’ın Cizre ilçesi Belediye Başkanı Aydın Budak, Diyarbakır Kayapınar Belediyesi Başkanı Zülküf Karatekin, Sur Belediye Başkanı Abdullah Demirbaş, Çınar Belediye Başkanı Ahmet Cengiz, Viranşehir Belediye Başkanı Leyla Güven, Suruç Belediye Başkanı Ethem Şahin, Kızıltepe Belediye Başkanı Ferhan Türk, eski Dicle Belediye Başkanı Abdullah Akengin ve Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkan Vekili Ali Şimşek yer alıyordu.

DTP’nin kapatılmasının ardından kurulan Barış ve Demokrasi Partisi’nin (BDP) Ekim 2011’de açıkladığı rapora göre, 2009’dan itibaren düzenlenen operasyonlarda 7748 kişi gözaltına alındı, 3895 kişi tutuklandı.
Tutuklananlar arasında on Belediye Başkanı, sekiz Belediye Başkan yardımcısı, iki Belediye Başkan vekili, iki eski Belediye Başkanı ve 29 Belediye Meclisi Üyesi yer aldı.
Öte yandan, KCK adı altında yapılan söz konusu operasyonların salt yerel yöneticilere değil, demokratik Kürt siyasetinin, basın, kültür-sanat, hukuk, eğitim gibi farklı kurumlarına yöneldiğini belirtmek gerek.
DTP’nin kuruluşunda rol oynayan ve 2007’de kurulmasının ardından yerellerdeki sivil toplum kuruluşlarını tek çatı altında toplayan Demokratik Toplum Kongresi de (DTK) 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimi sonrası yaşanan baskılarla siyaset yapamaz hale getirildi ve 2020’de binası mühürlenerek faaliyetleri tamamen sonlandırıldı.

Dolayısıyla, o dönem 20 yıla yaklaşan süreçte, yerel yöneticilerin yanı sıra, gazeteciler, sanatçılar, hukuk insanları, eğitimciler ve farklı alanlardan çok sayıda kişinin bu baskılar nedeniyle sürgünde yaşadığı akılda tutulmalı.
2010’ların ortalarından itibaren ise, yaklaşık 20 yıllık iktidarını tahkim etmeye başlayan AK Parti, yerel yönetimlere dair son derece “kullanışlı” bir uygulamaya başvurmaya başladı.
2016’da 15 Temmuz darbe girişiminin ardından 20 Temmuz’da Türkiye genelinde ilan edilen OHAL kapsamında birbiri ardına çıkarılan Kanun Hükmünde Kararname’ler (KHK) ile yasalaşan kayyım uygulaması siyasi iktidarın yerel siyasete ilişkin “yeni normali” oldu.

15 Temmuz darbe girişiminden yaklaşık bir ay sonra 674 sayılı KHK’nın 38. Maddesi’ne dayandırılarak 5393 sayılı Belediye Kanunu’nun 45. maddesine “terörle mücadele” kapsamında şöyle bir ek geldi:
“Belediye başkanı veya başkan vekili ya da meclis üyesinin terör veya terör örgütlerine yardım ve yataklık suçları sebebiyle görevden uzaklaştırılması veya tutuklanması ya da kamu hizmetinden yasaklanması veya başkanlık sıfatı veya meclis üyeliğinin sona ermesi hallerinde 46. Madde’deki makamlarca belediye başkanı veya başkan vekili ya da meclis üyesi görevlendirilir.”
11 Eylül 2016’da KHK’nın yürürlüğe girmesiyle, Diyarbakır’a bağlı Sur ve Silvan ilk kez kayyım atanan, dönemin HDP yönetimindeki belediyeleri oldu.
Ardından İçişleri Bakanlığı’ndan yapılan açıklamada, 2’si il, 28 belediyeye kayyım atandığı duyuruldu. Bu belediyelerden 4’ü 15 Temmuz sonrası açılan soruşturma kapsamında Fethullah Gülen Cemaati’yle ilişkilendirildi.

30 Mart 2014 yerel seçiminde Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) çatısıyla seçime giren demokratik Kürt siyaseti 102 belediye elde etmişti. 15 Temmuz 2016’dan sonra 102 belediye eş başkanından 94’ü görevden alındı.
Görevden alınan belediye başkanlarının yüzde 70’i tutuklandı. Kayyım atanan belediyelerde 9 bin 237 çalışanın işten çıkarılması ise kayyım uygulamalarının sosyolojik boyutunu ortaya koyuyordu.
HDP’li belediyelere yönelik ikinci ve üçüncü dalga kayyım uygulamaları ise, 2019 ve 2014 yerel seçimleri sonrası yaşandı.
HDP’nin hazırladığı 24 Şubat 2021 tarihli “İrade Gaspı ve Kayyım Gerçekleri” raporunda, 19 Ağustos 2019’dan beri 48 HDP belediyesine kayyım atandığı, 72 belediye eşbaşkanının gözaltına alındığı ve 15 belediye eşbaşkanının da halen cezaevlerinde tutulduğu belirtildi.
Yapılan açıklamada “HDP’nin kazandığı belediyelerde yüzde 55 oranında kadın belediye eşbaşkanı temsiliyeti var. Özgür ve eşit yaşamda ısrar ettiğimiz sürece eşbaşkanlık sisteminde de ısrar edeceğiz. Bu dönemde kadın kazanımlarına kayyımların yöneldiğini, kadın düşmanı politikalar yürütüldüğünü ifade etmek isteriz.” ifadeleriyle kayyım uygulamalarının kadınların toplumsal kazanımlarına yönelik de bir tehdit olduğuna dikkat çekiliyordu.
HDP Eş Genel Başkanları’nın dokunulmazlıklarının kaldırılması ve “muhalefetin” koltuk değneği rolü
7 Haziran 2015 Genel Seçimi’nde HDP’nin tek başına girdiği seçimde barajı rahatlıkla aşarak yüzde 13 oy alması, demokratik Kürt siyasetinin tarihi bir başarısıydı.
Ancak ana akım siyaset tarafından “tehdit” olarak algılanan bu oran Kürt realitesine karşı “resmi kodların” devreye girmesi için yeterliydi.
20 Temmuz Suruç ve 10 Ekim Ankara Gar Katliamı’nın ardından siyaset şiddet sarmalına girerken HDP yalnızlaştırıldı ve on yıllardır “gerekli görülen zamanlarda” devreye sokulan Demokles’in Kılıcı yeniden salladırılmaya başlandı: Dokunulmazlıkların kaldırılması

13 Nisan 2016’da ana muhalefetteki CHP’nin Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AK Parti’li 316 milletvekilinin imzasıyla TBMM başkanlığına sunulan dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği teklifine ‘Anayasa’ya aykırı’ olmasına rağmen ‘Evet’ diyeceklerini belirtti.
Kılıçdaroğlu, konuk olduğu CNN Türk’te yayınlanan Tarafsız Bölge programında “aksi halde AK Parti’nin bu durumu istismar edeceği” iddiasında bulunarak “Dokunulmazlık kalktıktan sonra bizi hapse atacaklarsa atsınlar.” diyordu.
Ancak Kılıçdaroğlu’nnu deyimiyle “hapse atılanlar” yine 1990’lı yıllardan bu yana benzer şekillerde bedeller ödeyen demokratik Kürt siyasetinin özneleri oldu.
4 Kasım 2016’da HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ’ın da aralarında olduğu 12 HDP’li milletvekili gözaltına alındı.
Demirtaş ve Yüksekdağ ile birlikte HDP Grup Başkanvekili İdris Baluken, milletvekilleri Abdullah Zeydan, Ferhat Encü, Leyla Birlik, Gülser Yıldırım ve Nursel Aydoğan tutuklandı.
Gözaltına alınanlar arasında yer alan ve 2013-2015 çözüm sürecinin en görünür isimlerinden HDP Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder adli kontrol şartıyla serbest bırakılsa da “terör örgütü propagandası yapmak” suçlamasıyla verilen 3 yıl 6 ay hapis cezasının onanması üzerine 6 Aralık 2018’de cezaevine girdi.
Son olarak DEM Parti İmralı Heyeti’nin bir üyesi olarak sahada aktif olarak yer alan Sırrı Süreyya Önder, 3 Mayıs 2025’te yeni bir bir barış süreci için çabalarken bozulan sağlığı sonucu hayatını kaybetti.
2016’da “Dokunulmazlık kalktıktan sonra bizi hapse atacaklarsa atsınlar.” diyen Kemal Kılıçdaroğlu ise, tam on yıl sonra, mutlak butlan kararıyla CHP Genel Başkanı olarak atanmasının ardından yaptığı bir açıklamada, “Selahattin Bey’de biz verdiğimiz dokunulmazlık kararının arkasındayım. Pişman değilim.” diyecekti.
“Zorunlu göç” sürgünleri
1993-1994 yıllarında yaşanan ve sürgünün bir başka boyutu olarak şekillenen bir başka baskı ise, sınır hattında yakılan ve boşaltılan Kürt köyleri nedeniyle ortaya çıkan “zorunlu göç” realitesiydi.
İnsan Hakları İzleme Komitesi’nin (Human Rights Watch – HRW) Ekim 2002’de açıkladığı, “Göç ettirilmiş ve yüz üstü bırakılmış- Türkiye’nin başarısız köye dönüş programı” başlıklı raporun ilgili bölümünde, 1994 yılına kadar üç bin köyün haritadan silindiği, resmi raporlara göre 378 bin 335 kişinin zorla göç ettirildiği belirtiliyor.
Bu köylerden ayrılan insanlar ağırlıklı olarak, sınırın öte yanına geçerek Federe Kürdistan Bölgesi’nde, yıllar içinde yer değiştirerek farklı noktalara yerleşti.
Bunlardan biri, Birlemiş Milletler (BM) tarafından hazırlanan Atruş kampıydı ve buraya yerleşenlere mülteci statüsü verildi.
1994’te başlayan ilk zorunlu göçün ardından yaklaşık 15 bin Kürt köylüsü bölgeye geldi.
“Atruş’tan Maxmur’a Kürt Mülteciler ve Kimliğin Yeniden İnşası” kitabında bu süreci yakından inceleyen Doç. Dr. Arzu Yılmaz, BBC Türkçe’ye bu süreçte Bağdat’taki Saddam Hüseyin yönetimi, PKK ve BM’nin de dahil olduğu görüşmeler yapıldığını aktarıyor.
Görüşmelerin ardından 1998’de Musul yakınlarındaki bölgede BM denetiminde, yaklaşık 15 bin “zorunlu göç” sürgününe ev sahipliği yapan Mahmur Mülteci Kampı kuruldu.
Doç. Dr. Yılmaz, kamp sakinlerinin hem mülteci statüsüne sahip olmaları hem de sakinlerinin dışarıdaki hayatla ilişkilerinin kısıtlılığı açısından Mahmur’un bir mülteci kampı olduğunu vurguluyor.

Resmi olarak Musul Vilayeti’ne bağlı olan bu yerleşim alanı, 2014’te de IŞİD saldırıları altında kaldı.
Abdullah Öcalan’ın çözüm süreci kapsamında seslendiği kesimlerden biri de Mahmur’da yaşayan sürgünlerdi. 9 Ağustos 2015 tarihli mektupta Öcalan, Mahmur halkının geçmişteki mücadelede olduğu gibi barış ve demokratik toplum inşasında da önemli bir rol üstleneceğini vurguladı.
Sürecin ilerlemesiyle birlikte Mahmur’daki halkın kendi topraklarına dönüşünün gerçekleşeceğini belirten Öcalan dönüşlerin bireysel ya da ailesel değil, toplumsal, siyasi ve hukuki konuların kolektif bir yaklaşımla ele alınması gerektiğini ifade ediyordu.
Demokratikleşme ve hukuksal zemin: Gözler yasal düzenlemelerde
HEP’ten HDP’ye, oradan DEM Parti’ye uzanan ve Kürt halkının siyasi iradesini temsil eden tarihsel süreklilikte, parti kapatmalar, siyasi yasaklar, zorunlu göçler, kitlesel tutuklamalar ve kayyım uygulamaları bir çözümsüzlük döngüsünü ifade ediyor.
Zorunlu göç ve benzeri dayatmalarla yerinden edilen halklar ve sürgündeki siyasetçiler, bu çözümsüzlüğün doğrudan sonuçları olarak somutlaşıyor.
35 yılı aşkın süreçte yaşanan baskılar sonucu ortaya çıkan tablo Kürt meselesini çözmediği gibi, bu toprakların demokrasi krizini daha da derinleştiriyor.
Uzun ve zorlu bir yolculuk olan toplumsal barışın inşası için bu döngünün sona ermesi kaçınılmaz.
Kürt meselesinin demokratik çözümü için yaklaşık iki yıldır devam eden süreçte gündeme gelen “çerçeve yasa” bu bağlamda son dönemin en çok konuşulan gündemi.
Dolayısıyla akıllardaki soru, müstakbel yasanın “Sisifos’un kayasının zirve yolculuğunda” yeni bir başarısız deneyim mi, yoksa toplumsal barışın bu “uzun ve zorlu yolculuğunu” sona erdirecek bir adım mı olacağı.




