Çerkesler neler yapmalı(ydı)?
Kuban Kural 28 Temmuz 2026

Çerkesler neler yapmalı(ydı)?

Çerkesler neler yapmalı(ydı)?

 

Bir önceki yazıda Çerkeslerin hali pür mealine dair birkaç kelam edip, “Çerkesler ne yapabilir?”i gündem edelim demiştik. Bu konunun hem Çerkesler arasında tartışılmaya hem de Çerkes olmayanların gündemine girmeye ihtiyacı var, nihayetinde omuz hizasında yaşıyoruz bu ülkede…

Çerkeslerin ne yapması gerektiği ile yapabilecekleri arasında çok büyük bir uçurum olduğu tespitini yaparak başlamak gerekiyor belki de konuşmaya. Çerkeslerin (yani bizim, hepimizin) diasporada kimlikleriyle bir özne olarak var olabilmeleri için yapması gerekenleri saymaya kalksak sayfalar yetmez ancak muhtemelen bir sonraki yazıda görebileceğiniz gibi yapabileceklerinden bahsetmek oldukça kısa sürecek.

Bu yazı ancak olması gerekene, ufka, hayale, ideale yetecek anca…

Çerkesler bugün Türkler ve Kürdlerden sonra en büyük etnik grup olarak anılıyor. Anavatanlarından uzakta 162 yıldır bu ülkenin tarihine dâhil bir topluluk olarak çok daha fazla görünür olmaları beklenir normal şartlarda. Ülkenin temel meselelerine dair söyleyecek sözleri, etkili kurumları, dikkate alınır kamusal entelektüelleri olmasını beklersiniz…

Sonuçta İkinci Meşrutiyet’in ardından oluşan sivil siyaset alanında boy göstermiş, kendi dilinde okullar açmış, Osmanlı’nın yıkılıp Cumhuriyet’in kurulduğu dönemde en çok konuşulan, tartışılan ve kendisini bir şekilde tartıştıran bir etnisite bahsettiğimiz. Ancak bu etkin ve etnik grubun Cumhuriyet ile birlikte tam bir sessizliğe gömüldüğünü, özellikle 1950’lere kadar kendi kamularını dahi inşa edemedikleriyle karşılaşırız. Dönemin Türkleştirme politikaları, endoktrinasyon süreçleri ve kurucu iradenin baskılarının bu sessizlikte etkisi yadsınamaz.

Ancak aradan geçen yüz yılın ardından Çerkesler hala özne olarak varlıklarını sürdüremiyorlarsa, dünyanın geldiği noktada hala demokratik bir kimlik siyasetini inşaa etmekten acizseler, iğneyi dışsal sebeplere çuvaldızı ise kendimize batırmamızın zamanı gelmiş de geçiyor demektir.

1950’li yıllarda açılabilen Kafkas/Çerkes derneklerinden bu güne kadar politik olarak varlık gösteremeyen kurumlarıyla, dikkate dahi alınmayan, sözüm ona talepleriyle neden bir hiç kimsenin umurunda olmadıklarını düşünmeden gelecek perspektifi çizmeleri zor Çerkeslerin.

Bir önceki yazıda da dediğimiz gibi Çerkeslerin yaşadıkları ülkede kaybolmamak, yok olmamak için talepleri, istekleri, mücadele perspektifleri, üzerine düşünülmüş bir politik programları var mı diye sorduğumuzda cevap değişmiyor;

Kendilerine sorarsanız var ama bakarsanız yok…

Çerkes kurumları etrafında kümelenmiş kısıtlı sayıdaki insana sorduğunuzda – ama özel alanlarında – dertlerini anlatmakla bitiremezler. Ancak biraz uzaklaşıp bu dinledikleriniz hakkında ne yapıldığına bakarsanız böyle bir dertleri olmadığını çok rahat söyleyebilirsiniz. (Çerkesler kızmasın, istisna – kaide meselesini hatırlatmama gerek olmadığını düşünüyorum)

Gerçek anlamda verilecek bir kimlik siyaseti mücadelesi, bir varoluş çabası, özne olma azmi; risk almayı, emek harcamayı, entelektüel bir politik bilinci gerektiriyor. En azından dar da olsa belli kadrolar ile bu işe başlanmasını zorunlu kılıyor. Azmi, sabrı da terkide tutmak kaydıyla tabi…

Neler olurdu?

Sözü çok fazla uzatmadan söylemek lazım, bugün Çerkeslerin 21 Mayıs Çerkes Soykırımı Günü’nde Rusya Konsolosluğu önüne (İstiklal’i polis kapattı falan demeden, bu bizim demokratik hakkımız sonuna kadar kullanacağız diyerek, direnerek yani) en az 20.000 kişiyle, üstelik Çerkes olmayanları da yanlarına katarak dayanması gerekir(di). Muhatabı şaşırmadan, yalpalamadan, hesap sorarak.

O zaman Rusya Çerkes diasporasını dikkate almadan hareket edemeyeceğini anlar, Ukrayna işgalinde cepheye süreceği Çerkesleri bir daha düşünür, Çerkes aktivistlere yaptığı baskıların bedelinin ağır olacağını bilirdi. Hatta sokaktaki hareketliliği akademik ve entelektüel bir soykırım mücadelesine evirdiği takdirde Çerkesler, hem kimlikleriyle barışır, tanışırlar(dı)… hem de dünyada ciddi bir baskı mekanizması oluştururlar(dı).

Burada kritik noktanın kapsayıcı bir söylem inşa etmekten geçtiğini “en büyük soykırım bize yapıldı” zırvalığını bir kenara bırakmaları gerektiğini, hali hazırda yaşanan ve yaşanmış olan tüm soykırımlara isyan etmeleri gerektiğini hatırlatmak şart…

Mesele sadece Rusya ve Kafkasya değil, daha önemlisi var…

Çerkesler, her ne kadar sorduğunuzda Çerkesya’dan – Kafkasya’dan psikolojik olarak kopamadıklarını iddia etseler de baktığınızda durumun hiç de öyle olmadığını görmeniz çok zor değil. Doğal olan da bu aslında.

162 yıldır burada yaşayan bir kitle için anavatan algısı kimliğin mihenk taşı, dinamizmin merkez kuvvetlerinden biri olsa da varlıklarını sürdürmeleri için salt Kafkasya gündemiyle boğuşmaları yetmez, yetmiyor. Hatta bu bir süre sonra steril ve güvenli bir alanda yok oluşlarını dahi hızlandırabiliyor.

Düşünsenize, etkinizin kısıtlı olduğu bir coğrafyaya dair sürekli cümle kuruyorsunuz – kimse de duymuyor – ama yasadığınız, nefes aldığınız ve “alacağınız” coğrafyaya dair, buradaki iktidar alanlarına dair (yok oluşunuzun müsebbibi olmalarına rağmen) söylediğiniz hiçbir şey yok. Bir süre sonra kendiniz çalıp kendiniz söylemeye mahkûm kalırsınız. – Şuan ki durum buna tekabül ediyor diyebilir belki, kısmen…

Hâlbuki Türkiye’nin üçüncü büyük etnisitesi olduğu söylenen Çerkeslerin; dilleri kaybolurken defalarca uluslararası konferans yaparak ciddi bir akademik anadil mücadelesi vermeleri, anadil de eğitim haktır demeleri, anadil gününde ortalığı “kayboluyor dillerimiz” diye inletmeleri, devletin yamacından uzaklaşıp Türkiye’de yaşayan tüm halklarla omuz omuza bir demokratikleşme mücadelesi vermeleri, kapılarını her seçim döneminde çalan siyasi partilere taleplerini sunabilmeleri (bunlar yoksa oy da yok diyerek ve bunu kamusallaştırarak tabi), bu coğrafyada yaşadıkları tarihsel haksızlıkları; Gönen Manyas Sürgününden başlayarak, vatandaş Türkçe konuş kampanyalarına oradan tarih kitaplarındaki tektipleştirici metinlere kadar (Hayır, biz Türk değiliz! Bu kitaplarda bizde, bu ülkenin tüm halkları, farklılıkları, inançları ile birlikte tarihlerimiz ve kültürlerizmizle birlikte anılmalıyız, anlatılmalıyız diyerek hem de…) tamamına sivil demokratik bir perspektifle tepki göstermelerini, tepkiyi örgütlemelerini, isyan etmelerini beklersiniz…

O zaman Türkiye Cumhuriyeti “Devleti Çerkesleri de dikkate almalıyız, Onlar’ ın hassasiyetlerini dikkate almadan bize iktidarda, muktedirlikte yok der(di).” “Abhazya ile ilişki kurmadan bana huzur yok, Rusya ile kurduğum ilişkilerde Çerkeslerin durumunu dikkate almadan bana iktidarda/otoritede yok” demiyorsa bugün iktidar sahipleri bunların olmamasından…

Kısaca mesele şundan ibaret;

Eğer ülkenin demokratikleşmesi için “Çerkesler de baskı yapıyor üstelik Kürtler ve diğer gruplarla omuz omuza” demiyorsa “Merkez” bunun sebebi Çerkeslerin olamamasıdır Çerkes olarak “herkes”…

Yazı uzadıkça uzadı ama yazının başında söylemiştim olması gerekenleri saymak oldukça uzun olur diye. Mevcut şartlarda yapılabilir olanlara sıra gelmedi daha. Onu da bir hafta sonra gündem etmeye çalışalım…

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.