İklim finansmanı mı borçlandırma rejimi mi?
Ecehan Balta 30 Temmuz 2026

İklim finansmanı mı borçlandırma rejimi mi?

İklim finansmanı mı borçlandırma rejimi mi?

 

İklim krizi artık geleceğe ilişkin bir ihtimal değil. Kuraklık, sel, yangın, sıcak hava dalgaları, tarımsal üretim kayıpları, su kıtlığı ve zorunlu göç biçiminde bugünün toplumsal gerçekliğine dönüşmüş durumda. Ancak bu krizin nedenleriyle sonuçları arasında büyük bir adaletsizlik var. Tarihsel olarak en az sera gazı salan ülkeler ve topluluklar, krizin sonuçlarını en ağır biçimde yaşarken; fosil yakıtlara dayalı büyümeden en fazla yararlanan ülkeler ve şirketler, dönüşümün maliyetini başkalarının üzerine yıkıyor.

İklim adaleti hareketi bu nedenle yalnızca atmosferdeki karbon miktarıyla ilgilenmez. Kimin kirlettiğini, kimin bedel ödediğini, kimin karar verdiğini ve dönüşümün nasıl finanse edildiğini sorar.

Bugün uluslararası iklim politikasının başlıca çözüm araçlarından biri “iklim finansmanı” olarak sunuluyor. Gelişmiş ülkelerin, gelişmekte olan ülkelerin emisyon azaltımı ve iklim değişikliğine uyum çalışmalarını finanse etmesi gerektiği kabul ediliyor. Fakat bu finansmanın yapısına bakıldığında başka bir tablo ortaya çıkıyor: İklim finansmanı giderek bir dayanışma ve tazmin mekanizmasından çok, yeni bir borçlandırma rejimine dönüşüyor.

Tutulmayan sözler, büyüyen krediler

Gelişmiş ülkeler 2009 yılında, gelişmekte olan ülkelere 2020’den itibaren yılda 100 milyar dolar iklim finansmanı sağlama sözü vermişti. Bu hedef zamanında yerine getirilmedi. OECD verilerine göre 100 milyar dolarlık eşik ancak 2022’de, iki yıllık gecikmeyle aşıldı. Finansman miktarı 2022’de 115,9 milyar dolar, 2023’te 132,8 milyar dolar ve 2024’te 136,7 milyar dolar olarak hesaplandı.

Ancak bu rakamların önemli bölümü hibe değil, kredi biçiminde sağlandı. 2024 yılında gelişmiş ülkeler tarafından sağlanan kamu iklim finansmanının yaklaşık üçte ikisi kredilerden oluştu. Hibelerin payı ise yüzde 30’un altında kaldı.

Başka bir ifadeyle gelişmiş ülkeler, büyük ölçüde kendilerinin yarattığı bir krizin sonuçlarıyla mücadele edebilmeleri için yoksul ve orta gelirli ülkelere borç veriyor. Ardından bu kredileri “iklim desteği” olarak kayda geçiriyor.

Kirleten borç veriyor, zarar gören faiziyle geri ödüyor.

Bu mekanizmaya iklim adaleti demek mümkün değil.

İklim krizinden borç krizine

İklim değişikliğine karşı alınması gereken önlemler ertelenemez. Ülkelerin enerji sistemlerini dönüştürmesi, tarımı kuraklığa dayanıklı hale getirmesi, kentleri sel ve sıcak hava dalgalarına hazırlaması, ormanları koruması ve erken uyarı sistemleri kurması gerekiyor.

Fakat borç yükü altındaki ülkeler bu yatırımları hangi kaynakla yapacak?

UNCTAD’a göre gelişmekte olan ülkelerin kamu borçları için ödediği net faiz 2024 yılında 921 milyar dolara ulaştı. Dünya genelinde yaklaşık 3,4 milyar insan, hükümetlerin borç faizine sağlık ya da eğitimden daha fazla kaynak ayırdığı ülkelerde yaşıyor.

Bu koşullarda iklim finansmanının kredi olarak verilmesi, çözüm üretmek yerine birbirini besleyen iki kriz yaratıyor. İklim felaketleri kamu bütçelerini zayıflatıyor. Ülkeler yeniden inşa ve uyum yatırımları için borçlanıyor. Artan faiz ödemeleri sağlık, eğitim, bakım hizmetleri, sosyal koruma ve ekolojik yatırımlar için ayrılabilecek kaynakları azaltıyor. Yetersiz yatırımlar ise toplumları bir sonraki iklim felaketine karşı daha kırılgan hale getiriyor.

Böylece iklim krizi borç krizini, borç krizi de iklim kırılganlığını büyütüyor.

Uyum açığı büyüyor

İklim krizine karşı yalnızca emisyon azaltımı yeterli değil. Halihazırda gerçekleşen ve artık kaçınılmaz hale gelen sonuçlara karşı uyum yatırımları da gerekiyor.

Birleşmiş Milletler Çevre Programı, gelişmekte olan ülkelerde yıllık iklim uyumu finansman açığının 187 milyar dolar ile 359 milyar dolar arasında olduğunu tahmin ediyor. Buna karşılık uyum için sağlanan uluslararası kamu finansmanı bu ihtiyacın çok küçük bir bölümünü karşılıyor.

Üstelik finansmanın büyük kısmı emisyon azaltımı yatırımlarına yöneliyor. Bunun nedeni yalnızca teknik öncelikler değil. Güneş ve rüzgâr santralleri ya da enerji altyapısı yatırımcılar açısından gelir yaratabilir. Sel koruması, köylünün kuraklığa karşı desteklenmesi, kamusal sağlık sistemlerinin güçlendirilmesi veya yoksul mahallelerin sıcak hava dalgalarına hazırlanması ise kolaylıkla kârlı bir finansal ürüne dönüştürülemez.

Özel sermaye, insan ihtiyacının en yüksek olduğu yere değil, geri dönüşün en güvenli olduğu yere gider.

Bakü’de büyütülen rakamlar

2024’te Bakü’de yapılan COP29’un temel gündemi yeni iklim finansmanı hedefiydi. Konferans sonunda gelişmekte olan ülkelere sağlanacak yıllık finansmanın 2035’e kadar en az 300 milyar dolara çıkarılması kabul edildi. Ayrıca kamu ve özel bütün kaynaklardan yılda 1,3 trilyon dolar harekete geçirilmesi yönünde daha geniş bir hedef açıklandı.

Fakat bu hedef iki temel sorun taşıyor.

Birincisi, 300 milyar dolarlık hedef 2035 yılına ertelenmiş durumda. İklim krizinin etkileri ise 2035’i beklemiyor.

İkincisi, anlaşma finansmanın ne kadarının hibe, ne kadarının kredi olacağını güvence altına almıyor. “Finansmanı harekete geçirmek” ifadesi; kredileri, özel yatırımları, garantileri, tahvilleri, sigortaları ve başka finansal araçları da kapsıyor.

Bu nedenle 1,3 trilyon dolarlık büyük rakam, gelişmiş ülkelerin doğrudan kamusal kaynak aktarma yükümlülüğünü büyütmek yerine belirsizleştirebilir. Tarihsel sorumluluk yatırım fırsatlarına, iklim borcu ise yeni finansal ürünlere dönüşür.

Yeşil tahviller, sürdürülebilirlik bağlantılı krediler, borç-doğa takasları ve karma finansman modelleri bu mimarinin araçları olarak sunuluyor. Ancak bu araçlar borç sistemini ortadan kaldırmıyor. Yeşil tahvil, gelecekteki kamu gelirlerinin yatırımcılara aktarılması anlamına geliyor. Karma finansman ise çoğu durumda kamu kaynaklarının özel yatırımcının riskini azaltmak için kullanılmasına dayanıyor.

Zarar kamusallaştırılıyor, getiri özelleştiriliyor.

İklim politikası finansallaşıyor

İklim finansmanının mevcut yönelimi, iklim krizini politik bir adalet sorunu olmaktan çıkarıp teknik bir yatırım açığına indiriyor. Sorun, dünyada yeterli kaynak bulunmaması değil. Sorun, kaynakların kimlerin elinde toplandığı ve hangi amaçlarla kullanıldığıdır.

Fosil yakıt şirketlerinin kârları, askerî harcamalar, vergi cennetlerinde tutulan servetler ve zenginlerin aşırı tüketimi tartışmanın merkezine alınmadığında, çözüm özel sermayeyi teşvik etmekte aranıyor.

Böylece iklim krizi sermaye için yeni birikim alanına dönüşüyor. Güneşten ormana, sudan karbon tutma kapasitesine kadar doğanın farklı parçaları ölçülüyor, fiyatlandırılıyor ve finansal varlık haline getiriliyor.

Bu sistem bazı projelerde emisyonları azaltabilir. Ancak enerji yoksulluğunu ortadan kaldıracağı, kadınların artan bakım yükünü azaltacağı, yerel toplulukların karar hakkını güvence altına alacağı söylenemez. Çünkü piyasanın ölçütü adalet değil, getiridir.

İklim borcu tersine çevrilmeli

İklim adaletine dayalı finansman, gelişmekte olan ülkelerin yeni borçlarla yükümlendirilmesine dayanamaz. Tarihsel emisyonların büyük bölümünden sorumlu olan ülkelerin ve çok uluslu şirketlerin sağlayacağı kaynaklar yardım ya da yatırım değil, ekolojik bir borcun kısmi karşılığı olarak görülmelidir.

İklim finansmanını hibe biçiminde sağlanmalıdır. Uyum, kayıp ve zarar, sağlık, gıda güvenliği, su, barınma ve afetlere hazırlık gibi alanlar kredi konusu yapılmamalıdır.

Sürdürülemez kamu borçları silinmelidir. Fosil yakıt şirketlerinin olağanüstü kârları ve yüksek servetler küresel ölçekte vergilendirilmeli; bu kaynaklar demokratik biçimde yönetilen kamusal iklim fonlarına aktarılmalıdır.

İklim adaleti yalnızca daha çok para bulunması değildir. Paranın nereden geldiği, kime verildiği, hangi koşullarla kullanıldığı ve kararların kimler tarafından alındığıdır.

Bugünkü iklim finansmanı sistemi ise krizin maliyetini, krizi en az yaratanların üzerine yüklüyor. Gelişmiş ülkeler tarihsel sorumluluklarının gereği olan kaynak aktarımını kredi olarak sunuyor; finans kuruluşları iklim felaketlerini yeni yatırım alanlarına çeviriyor; borçlu ülkeler ise hem selin, kuraklığın ve yangının hem de faizin faturasını ödüyor.

Bu nedenle asıl soru şudur:

İklim finansmanı krizi mi çözüyor, yoksa borçlandırma düzenini yeşile mi boyuyor?

Meraklısına not: Bu konuyla ilgili Apaçık Radyo Haftanın İklim Zirvesi Programında Prof. Erinç Yeldan’la yaptığımız söyleşiden daha fazla bilgi edinebilirsiniz.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.