Tali gündemlerin, suni gerilimlerin ve günlük siyasetin sığ tartışmalarıyla gölgelenmeye çalışılsa da Türkiye’nin önünde duran en hayati, en tarihsel ve en gerçek mesele, keskin viraja gelmiş bulunan Demokratik Toplum ve Barış Süreci’dir. Bundan ötürü konuyu işlemeyi sürdürüyoruz. Çünkü kırk yılı aşan çatışmalı dönemin sona ermesi ile yüz yılı aşan Kürt meselesinin çözüme kavuşma potansiyeli, ülkenin gelecek kaderi ile doğrudan ilişkilidir. Sürecin başarıyla sonuçlanması, sadece silahların susması ya da acıların dinmesi anlamına gelmeyecektir. Aynı zamanda asırlık yaraların sarılması ve yüzyıllık bir gecikmeyle de olsa dogmatik bir cumhuriyetten demokratik bir cumhuriyete geçişin kapısının aralanması demektir. Böylesi bir sonuç, herhangi bir kesimin değil; bu topraklarda yaşayan herkesin ortak kazancı olacaktır. Bunun ne anlama geldiğini defalarca yazdık. Bugün tekrar etmek yerine, meselenin tarihsel derinliğine bakmak ve geçmiş ile bugün arasındaki o çarpıcı çelişkiyi hatırlamak daha anlamlıdır.
İşin dikkat çekici yanı şudur: Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu dönüşüm, Cumhuriyet’in kuruluş momentiyle hem tezat hem de neredeyse simetrik bir ilişki içindedir… Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti yenilip Anadolu işgale uğradığında, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının attığı ilk adım; Anadolu’nun farklı halklarını ortak bir irade, ortak bir kader ve ortak bir vatan fikri etrafında birleştirmek oldu. Çünkü çok iyi biliniyordu ki iç cephe tahkim edilmeden ne bu kuşatma kırılabilir ne de yeni bir gelecek inşa edilebilirdi. Bu doğrultuda Kürt ileri gelenleriyle resmi ve gayriresmi birçok temas kuruldu. Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri yalnızca askeri değil, aynı zamanda siyasal bir ortaklık zeminini ifade ediyordu. Bu metinlerde, ortak vatan sınırları içinde kimlik haklarının tanınması ile yerinden yönetim anlayışıyla yönetsel süreçlere katılımın sağlanması açık bir biçimde yer alıyordu. Her ne kadar resmi tarih anlatısı bu gerçekleri uzun yıllar perdelemiş olsa da, hakikatler ortadan kaldırılamadı. Zaman içinde ortaya çıkan belgeler ve yapılan çalışmalar, bu çoğulcu kurucu iradenin varlığını tartışmasız biçimde ortaya koydu.Nitekim bu ruh, Birinci Meclis’in dokusuna da alenen sinmiştir. Meclis tutanaklarında Lazistan ve Kürdistan mebusları ifadelerinin kullanılması bir tereddüt konusu olmamıştır. 1921 Anayasası, ülke tarihinin en adem-i merkeziyetçi idari yapısını tarif etmiş; Mustafa Kemal’in 1922 İzmit konuşması ise Türk-Kürt ortaklığını bu toprakların vazgeçilmez bir unsuru olarak kayıt altına almıştır…
Ne var ki Cumhuriyet’in birinci yüzyılı bu kurucu çoğulculuk üzerinden değil; kısa bir süre sonra kabul edilen 1924 Anayasası’nın tekçi, katı merkeziyetçi ve inkârı esas alan anlayışı üzerine inşa edilmiştir. Bu kırılma yalnızca hukuki bir değişim değil; aynı zamanda toplumsal hafızayı derinden yaralayan bir yön değişikliğidir. Şark Islahat Planı’ndan Takrir-i Sükûn’a,İstiklal mahkemelerinden Diyarbakır Cezaevi’ne uzanan süreç; bu kırılmanın tarihsel sonuçları olarak karşımıza çıkmaktadır. Böylece iyi başlayan bir hikâye, tekçi aklın dar kalıplarında trajik bir rotaya sürüklenmiştir…
Bugün dönüp baktığımızda şu gerçekle yüzleşmek zorundayız: Bu tarih yalnızca yaşanmış değildir; aynı zamanda yeterince sorgulanmamıştır. Özellikle entelektüel çevrelerin önemli bir kısmının resmi ideolojinin kalıplarını sorgulamadan kabullenmesi, aydın sorumluluğuyla bağdaşmayan ciddi bir eksikliktir. Oysa gerçek bir aydın olmak, yalnızca anlamak değil; gerektiğinde risk alarak itiraz edebilmektir. Bu itirazı yükselten ve bedel ödeyenleri ayrı tutarak söylemek gerekir ki genel tablo, yüzleşme konusunda yeterince cesur değildir. Cumhuriyet’in birinci yüzyılını bu nedenle şöyle özetlemek mümkündür: İyi başlayan ama yanlış tercihlerle ağır bedellere yol açan trajik bir hikâye…
Bugüne geldiğimizde ise bunun tersine bir ihtimalle karşı karşıyayız: Kötü ilerleyen bir süreçten iyi bir sonuç çıkarma ihtimali. Son yirmi yıl, umutla başlayıp sert kırılmalarla sonlanan çözüm girişimlerinin yarattığı derin bir travmaya sahne oldu. Aynı siyasi iradenin birbirine zıt politikaları, toplumsal güveni ciddi biçimde sarstı. Bir yanda reform söylemleri ve açılım adımları, diğer yanda güvenlikçi politikalar, kayyum uygulamaları ve daralan siyasal alan… Bu çelişkili tablo, meselenin özünde derin bir güven problemi olduğunu açıkça ortaya koydu. Dolmabahçe Mutabakatı gibi tarihsel eşiklerden sonra devreye giren sert süreçler de bu güvensizliği kalıcı hale getirdi. Ancak gelinen noktada, sert yöntemlerle, içeride ve dışarıda, sürdürülebilir bir sonuca ulaşılamayacağı artık görülmüş durumdadır. Bu nedenle yeniden diyalog arayışı bir tercih değil, zorunluluktur.
Bugün gelinen virajda, 40 yıllık savaşı sona erdirecek ve asırlık meseleyi çözme potansiyeli taşıyan bir “kök yasa” ihtiyacı tartışmasızdır. Bu yasa, teknik bir düzenleme değil; yeni bir toplumsal sözleşmenin ruhunu taşımalıdır.Geçmişin hatalarını kabul etmek zaaf değil, erdemdir. Güncelin karmaşık sorunlarını çözmek için risk almak ise taviz değil, siyasal cesaretin ve hünerin göstergesidir. Yeniden altını çizmek gerekir ki kalıcı müzakere süreçleri, tarafların tamamını mutlu eden süreçler değildir. Aksine, herkesin bir miktar rahatsız olduğu ama daha büyük acıların önüne geçildiği süreçlerdir. Bu nedenle ortaya çıkacak bir sonuçtan kişisel tatminler ya da siyasi zaferler devşirmeye çalışmak yerine, acıların sona ermesini esas almak gerekir. Bu toprakların insanları, yüzyıllık acılara rağmen birlikte yaşama iradesini kaybetmemiştir. Bu, küçümsenebilecek bir şey değildir; aksine büyük bir tarihsel olgunluktur. Şimdi bu olgunluğu kalıcı bir barış ve demokratik bir düzen ile tahkim etme zamanıdır. Asıl mesele şudur: Yüz yıl önce kurucu çoğulculuğun yerine tekçi bir akıl tercih edildi. Bugün aynı hatayı tekrar mı edeceğiz, yoksa bu kez o yarım kalan hikâyeyi tamamlayacak mıyız?
Küresel ve bölgesel bazda politik konjonktür artık düz bir yolda ilerlemiyor. Türkiye’nin önünde de bir yön değişimi ve keskin bir viraj var.Keskin virajlarda frene basmak çoğu zaman aracı durdurmaz, savrulmayı büyütür… Hâl böyleyken hayati bir soru hâlâ yanıtını arıyor: Türkiye, bu virajda frene mi basacak, yoksa yön mü değiştirecek? Çünkü bu yanıt önümüzdeki yüzyılda tüm toplumun belki de tüm bölgenin kaderini etkileyecek.




