Türkiye yine duman altında. Yaz ayları artık deniz ve tatilden çok, alevlerin gölgesinde geçiyor. Her yangından sonra aynı tartışmalar yeniden başlıyor: Kaç uçak vardı? Müdahale neden gecikti? Kim sorumlu?
Türkiye’de orman yangınları hâlâ büyük ölçüde afet başlığı altında konuşuluyor. Oysa yaşadığımız şey bir afet değil, giderek normalleştirilen bir ekolojik çöküş. İklim krizi bu çöküşün en görünür yüzü. Arkasında ise çok daha eski ve çok daha tanıdık bir hikâye var: Doğanın sınırsız bir hammadde deposu olarak görülmesi.
Bilim insanları uzun zamandır Akdeniz Havzası’nın iklim değişikliğinden en fazla etkilenecek bölgelerden biri olduğunu söylüyor. Artan sıcaklıklar, uzayan kuraklık dönemleri, düşen toprak nemi ve şiddetlenen sıcak hava dalgaları yangın mevsimini uzatıyor, yangınların daha büyük alanlara yayılmasına neden oluyor. İklim değişikliği yangınların tek nedeni değil; ancak yangınların davranışını kökten değiştiren en önemli etkenlerden biri haline gelmiş durumda.
Ancak iklim krizine işaret etmek tek başına yeterli değildir. Aynı sıcaklıkları yaşayan her orman aynı şekilde yanmıyor. Asıl belirleyici olan, ekosistemlerin ne kadar sağlıklı olduğudur.
Türkiye’de ormanlar uzun yıllardır yalnızca yangınlarla değil; maden ruhsatları, taş ocakları, enerji yatırımları, otoyollar, turizm projeleri ve plansız yapılaşma baskısıyla parçalanıyor. Parçalanan ekosistemler biyolojik çeşitliliğini kaybediyor; su döngüsü bozuluyor; ormanlar yangınlara karşı daha savunmasız hale geliyor.
Ormanı yalnızca ağaçlardan ibaret görmek en büyük yanılgıdır. Orman, toprağın altındaki mantar ağlarından böceklere, kuşlardan memelilere, su kaynaklarından mikroorganizmalara kadar milyonlarca canlıyı birbirine bağlayan yaşayan bir bütündür. Yangın yalnızca ağaçları değil, bu yaşam ağını da yakıyor.
Son yıllarda yangın rejimi de değişti. Eskiden birkaç yüz hektarlık yangınlar büyük felaket olarak görülürken, bugün binlerce hektarlık yangınlar olağanlaşmaya başladı. Yangın sezonu ise birkaç haftadan aylar süren bir döneme dönüştü. Uzmanlar bunu “değişmiş yangın rejimi” olarak tanımlıyor. Biz ona “felaket kapitalizmi” de diyebiliriz.
Türkiye’nin orman yangını istatistikleri de bu dönüşümü gösteriyor. Son on yılda yangın sayıları artarken, en fazla yangının Muğla, İzmir ve Antalya’da görülmesi tesadüf değil. Buralar hem iklim krizinin en yoğun hissedildiği hem de turizm, enerji ve yapılaşma baskısının en yüksek olduğu bölgeler arasında yer alıyor.
Yangınlara ilişkin kamuoyu tartışmaları ise çoğu zaman söndürme kapasitesine sıkışıyor. Uçak sayısı elbette önemli; ancak yangın yönetimi yalnızca havadan su atmak değildir. Risk haritalarının hazırlanması, orman içi planlama ve düzenli temizlik, erken uyarı sistemleri, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, gönüllü ekiplerin eğitimi ve yangın öncesi ekolojik koruma en az müdahale kadar yaşamsaldır. Yangınla mücadele yazın değil, kışın başlar.
Bir başka kritik mesele de yangın sonrası dönemdir. Küller soğuduktan sonra başlayan mücadele çoğu zaman görünmez olur. Yanan toprağın yeniden canlanması onlarca hatta yüzlerce yıl alabilir. Bazı canlı türleri geri dönemeyebilir. Su havzaları zarar görür, erozyon hızlanır, karbon depolama kapasitesi azalır. Buna rağmen yangınların ardından kimi bölgelerde madencilik, turizm ya da enerji projelerinin yeniden gündeme gelmesi, doğanın bir ortak yaşam alanı değil ekonomik kaynak olarak görülmeye devam ettiğini gösteriyor. Oysa ormanlar yalnızca oksijen üreten yeşil alanlar değildir. Onlar suyun güvencesidir; toprağın hafızasıdır; milyonlarca canlının evidir; iklim krizine karşı en güçlü doğal savunma mekanizmalarından biridir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca bir orman politikası sorunu değildir. Bu aynı zamanda bir ekonomi politikası sorunudur. Sürekli büyümeyi, daha fazla tüketimi ve doğal varlıkların metalaştırılmasını esas alan kalkınma modeli, iklim krizini derinleştirirken ekosistemlerin direncini de ortadan kaldırıyor. Yangınlar bu modelin görünür hale geldiği anlardan biridir.
Bu nedenle çözüm de yalnızca daha fazla hava aracı satın almak olamaz. Fosil yakıtlardan çıkışı hızlandıran, biyolojik çeşitliliği koruyan, madencilik ve rant baskısını sınırlandıran, ormanları kamusal ve ekolojik bir anlayışla yöneten, yerel halkı karar süreçlerinin parçası yapan yeni bir yaklaşım gerekiyor. Çünkü iklim krizi aynı zamanda siyasal bir krizdir.
Bugün belki de en tehlikelisi şu: Alevlere alışıyoruz. Felaketin kendisinden önce, felaketle yaşamayı öğreniyoruz. Her yaz biraz daha fazla dumanı, biraz daha uzun yangın mevsimini, biraz daha büyük kaybı olağan kabul ediyoruz.
Oysa normal olan, ormanların yanması değil; onları koruyacak siyasal iradenin var olmasıdır. Yani Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla yangın uçağından önce başka bir siyasal cesaret. Fosil yakıt bağımlılığını sona erdirecek cesaret. Ormanları madenciliğe kapatacak cesaret. Enerji ve turizm politikalarını ekolojik sınırlar içinde yeniden kuracak cesaret. Yerel toplulukların bilgisini karar süreçlerinin merkezine koyacak cesaret.
Çünkü sorunumuz doğanın öfkesi değil. Sorunumuz doğanın sınırlarını tanımayan bir ekonomik ve siyasal düzen.
Ormanları kurtarmak istiyorsak, yalnızca alevlerle değil, o düzenle de mücadele etmek zorundayız.




