Gazeteci ve siyaset bilimci Aslı Aydıntaşbaş’ın The New York Times (NYT) gazetesinde yayımlanan makalesi, Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümü gibi Orta Doğu’nun en uzun soluklu çatışma hatlarından birinde yaşanan son gelişmeleri ve siyasal çözüm arayışlarını merceğe alıyor.
Aslı Aydıntaşbaş yazısında, çözüm süreci kapsamında Meclis’in attığı son adımları, silahlı yapıların siyasal hayata entegrasyonu deneyimini ve bu sürecin Gazze’den Lübnan’a kadar Orta Doğu’daki diğer kronik çatışmalara sunabileceği tarihsel dersleri analiz ediyor.
Bölgesel barışın, toplumsal adalet ve kapsayıcı siyaset zemininde inşa edilebileceği ihtimaline projeksiyon tutan makalenin Türkçe çevirisi şöyle:
Son on yılda ulusal güvenliği her şeyin üzerinde tutan bir ülke için bu oldukça dikkat çekici bir adım. Türkiye Parlamentosu, hükümetin bir dönemki en büyük rakibi olan PKK üyeleri için kısmi af sağlayan yasal düzenlemeyi kabul ederek Orta Doğu’nun en uzun süren isyanlarından birini sona erdirme kapısını araladı.
Yarım asra yakın bir süredir PKK, Kürt hakları ve özerklik talebiyle Türkiye devletine karşı bir mücadele yürüttü; bu çatışma Türkiye sınırlarını aşarak Irak, Suriye ve İran’a da sıçradı.
Yeni yasa, cezaevinde veya sürgünde bulunan binlerce savaşçı ve destekçinin sivil hayata dönmesi için bir yol haritası çiziyor.
Türkiye hükümeti buna açıkça bir “af” demeyecektir. Askeri güçler ile PKK arasındaki çatışmaların yarattığı on yılların acılarıyla yaralanmış bir ülkede bu kelime siyasi açıdan hâlâ oldukça hassas. Bu düzenleme kapsamlı bir demokratikleşme paketi de sayılmaz.
Ancak bu adım, Türkiye’nin uzun yıllardır toplumsal uzlaşıya en çok yaklaştığı anı temsil ediyor. Bir yıl süren müzakerelerin ardından PKK liderliği, Kürt haklarını artık silahlı mücadeleyle ileriye taşıyamayacağını kabul etmiş görünüyor.
Türkiye ise örtük bir biçimde Kürt sorununun yalnızca askeri yöntemlerle çözülemeyeceğini ve Kürtler arasında kökleri bulunan bir hareketin siyasi taleplerini dile getirebileceği yolların açılması gerektiğini kabullenmiş durumda.
“Silahlara karşı siyaset” esasına dayanan bu uzlaşı, Gazze’deki Hamas ve Lübnan’daki Şii siyasi ve askeri güç Hizbullah gibi militan gruplarla yaşanan diğer çözümsüz çatışmalara da uygulanabilecek dersler içeriyor.
Her durumun kendine özgü farkları var. Ancak temel ilke aynı: Kök salmış silahlı isyanlar bombalanarak yok edilemez. Silahsızlanma kademeli, koşullu, tarafların karşılıklı adımlar attığı ve siyasi bir nihai hedefin gözetildiği bir süreç olmalıdır.
Türkiye örneğinde bu aşamaya gelmek bir yıldan fazla süren müzakereleri gerektirdi.
Silahlı hareketler, düşmanları talep ettiği için kolay kolay silah bırakmaz. Birçoğu, silahlı mücadelenin artık siyasi hedeflerine hizmet edemeyeceğine kanaat getirdiğinde ve tabanlarının bu hedefleri takip edebileceği alternatif bir yol sunulduğunda bunu yapar.
Türkiye’deki süreci farklı kılan, kademeli yapısı ve devlet kurumlarının sürece dahil edilmesidir. PKK geçen yıl ilk olarak feshedilmeyi kabul etti ve Kuzey Irak’ta sembolik bir törenle silahlarını yaktı.
Türkiye şimdi pazarlığın kendi üzerine düşen kısmını yerine getirerek binlerce PKK üyesinin eve dönmesine imkan tanıyabilecek yasal korumaları oluşturdu. Sağlanan haklar, yetkililerin grubun silahsızlandığını doğrulamasına bağlı kılınırken yasa sıradan üyeler ile en ağır suçlardan sorumlu olanlar arasında bir ayrım gözetiyor.
Sıradan savaşçılar, tutuklu siyasetçiler ve siyasi sürgünler dönebilir ve sivil hayata entegre olabilir; birçoğu hakkındaki takibat ise 5 ila 10 yıl süreyle askıya alınacak ve bu kişilerin silahlı faaliyetlerden uzak durması halinde süreç tamamen düşecek.
Bu erteleme, eski savaşçılara sivil hayata dönüş yolu açarken Türkiye’nin güvenlik bürokrasisine de şiddete geri dönülmemesi için bir güvence sağlıyor.
Üst düzey PKK yöneticileri şimdilik büyük ölçüde kapsam dışında tutuluyor; ancak Türk ve Kürt yetkililer, onların durumunun kademeli olarak ele alınmasının beklendiğini ifade ediyor.
Süreci bir parlamento komisyonu denetlerken Kürt haklarına ilişkin daha geniş meseleler ise siyasi tartışmalara bırakılıyor.
Bu tür anlaşmalar için zemini uygun hale getiren bir diğer etken de devlet dışı silahlı aktörlerin gücünün zayıflıyor olması. Gerilla savaşı geleneksel olarak gizlenmeye ve daha güçlü bir hasmı zamana yayarak yıpratmaya dayanıyordu.
Ancak artık durum böyle değil. İnsansız hava araçları, gözetleme teknolojileri ve yapay zeka destekli hassas silahlar bu avantajı eritti. Türkiye bu teknolojileri Suriye ve Irak’ta PKK’yi sınırlandırmak için kullandı; İsrail de Gazze ve Lübnan’da büyük bir yıkım ve sivil kayba yol açma pahasına Hamas ve Hizbullah’a karşı benzer yöntemlere başvurdu.
PKK’nin cezaevindeki kurucusu ve başmüzakerecisi Abdullah Öcalan, silahlı mücadelenin “miadını doldurduğunu” söyleyerek bu yeni gerçekliği kabul etti. Daha da önemlisi, silahsızlanmanın “demokratik siyasetin ve yasal bir çerçevenin tanınmasını” gerektirdiğini savundu.
Bu durum, devlet dışı aktörlerin her yerden birdenbire yok olacağı anlamına gelmiyor. Yemen’de İran destekli Husiler, silahlı grupların hâlâ büyük çalkantılara yol açabileceğini gösteriyor.
Türkiye’nin bu deneyimi henüz kesinleşmiş değil. Silahsızlanma, Türkiye’deki Kürt sorununun bittiği ya da Kürtlerin taleplerinin ortadan kalktığı anlamına gelmiyor.
Asıl test, geçmişte dağlık alanlardan yürütülen bölgesel özerklik gibi taleplerin bundan böyle Parlamento’da, belediyelerde ve sivil toplumda yürütülüp yürütülemeyeceği olacak.
Çözüm aynı zamanda Türkiye’nin otoriter lideri Recep Tayyip Erdoğan’ın meşru siyasete ne kadar alan açacağına da bağlı.
Hizbullah’ın silah bırakması için Lübnan’daki Şii nüfusun, bunun siyasi nüfuzlarından veya güvenliklerinden vazgeçmek anlamına gelmeyeceğine güven duyması gerekir. Lübnan devletinin Hizbullah’ın paralel askeri yapısının yerini alabilecek kadar güçlenmesi, gruba bağlı kitlenin ise güvenliğe ve taleplerini siyaset aracılığıyla aktarabileceği bir yola kavuşması gerekir.
Benzer şekilde Hamas’ın silahsızlanması, İsrail’in silahlardan kurtulmanın Filistinlilerin siyasi taleplerini ortadan kaldırmayacağını kabul etmesini gerektirir. Hamas Gazze’de bir orduya sahip olamaz; ancak kalıcı bir düzenleme Filistinlilere kendi kendilerini yönetebilmeleri için inandırıcı bir siyasi yol sunmalı ve silahlı mücadeleyi bırakanlara siyasetin silahların sağlayamadığı şeyleri getirebileceğine dair bir gerekçe vermelidir.
Bunu hayal etmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Bir gazeteci olarak geçmişte Türkiye’nin Kürt çatışmasını Güneydoğu’daki Diyarbakır’dan başkent Ankara’da ve Kuzey Irak dağlarında takip ettim. Çok fazla acıya tanık oldum; nihayetinde zafer kazanacaklarına inanan ama onlarca yıl süren bir savaşa hapsolan pek çok Türk lider ve Kürt aktivistle söyleşiler yaptım.
Yıllar boyunca Orta Doğu’daki hükümetler silahsızlanmayı öncelikle bir güvenlik meselesi olarak ele aldı: Bir milis gücü nasıl yok edilir ya da liderleri nasıl öldürülür? Bu yaklaşım ucu açık bir çatışma döngüsü getirdi. Türkiye ise farklı bir şey deniyor gibi görünüyor: Silahlı bir hareketin tamamen siyasi bir harekete dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğini test ediyor.
Sonuç hiçbir şekilde garanti değil ve tüm bunların kolay olduğunu iddia etmiyorum. Ancak çıkarılacak daha büyük ders üzerinde düşünmeye değer: Bir isyana karşı kazanılan gerçek zafer, her bir silahlı unsur yok edildiğinde değil; silahlı kişinin siyasetçi olmayı tercih ettiği an elde edilir.




