Bir imtiyazın sonu, üst aklın hezeyanı
Raşe Pütün 22 Ağustos 2026

Bir imtiyazın sonu, üst aklın hezeyanı

Bir imtiyazın sonu, üst aklın hezeyanı

 

Türkiye bugün yalnız bir iktidar mücadelesi değil, Cumhuriyet’in yüz yıllık güç haritasının değişimini yaşıyor.

AKP’nin çeyrek yüzyılını kesintisiz bir iktidar hikâyesi olarak okumak eksiktir. Erdoğan’ın 2005 Diyarbakır konuşmasından 2015’te çözüm sürecinin çöküşüne kadar; e-muhtıra, kapatma davası, askeri vesayetle hesaplaşma, Ergenekon-Balyoz ve Gezi birbirinden farklı krizlerdi. Ancak AKP tabanında aynı hafızada birleştiler: “Sandıkta kazanmak yetmiyor; bizi başka yollarla tasfiye etmek istiyorlar.”

AKP’ye sınır çizen eski vesayet düzeni zamanla tasfiye edildi. Böylece dindar-muhafazakâr siyaset yalnız kendi iktidarını kurmadı; uzun solukta devletleşti.

Bu tarih AKP’nin sonraki otoriterleşmesini ve hukuk ihlallerini mazur göstermez. Fakat bugünü yalnız “AKP zulmü” diye anlatmak da bu büyük toplumsal ve siyasal dönüşümü açıklamaya yetmez.

Gezi de bu hafızanın üzerine geldi. Başlangıcındaki demokratik itirazı ve polis şiddetini yok saymadan, hareket büyüdükçe Erdoğan karşıtlığının daha eski bir kültürel hesaplaşmayla birleştiğini görmek gerekir. “Takunyalı”, “göbeğini kaşıyan adam”, “cahil seçmen” dili, tepkinin bir bölümünün yalnız Erdoğan’a değil, onun temsil ettiği kesimlerin devlet merkezine yürüyüşüne de yöneldiğini gösteriyordu. Gezi böylece Erdoğan’ı zayıflatmaktan çok, tabanındaki “Yine bizi tasfiye etmek istiyorlar” hafızasını güçlendirdi.

Bugün bir zamanların küçümsenen taşralısı ve muhafazakârı artık yalnız seçmen değil; devletin, bürokrasinin, sermayenin ve siyasetin merkezinde. Eski Cumhuriyet elitinin kaybettiği de yalnız iktidar değildir. Kimin makbul yurttaş, kimin ülkeyi yönetmeye ehil olduğuna karar verme imtiyazıdır.

Kürt meselesi: değişen ikinci merkez

Cumhuriyet’in diğer büyük kırılması Kürt meselesidir. PKK’nin yarım yüzyıla yaklaşan silahlı tarihi ve Kürt siyasetinin inkâr, kapatmalar, tutuklamalar ve ağır bedellere rağmen kitlesel bir aktör olarak kalması, meselenin yalnız güvenlik politikalarıyla ortadan kaldırılamayacağını gösterdi.

Bugün devlet siyasal ve hukuki bir çözüm zemini arıyorsa bunu Erdoğan’ın geleceğine ya da günlük parti hesaplarına indirgemek, yüz yıllık meselenin ağırlığını ıskalamaktır.

Türkiye’nin büyük paradoksu burada. Dün devletin çevresindeki muhafazakâr siyaset devletleşirken, dün yalnız güvenlik başlığı altında görülen Kürt meselesi de siyasal çözümün merkezine geliyor. Eski merkez-çevre haritası iki taraftan birden değişiyor.

Yeni Parti’nin sınavı

Yeni Parti yenilenmek için kabuğunu kırmaya çalışıyor; fakat bir ayağı hâlâ Cumhuriyet’in eski korkularında. Hem Kürtlerle yeni bir demokratik dil kurup hem milliyetçi-ulusalcı hafızayı olduğu yerde tutmak, hem vesayeti reddedip hem onun kültürel reflekslerini taşımak mümkün değil.

Yeni bir kabuk, eski zihniyeti kendiliğinden değiştirmiyor.

Solun sınavı daha zor bir eşik

Sol için eşik daha zor. Çünkü Türkiye’nin değiştiğini kabul etmek başka, bu değişimin kendi ezberlerini de geçersiz kıldığını kabul etmek çok daha zor.

Sosyolojik sorun tam da burada. Devletin üniformalı ve vesayetçi yüzü karşısında susan kimi Türk solu ve aydını, devletin muhafazakâr-dindar sivil yüzüyle karşılaşınca “bu ülke böyle zulüm görmedi” diyebiliyor. Bu, zulmün tarihini iktidarın kimliğine göre yeniden başlatmaktır. Bu politik olarak tartışılabilir ancak sosyolojik olarak ise darbeleri, cezaevlerini, faili meçhulleri, köy boşaltmaları, yasakları ve Türkiye’nin uzun devlet şiddeti hafızasını silmektir.

Tam da bu nedenle Cumhuriyet’in devletçi reflekslerini ilericilik, topluma yukarıdan bakmayı aydınlanma sayan, muhafazakârı gericiliğin toplumsal tabanı, Kürt’ü ancak kendi siyasal sözlüğüne uyduğu ölçüde müttefik gören bir solun önce kendi tarihsel bagajıyla hesaplaşması gerekiyor.

Çünkü Türk solunun bir bölümünün “ilerici devlet” olarak hatırladığı Cumhuriyet ile Kürtlerin yaşadığı Cumhuriyet aynı tarihsel deneyim değildir. Kürt hafızasında devlet modernleşmenin yanında inkârın, asimilasyonun ve zorun da taşıyıcısıdır. Bu iki hafıza birbirini duymadan ortak demokratik bir dil kurulamaz.

Solun önünde duran soru sadece “Türkiye’yi nasıl değiştireceğiz?” sorusu değil. Daha zor olan soru “Kendimiz değişmeden, değişen Türkiye’yi nasıl anlayacağız?

Muhafazakârı küçümsemeden anlamak, Kürt’e siyasal akıl vermek yerine onu eşit özne kabul etmek, devleti kutsallaştırmadan kamuculuğu savunmak ve laikliği kültürel üstünlüğün değil özgürlüğün dili haline getirmek bu değişimin başlangıcı olabilir.

Aksi halde solun önündeki tehlike, Türkiye’yi değiştirmek adına yola çıkıp, kaybedilmiş eski Cumhuriyet’i daha sol bir dille restore etmeye çalışmaktır.

Üst aklın hezeyanı

Aynı muhasebe, elit Cumhuriyet’in tek tipçi ve vesayetçi dilini hâlâ “aydınlanma” sanan kimi medya ve yazar çevreleri için de geçerli. Kendilerini toplumun üzerinde bir “üst akıl”, halkı ise eğitilmesi ve doğruya yöneltilmesi gereken bir kitle olarak gören bu zihnin değişen Türkiye’de karşılığı giderek azalıyor.

Çünkü Türkiye artık onların tarif ettiği Türkiye değil. Muhafazakâr devletin merkezinde; Kürt siyaseti inkâr edilemez bir siyasal özne; eski seçkinlerin ülkenin tek meşru sahibi olma ayrıcalığı ise çözülüyor.

Bu nedenle Erdoğan’a duyulan öfkeyi Türkiye tarihinin yerine koymak değil, Erdoğan’ı ve AKP’yi mümkün kılan Türkiye’yi anlamak gerekiyor. Kürt siyasetini yargılamadan önce de onu ortaya çıkaran tarih okunmalı.

Tasfiye edilmekten korkan siyaset, kendisini tasfiye etmeye çalışan düzeni tasfiye ederek devletleşti. Son çeyrek yüzyılın paradoksu budur.

Şimdi asıl soru, eski imtiyazlarını kaybedenlerin bu değişimi okuyup okuyamayacağıdır. Çünkü bu ülkenin yeni bir ‘üst akla’ değil, birbirini eşit gören yeni bir demokratik akla ihtiyacı var.

Aydın olmak toplumun üzerinde durmak değil; çağının hakikatini okuyabilmektir

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.