The Economist’in 17 Ağustos 2026 tarihli “Dünyanın en etkili ekonomisti tuhaf biçimde ikna edici değil” başlıklı yazısı, Daron Acemoğlu’nun 33 yıllık akademik birikimini tartışmaya açtı. Birkaç gün sonra Acemoğlu, dergide yayımlanan yanıtında yazının bilimsel bir eleştiriden çok, birbirinden kopuk iddiaları bir araya getirerek “güvenilmez bir akademisyen” imajı yaratmaya çalıştığını savundu. Acemoğlu’na göre 33 yıllık bir külliyata karşı ortaya konan en güçlü itiraz buysa, “tuhaf biçimde ikna edici olmayan” şey kendi çalışmaları değil, eleştirinin kendisiydi.
Tartışmanın asıl ilginç tarafı, burada başlıyor. Acemoğlu’nu anlamadan bu polemiği anlamak mümkün değildir. Acemoğlu yalnızca kurumlar üzerine çalışan bir iktisatçı değil. Onun asıl meselesi, ekonominin siyasetle, teknolojinin iktidarla, büyümenin ise toplumdaki güç dağılımıyla ilişkisini açıklamaktır. Dolayısıyla Acemoğlu’nun fikirleri bir araya getirildiğinde ortaya yalnızca bir kalkınma teorisi değil, aynı zamanda bir siyasal ekonomi görüşü de çıkıyor. The Economist yazısının- yazarının asıl rahatsız edici bulduğu şey tam olarak bu!
Acemoğlu’nun düşüncesinin merkezinde basit görünen ama sonuçları son derece büyük bir soru vardır: Neden bazı toplumlar zenginleşirken bazıları yoksul kalıyor? Klasik iktisat bu soruya sermaye, teknoloji, eğitim, coğrafya ya da insan sermayesi üzerinden cevaplar arıyor. Acemoğlu ise sorunun merkezine kurumları yerleştiriyor. Bir toplumda insanların mülk edinme, yatırım yapma, girişimcilik, eğitim alma ve siyasal kararları etkileme imkânları ne kadar geniştir? İktidar birkaç kişinin elinde mi toplanmıştır, yoksa geniş bir kesim ekonomik ve siyasal hayata katılabilir mi?
Buradan onun en bilinen ayrımına geliyoruz: Kapsayıcı kurumlar ve sömürücü kurumlar. Kapsayıcı kurumlar ekonomik fırsatları genişletirken, sömürücü kurumlar toplumun büyük bölümünün ürettiği değeri dar bir grubun elinde topluyor. Bu yaklaşım, “ülkeler neden zengin ya da fakir?” sorusunu “kim kazanıyor, kim kaybediyor ve kuralları kim belirliyor” sorusuna dönüştürüyor.
Fakat tam burada Acemoğlu’na yöneltilebilecek ciddi bir eleştiri var. Kurumlar gerçekten büyümenin nedeni mi, yoksa büyümenin sonucu mu? İyi kurumların zenginliği, zenginliğin de iyi kurumları beslemesi mümkün değil mi? Başka bir ifadeyle, “iyi kurumlar büyümeyi getirir, büyüme de iyi kurumları güçlendirir” şeklindeki açıklama fazla kolay bir döngüye dönüşebilir.
The Economist’in eleştirilerinin bir bölümü tam da bu noktaya temas ediyor. Kurumlar teorisinin bazı durumlarda fazla genel kaldığı ve farklı tarihsel deneyimleri açıklamakta zorlandığı iddiası ciddiye alınabilir. Çin örneği de bu açıdan önemlidir. Çin, klasik anlamda liberal- demokratik ve kapsayıcı kurumlara sahip olmadan olağanüstü ekonomik büyüme gerçekleştirdi.
Ancak bir teorinin bazı istisnalarla karşılaşması, teorinin tamamını çöpe atmaz. Asıl soru, istisnanın teoriyi değiştirmeyi mi, yoksa teorinin sınırlarını daha açık biçimde tanımlamayı mı gerektirdiğidir.
Acemoğlu’nun ikinci büyük katkısı burada ortaya çıkıyor. Bugünkü ekonomik kurumların geçmişten bağımsız olmadığını savunuyor. Sömürgecilik döneminde oluşturulan kurumların, sömürge yönetimleri sona erdikten sonra bile ülkelerin ekonomik ve siyasal gelişimini etkileyebileceğini gösteren çalışmaları, onun akademik şöhretinin önemli parçalarından biri oldu.
Bu yaklaşımın güçlü tarafı açık: Bugünün ekonomik sonuçlarını yalnızca bugünün politikalarıyla açıklamak mümkün değildir. Bir ülkenin devlet yapısı, mülkiyet ilişkileri, hukuk düzeni ve siyasal güç dağılımı, yüzyıllar önce oluşturulmuş kurumların mirasını taşıyabilir.
Fakat burada da metodolojik bir sorun ortaya çıkıyor. Tarihin etkisini ölçmek kolay değildir. Hangi kurumun hangi ekonomik sonucu doğurduğunu birbirinden ayırmak, tarihsel veriler eksik olduğunda daha da zorlaşır. Nitekim The Economist, Acemoğlu’nun 2001 tarihli sömürge kökenleri çalışmasındaki bazı ölüm oranı verilerinin eksik ve sorunlu olduğuna ilişkin eleştirileri gündeme taşıdı.
Böyle bir eleştiri elbette cevaplanmalıdır. Ama bir veri setindeki sorun ile bütün bir akademik külliyatın güvenilmez olduğu iddiası arasında çok büyük bir mesafe vardır. İyi bilimsel eleştiri bu mesafeyi kapatmaya çalışır; retorik ise atlar.
Acemoğlu’nun son yıllardaki düşüncesini yalnızca “kurumlar” üzerinden okumak artık yeterli değildir. Onun ikinci büyük sorusu şu: Teknolojik ilerleme kimin hayatını iyileştiriyor?
Bu soru, onu klasik teknoloji iyimserliğinden ayırıyor. İktisat tarihinde teknoloji çoğunlukla verimlilik artışıyla birlikte düşünülür. Yeni teknoloji üretimi artırır, maliyetleri düşürür, yeni sektörler yaratır ve uzun vadede refahı yükseltir. Acemoğlu ise bunun otomatik bir sonuç olmadığını söylüyor.
Teknolojinin yönü önemlidir. Bir şirket işçiyi daha verimli hale getiren bir teknoloji geliştirebilir. Aynı şirket, aynı kaynakları işçiyi tamamen ortadan kaldıracak bir otomasyona da yöneltebilir. İkisi de teknolojik ilerlemedir. Ama toplumsal sonuçları aynı değildir.
Bu nedenle Acemoğlu’nun teknoloji eleştirisi teknoloji karşıtlığı değildir. Tam tersine, teknolojinin hangi amaçlarla tasarlandığı ve kimlerin yararına kullanıldığıyla ilgilidir. Yapay zekâ tartışmasındaki “emek yanlısı yapay zeka” yaklaşımı da buradan geliyor. Acemoğlu, yapay zekânın insan emeğinin yerine geçmesini hedefleyen bir yarıştan ziyade, insanların yeteneklerini artıran ve daha fazla insanı üretkenliğe dahil eden teknolojilerin tercih edilmesi gerektiğini savunuyor.
Burada da yapay zekâ çağının en önemli sorularından biri ortaya çıkıyor: Yapay zekâ ne kadar güçlü olacak sorusundan önce, yapay zekâ kimin gücünü artıracak?
The Economist Acemoğlu’nu buradan da sıkıştırıyor. Acemoğlu, yapay zekânın kısa vadeli ekonomik etkileri konusunda teknoloji şirketlerinin ve teknoloji iyimserlerinin vaatlerine mesafeli.
Bu görüş elbette tartışılabilir. Yapay zekânın üretkenliği beklenenden çok daha hızlı artırması mümkündür. Yeni meslekler yaratması, maliyetleri düşürmesi ve insanların kapasitesini genişletmesi de mümkündür. Dolayısıyla Acemoğlu’nun bazı öngörülerinin zaman içinde tartışılır olması şaşırtıcı olmayacaktır.
Fakat bir ayrım yapmak gerekiyor. Bir ekonomistin gelecekteki teknoloji tahmini tartışılır, hatta yanlış çıkabilir. Bu, onun teknolojinin siyasal ekonomi üzerindeki etkilerine ilişkin bütün düşüncesini geçersiz kılmaz.
Acemoğlu’nun asıl uyarısı daha temel bir yerden. Teknolojik ilerleme kendiliğinden toplumsal ilerleme değildir. Bu, özellikle yapay zekâ çağında küçümsenecek bir fikir değildir. Bir teknolojinin toplumun toplam üretimini artırması ile bu artıştan toplumun geniş kesimlerinin yararlanması aynı şey değildir.
Acemoğlu’nun siyasal düşüncesi de ekonomi teorisinin doğal devamıdır. Eğer kurumlar ekonomik sonuçları belirliyorsa, kurumların nasıl oluştuğunu açıklamak zorundasınız. Kurumları kim oluşturuyor? İktidarı kim kullanıyor? Toplumdaki farklı gruplar ekonomik ve siyasal kaynaklar üzerinde ne kadar söz sahibi?
Bu sorular bizi doğrudan demokrasiye götürüyor.
Acemoğlu’nun yeni kitabı Liberal Demokrasiye Ne Oldu? ile birlikte tartışmayı daha açık biçimde liberal demokrasinin geleceğine taşıması bu nedenle tesadüf değil. Kitabın temel meselesi yalnızca yapay zekâ değil; liberal demokrasinin geçmişteki başarısının nedenleri, bugün yaşadığı kriz ve liberalizmi yeniden canlandırabilecek yeni bir siyasal yaklaşım.
Acemoğlu burada “işçi sınıfı liberalizmi” olarak ifade ettiği, daha geniş bir refah ve siyasal katılım anlayışını savunuyor. Onun yaklaşımında liberal demokrasinin yeniden güçlenmesi yalnızca seçim kurumlarının korunmasına değil, geniş toplum kesimlerinin ekonomik sistemden gerçek anlamda pay almasına da bağlı.
Acemoğlu’nun ekonomi anlayışıyla siyaset anlayışı tamamen birleşiyor. Eşitsizlik yalnızca ekonomik bir sorun değildir. Aşırı ekonomik eşitsizlik, siyasal gücün de belli ellerde toplanmasına yol açabilir. Siyasal güç yoğunlaştıkça kurumlar daha az kapsayıcı hale gelebilir. Kurumlar bozuldukça ekonomik fırsatlar daralabilir. Sonunda ekonomiyle demokrasi birbirini aşağı doğru çekmeye başlayabilir.
Acemoğlu’nun Türkiye’ye ilişkin düşüncelerinde Kürt meselesi de ekonomi ve demokrasi tartışmasından bağımsız değil. Onun yaklaşımını kendi kurumlar teorisi üzerinden okuduğumuzda mesele yalnızca etnik kimlik ya da güvenlik sorunu olarak görülemez. Bir toplumun farklı kimliklere sahip yurttaşlarının siyasal, ekonomik ve kültürel hayata ne ölçüde eşit biçimde katılabildiği, kurumların ne kadar kapsayıcı olduğunun da göstergesidir. Bu açıdan Kürtlerin dil, kültür, siyasal temsil ve eşit yurttaşlık talepleri, Acemoğlu’nun genel kurumlar anlayışının doğal olarak temas ettiği bir alandır.
Acemoğlu, Türkiye’nin 2000’li yılların başındaki Avrupa Birliği sürecini değerlendirirken demokratik kurumların güçlenmesi, yargının görece bağımsızlaşması, askerî vesayetin gerilemesi ve Kürtlerin kendi dillerini kullanabilmesine yönelik açılımları aynı demokratikleşme sürecinin parçaları olarak değerlendiriyordu. Ona göre bu dönemde kurumların güçlenmesi yalnızca siyasi özgürlükleri artırmadı; ekonomik sonuçlar da doğurdu. Türkiye daha yüksek büyüme, daha fazla yatırım, daha geniş bir ekonomik taban ve azalan eşitsizlik yaşadı.
2023 seçimleri sonrasında yaptığı değerlendirme ise meselenin başka bir boyutunu gösteriyordu. Acemoğlu, Türkiye’de milliyetçiliğin güçlendiğini ve iktidarın medya üzerindeki etkisini kullanarak muhalefeti Kürt ayrılıkçılarıyla işbirliği yapmakla suçlayan bir siyasi söylemi öne çıkardığını belirtti. Buradaki önemli nokta şu: Acemoğlu açısından kimlik siyaseti yalnızca kültürel bir mesele değildir; demokratik rekabetin niteliğini, siyasal kurumların işleyişini ve toplumdaki güven duygusunu da etkiler.
Bu bakımdan Kürt meselesi, Acemoğlu’nun düşüncesinin Türkiye açısından belki de en somut sınavlarından biridir. Eğer kapsayıcı kurumlar ekonomik ve siyasal gelişmenin temel koşullarından biriyse, toplumun önemli bir bölümünün kimliğini, dilini veya siyasal taleplerini sistematik biçimde dışlayan bir yapı ne kadar kapsayıcı olabilir? Soruyu tersinden de sormak mümkün: Bir ülkede Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl biçimde çözülmesi, yalnızca bir güvenlik probleminin ortadan kaldırılması değil, kurumların daha kapsayıcı hale gelmesi anlamına da gelmez mi?
Acemoğlu’nun bütün çalışmalarından çıkan daha geniş sonuç bu noktada önem kazanıyor. Devletin güçlü olması tek başına yeterli değildir; devletin gücünün hangi kurallar içinde kullanıldığı önemlidir. Güçlü devlet ile kapsayıcı devlet aynı şey değildir. Ekonomik büyüme ile adil paylaşım da aynı şey olmadığı gibi, seçim yapmak ile demokratik bir düzen kurmak da aynı şey değildir. Kürt meselesine bu çerçeveden bakıldığında, kalıcı çözümün yalnızca silahların susmasına değil, eşit yurttaşlığı güvence altına alan, hukukun üstünlüğünü sağlayan ve farklı kimliklerin siyasal sistem içinde kendilerini ifade edebilmesine imkân veren kurumlara bağlı olduğu sonucu çıkar.
Bu, Acemoğlu’nun düşüncesindeki en güçlü zincirlerden biridir.
Acemoğlu’nun düşüncesinde savaş da ekonomiden ve kurumlardan bağımsız bir mesele değildir. Ona göre savaşın maliyeti yalnızca yıkılan binalar, kaybedilen hayatlar ve harcanan kaynaklardan ibaret değil; savaşlar kurumları, siyasal dengeleri ve toplumların geleceğini de değiştiriyor. Nitekim çatışma dinamikleri üzerine yaptığı çalışmalarında, yanlış algılamaların, eksik bilginin ve karşılıklı güvensizliğin savaşların ortaya çıkmasında ve sürmesinde nasıl rol oynadığını inceliyor. Daha tarihsel çalışmalarında ise savaşların sosyal ve siyasal sonuçlarına, hatta faşizmin yükselişine kadar uzanan etkilerine bakıyor.
Bu bakış, Acemoğlu’nun genel düşüncesiyle de tutarlıdır. Ekonomik düzeni kurumlar belirliyorsa, savaş bu kurumları en sert biçimde sarsan olaylardan biridir. Savaş dönemlerinde devletin gücü genişler, kaynakların dağılımı değişir, toplumdaki farklı grupların siyasal ağırlığı yeniden şekillenir ve demokratik kurumlar ağır baskı altında kalabilir. Bu nedenle savaşın sona ermesi yalnızca silahların susması anlamına gelmez; savaş sonrasında nasıl bir siyasal ve ekonomik düzen kurulacağı da en az savaşın kendisi kadar önemlidir.
Acemoğlu’nun Ortadoğu konusunda yaptığı son değerlendirmeler de bu çerçeveye oturuyor. İsrail-Gazze savaşının hem İsrail hem de Gazze halkı üzerinde ağır bir bedel yarattığını, savaşın sona ermesi gerektiğini ve asıl zor sorunun savaş sonrasında yeniden nasıl bir düzen kurulacağı olduğunu söylüyor. Ukrayna, Ortadoğu ve Tayvan’ı da küresel ölçekte ciddi gerilim alanları olarak görüyor.
Acemoğlu’nun savaş konusundaki yaklaşımı da diğer fikirleriyle birleşiyor: Ekonomik refah, güçlü kurumlar ve demokrasi birbirinden kopuk meseleler değildir. Savaş bunların hepsini aynı anda bozabilir; barışın kalıcı olması ise yalnızca çatışmanın bitmesine değil, insanların güvenebileceği kurumların yeniden kurulmasına bağlıdır.
Acemoğlu’nu savunmak, onun her söylediğini kabul etmek anlamına gelmez. Tam tersine, önemli bir iktisatçıyı ciddiye almanın yolu onu eleştirmektir.
Acemoğlu’nun kurumlar teorisi bazen o kadar geniş bir açıklama çerçevesine dönüşüyor ki neredeyse her tarihsel sonucu açıklayabilecek hale geliyor. Bu, teorinin gücü kadar zayıflığı da olabilir. Her şeyi açıklayabilen bir çerçeve, bazı durumlarda yeterince sınanabilir bir çerçeve olmaktan çıkabilir.
Teknoloji konusunda ise siyasal güç ve eşitsizlik risklerini çok güçlü biçimde vurgularken, teknolojik yeniliğin yaratabileceği beklenmedik refah artışlarını zaman zaman yeterince hesaba katmadığı söylenebilir. Amerikan siyaseti konusundaki değerlendirmeleri de bazı eleştirmenlerin söylediği gibi zaman zaman normatif bir çerçeve içinde kalabilir.
Bunlar gerçek eleştirilerdir. Fakat gerçek eleştiri ile itibarsızlaştırma arasında fark vardır. Bunu edebiyattan ve siyasetten bilirim, bir yazarı ya da siyasetçiyi- akademisyeni eleştirmek yalnızca hak değil, aynı zamanda bir sorumluluktur. Özellikle söz konusu kişi, onlarca yıllık bir akademik birikime sahip ve kamuoyunda etkili bir isimse, eleştirinin çıtası daha da yükselmelidir. Eleştiri, karşı tarafın en zayıf cümlesini bulup onun üzerinden bütün düşüncesini mahkûm etmek değildir; en güçlü tezini ortaya koyup onunla hesaplaşmaktır. Bir akademisyenin otuz yıllık çalışmasından birkaç cümleyi seçip, bağlamından koparıp, bunları birbirine ekleyerek olumsuz bir portre oluşturmak gazetecilik ya da sosyal medya fenomenleri açısından etkileyici görünebilir; fakat bilimsel eleştiri açısından ikna edici olmayabilir.
Eleştiri ahlakının bir başka gereği de eleştirilen kişiye hakkını teslim etmektir. Bir düşünürün yanlışlarını göstermek için önce neden ciddiye alındığını açıklamak gerekir. Aksi halde eleştiri, hakikati arayan bir tartışma olmaktan çıkar, hüküm vermeye dönüşür. Üstelik anonim kaynakların arkasına saklanarak yapılan genellemeler, seçilmiş alıntılar ve bir kişinin farklı alanlardaki görüşlerini tek bir kusur anlatısında birleştirmek, eleştirinin gücünü artırmaz; tersine, eleştirinin niyetine ilişkin soru işaretlerini büyütür. İyi eleştiri, muhatabını küçültmeden kendi iddiasını büyütebilir. Çünkü gerçekten güçlü bir argümanın, karşısındaki kişinin itibarını zedelemeye ihtiyacı yoktur.
Birincisi, “Bu teorinin şu varsayımı yanlış” der. İkincisi, “Bu adam aslında ikna edici değil” der. Birincisi bilimdir. İkincisi gazetecilik olabilir. Ama bilimsel eleştiri kılığına girdiğinde sorun başlar.
Bu nedenle The Economist’in yazısının zamanlaması önemlidir. Acemoğlu’nun yeni kitabının yayımlandığı dönemde, onun akademik çalışmalarını, teknoloji görüşlerini ve siyasi fikirlerini aynı anda hedef alan bir yazının çıkması elbette dikkat çekicidir.
Acemoğlu da 21 Ağustos’ta yayımlanan yanıtında tam olarak bu noktaya dikkat çekiyor. Kitabının yalnızca bir bölümünün yapay zekâ ve demokrasiye ayrıldığını, buna rağmen The Economist’in kitabı esas olarak yapay zekâ tartışması üzerinden çerçevelediğini ve bunun kitabın ana mesajını gölgeleyen stratejik bir sunum olduğunu savundu.
Üstelik yazının eleştiri biçimi de tartışmalı. Anonim ekonomistler, seçilmiş örnekler ve Acemoğlu’na uzun zamandır eleştirel yaklaşan isimler üzerinden 33 yıllık bir akademik kariyer hakkında genel bir hüküm vermek, ciddi bir akademik değerlendirme için yeterli olmayabilir.
Bu, Acemoğlu’nun eleştirilemeyeceği anlamına gelmez. Tam tersine, Acemoğlu daha sert ve daha iyi eleştirilmelidir. Ama eleştiri, onun en güçlü makaleleriyle ve en güçlü argümanlarıyla hesaplaşmalıdır.
Meseleyi “Daron haklı mı, The Economist haklı mı?” ikiliğine sıkıştırmak da yanlıştır. Acemoğlu’nun bazı tezleri yanlış olabilir. Bazı verileri tartışmalı olabilir. Kurumlar teorisi bazı ülkeleri açıklamakta yetersiz kalabilir. Yapay zekânın etkilerini olduğundan daha karamsar değerlendirmiş olabilir. Bütün bunlar mümkündür.
Fakat bütün bunların tartışılabilmesi için önce onun gerçekten ne söylediğini anlamak gerekir.
Acemoğlu’nun bütün kariyerini bir araya getirdiğimizde ortaya çıkan düşünce oldukça nettir: Ekonomi siyasetten bağımsız değildir. Piyasalar, onları çevreleyen kurumların ürünüdür. Teknoloji, kendi başına tarafsız bir güç değildir; yönünü ekonomik ve siyasal teşvikler belirler. Büyüme, toplumun tamamına yayılmadığında siyasal düzeni de bozabilir. Aşırı güç yoğunlaşması hem ekonomik hem demokratik sorun yaratır.
En önemlisi, iyi bir toplum yalnızca daha fazla üreten değil, üretilen refahın ve karar alma gücünün daha geniş kesimlere dağıldığı toplumdur.
Bunların hepsine itiraz edilebilir. Ama bunlar ikna edici değil denilerek geçiştirilemeyecek kadar ciddi iddialardır.
O halde baştaki soruya dönelim: The Economist’in yazısı bir itibar suikastı mı? Acemoğlu’nun henüz açıklamadığı arka planın ne olduğunu bilmeden bunu kesin bir hüküm olarak söylemek doğru olmaz. Fakat yazının tonu, anonim kaynaklara dayanması, farklı alanlardaki eleştirileri tek bir olumsuz portrede birleştirmesi ve Acemoğlu’nun yeni kitabıyla aynı döneme denk gelmesi, bunun sıradan bir akademik eleştiri olmadığını düşündürecek kadar güçlü işaretler taşıyor.
Daha önemlisi, bu polemik bize Acemoğlu’nun neden hâlâ önemli olduğunu gösteriyor. Çünkü onun tartıştığı şey yalnızca büyüme oranları değil; iktidar, eşitsizlik, teknoloji, emek, kurumlar, demokrasi ve bütün bunların birbirleriyle nasıl bağlantılı olduğu.
The Economist ile Acemoğlu arasındaki gerçek ayrım burada yatıyor. Bir taraf teknolojik ilerlemenin ve piyasa ekonomisinin taşıdığı dinamizme daha fazla güveniyor. Diğer taraf ise bu dinamizmin kimlerin elinde yoğunlaştığına, kazancın kimlere gittiğine ve teknolojinin toplumsal düzeni nasıl değiştirdiğine daha fazla bakıyor.
Bu nedenle tartışma, aslında bir ekonomistin itibarından çok daha büyük. 21’inci yüzyılın ekonomisi nasıl olacak? Teknoloji insanı güçlendirecek mi, yoksa insanı teknolojinin maliyet kalemine mi dönüştürecek? Piyasalar demokrasiyi güçlendirecek mi, yoksa ekonomik güç siyasal gücü de satın alacak mı? Liberal demokrasi yeniden geniş bir toplumsal refah projesine dönüşebilecek mi? Temel soru da şu: Ekonomi kimin için çalışacak?
Acemoğlu’nun 33 yıllık çalışmasının asıl önemi, bütün bu sorulara kesin cevaplar vermesi değil; bu soruları aynı masaya oturtmasıdır.
Bu yüzden Acemoğlu’na yapılacak en iyi şey onu korumak değil, daha iyi eleştirmektir.
The Economist’in yazısı gerçekten güçlü bir eleştiri yapmak istiyorsa, bunu yapabilir. Ama bunun yolu, Acemoğlu’nu “tuhaf biçimde ikna edici değil” ilan etmekten değil, onun en güçlü argümanlarını alıp tek tek çürütmekten geçer.
Çünkü 33 yıllık bir akademik birikim karşısında gerçekten ikna edici olan şey itibar değil, kanıttır. Var mı kanıtınız!




