Üstün ırkın fındıkla imtihanı
Esra Çiftçi 26 Ağustos 2026

Üstün ırkın fındıkla imtihanı

Üstün ırkın fındıkla imtihanı

 

İnsanlık tarihinin çözemediği büyük meselelerden biri sonunda Zonguldak’ın Alaplı ilçesinde çözüldü: Fındığın milliyeti varmış. Üstelik mesele fındığın hangi toprakta yetiştiği de değilmiş onu dalından koparan elin sahibinin nereli olduğuymuş. Şırnak’tan gelmişse işler biraz karışıyormuş.
Şırnak’tan gelen Kürt mevsimlik tarım işçileri yüzlerce kilometre yol kat ediyor. Sabahın erken saatlerinde bahçeye giriyor, güneşin altında çalışıyor, fındığı topluyor, çuvallıyor, sırtlıyor. Buraya kadar herhangi bir sorun yok. Fındık itiraz etmiyor. Dal itiraz etmiyor. Toprak zaten kimin Kürt, kimin Türk olduğuyla hiç ilgilenmiyor.
Sorun bazı insanlarda başlıyor.

İnsan, doğanın henüz erişemediği birtakım üstün bilgilere sahip. Toprağın ayırmadığını ayırabiliyor, ağacın sormadığı kimliği sorabiliyor, fındığın önemsemediği memleketi mesele edebiliyor. Sonra bütün bunları yaparken kendisini “üstün” bile hissedebiliyor.

Irkçılık aslında büyük kolaylık. Normalde bir insanı tanımak zaman alır. Konuşmanız, dinlemeniz gerekir. Irkçının böyle zahmetleri yoktur.
“Nerelisin?”
“Şırnak.”
Bitti.
Dosya kapandı.

Artık karşısındaki insan hakkında her şeyi biliyor! Nasıl biri olduğunu, ne düşündüğünü, neye inandığını… İnsanlık boşuna psikolojiyle, sosyolojiyle uğraşıyor. Meğer insan karakterini anlamak için nüfus cüzdanındaki doğum yerine bakmak yeterliymiş.

Bu olağanüstü keşfin bilim dünyasında hala karşılık bulamamış olması gerçekten büyük talihsizlik!

Alaplı’daki saldırının gösterdiği başka bir tuhaflık daha var: Kürt işçinin emeğiyle herhangi bir problem yok. Fındığı toplaması makbul. Sıcağın altında çalışması makbul. Çuvalı sırtlaması makbul. Ücretini alıp memleketine dönmesi de muhtemelen makbul.

Belki önümüzdeki hasat döneminde işi daha sistematik hale getirmek gerekir. İşçiler bahçenin girişinde kimliklerini emanete bırakırlar. Sabah işçi olarak girer, akşam Kürt olarak çıkarlar. Böylece fındık hasadı sırasında memleketin bekası da tehlikeye girmemiş olur!

Saçma mı?
Elbette.

Irkçılığın kötü bir huyu var: Mantığını sonuna kadar takip ettiğinizde mutlaka saçmalığa varıyorsunuz.

Üstelik Alaplı’da kadınlar ve çocuklar da vardı. Özellikle çocuklar konusunda dikkatli olmak gerekiyor tabii! Biri annesinin eteğine tutunmuş olabilir, diğeri acıkmış, bir başkası eve ne zaman döneceğini soruyor olabilir ama belli olmaz. Neticede Şırnak’tan gelmişler!

İroninin bittiği yer de burasıdır.
Bir yetişkinin öfkesi bir çocuğu korkutacak noktaya ulaşmışsa ortada övünülecek bir güç yoktur. Bir anne çocuğunu sizden korumaya çalışıyorsa kazandığınız bir mücadele de yoktur. Bir çocuğun gözünde korkulacak insana dönüşmek, göğse takılacak bir madalya değil, başı önüne eğdirecek bir utançtır.

Irkçılığın sevdiği şeylerden biri de kalabalıktır. Tek başına insanın aklına belki düşünmek gelir. Kalabalıkta biri bağırır, öteki daha yüksek sesle bağırır. Ses yükseldikçe cesaret de artmış sanılır.
Böyle bir “mücadeleden” sonra insan eve nasıl döner merak ediyorum: Bir çocuğu korkuttum, bir kadını tedirgin ettim, gurbette çalışan bir işçiye bağırdım. Çok şükür bugün de memleketi kurtardım!
Bir de “üstünlük” meselesi var.

Ben senden üstünüm.
Neden?
Çünkü Türküm.
Peki bunun için ne yaptın?
Doğdum.
Özgeçmiş burada bitiyor.

İnsanın hiçbir emek vermeden sahip olduğu bir özelliği hayatının en büyük başarısı sayması ırkçılığın belki de en trajikomik tarafıdır. Kimse annesini, babasını, doğduğu şehri, ana dilini seçmiyor. Kürt doğmak bir başarı olmadığı gibi Türk doğmak da başarı değil. Doğum, insanın katıldığı bir yarışma değildir; dolayısıyla kazanana verilen bir madalya da yoktur ama ırkçı o görünmez madalyayı göğsüne takıp dolaşmayı sever.
Saldırıya uğrayanların yaşadığına gelince…
Ekmeğini kazanmak için evinden yüzlerce kilometre uzağa gitmişsin. Ağır koşullarda çalışıyorsun. Sonra birileri sana yalnızca kimliğin nedeniyle istenmediğini hissettiriyor. Kadınsan çocuğunu korumaya, çocuksan yetişkinlerin öfkesinin nedenini anlamaya çalışıyorsun.

O çocuk neyi hatırlayacak? Fındığı mı, bahçeyi mi, yoksa annesinin yüzündeki korkuyu mu?

Asıl utanç burada başlamalı.
Bir Kürt işçiyi korkuttun, maaşın artmadı. Bir kadına bağırdın, hayatın düzelmedi. Bir çocuğu tedirgin ettin, ülkenin hiçbir sorunu çözülmedi. Fındık da daha değerli olmadı.
Ne büyük zafer!

Irkçılığın en acınası tarafı da budur. İnsana kendisini büyük bir davanın neferi gibi hissettirirken onu küçücük bir önyargının içine hapseder.

Peki ya saldıranlar?
İnsan bir bahçeden çıkabilir, memleketine dönebilir, kötü bir günü geride bırakabilir ama insanın kendisinden gidebileceği bir yer yok.

Bütün o bağırış çağırış bittikten, kalabalık dağıldıktan, “cesaret” veren omuzlar ortadan kaybolduktan sonra geriye insanın kendisi kalır.

Bir de ayna.
Bak bakalım.
Karşında gerçekten “üstün” biri mi var?
Yoksa ekmeğinin peşindeki bir işçiye, bir kadına ve bir çocuğa karşı ancak kalabalık olunca cesaretlenen biri mi?

Fındık bile sizi ayırmadı. Toprak ayırmadı. Ağaç ayırmadı.
İnsan olmak yetiyordu aslında. “Üstün” olmaya kalkınca insanlık eksik kaldı.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.