Yaylalarda çocuklar, aileleriyle birlikte süregelen çobanlık geleneğinin bir parçası olarak büyüyordu. Modern hayatta çocukluk okul sıraları, planlı etkinlikler ve dijital teknolojilerle tanımlansa da, çoban çocukların yaşamı doğayla, hayvanlarla ve kuşaklar boyunca aktarılan bilgiyle iç içe şekilleniyordu.
Çocuk çobanlar, küçük yaşlardan itibaren hava koşullarını okumayı, hayvan davranışlarını gözlemlemeyi, zorlu arazilerde yön bulmayı ve doğanın döngülerini anlamayı öğreniyordu. Bu bilgi, yalnızca kitaplardan değil; günlük yaşamın içinde, deneyim ve gözlem yoluyla ediniliyordu.
Siirt’in Pervari ilçesine bağlı Katis Yaylası’nda bir Berivan. Beş yaşındayken sürüyle birlikte yaylaya çıkmaya başlamış.
“Çoban köpekleri olmadığı için sürünün kontrolünü erkek kardeşlerim ve babam ile paylaşıyordum.”
Berivan sadece sürü ile ilgilenmekle kalmıyor , günün erken saatlerinden itibaren günlük her türlü işe yardım ediyordu.
‘Yaylada hayat sabahın erken saatlerinde başlardı. İki kardeşim ve babamla birlikte sabah erkenden kalkar, yayladaki çadırlarımızdan köye inerdik. Bahçemizde ceviz, fıstık, elma, erik, vişne, kayısı, dut, nar, armut, üzüm ve incir ağaçları vardı. Ayrıca bahçemizde domates, biber, patlıcan ve salatalık yetiştirirdik. Topladıklarımızı yaylaya götürür, komşularımızla paylaşırdık.”
“Bizim keçi sürümüz vardı. Keçi gütmek koyun gütmekten daha zordur. Keçiler daha bağımsızdır ve sık sık sürüden ayrılmak isterler. Bu nedenle sürekli dikkatli olmak gerekirdi. Yoldan çıkan keçileri geri döndürmek için yanlarına taş atardık; amaç onların yönlerini değiştirmekti.”
“Bir gün keçiler ağaçların altında dinlenirken ben de onların arasında uyuyakalmışım. Babam beni bulamayınca endişelenmiş. Adımı uzun süre seslenmiş ama duymamışım. Ancak yanıma kadar geldiğinde uyandım.”
Babam epey bir sinirlenmişti. “Bir çoban her zaman uyanık olmalıdır. Tehlikelere karşı hazırlıklı olmalı ve sürünün güvenliğini sağlamalıdır.”
Aradan yıllar geçse de Berivan o anı farklı bir duyguyla hatırlıyordu:
“Şimdi düşündüğümde, sürünün içinde kendimi güvende hissettiğimi fark ediyorum. Sanki onların arasında, büyük ailesinin ortasındaki küçük bir oğlak gibiydim. Belki de bu yüzden derin bir uykuya dalmıştım.”
Berivan şimdi 25 yaşında. Yıllar sonra Berivan’ın anlattığı hikayenin izinde Katis yaylasına, çobanların hayatına tanıklık etmek için gidiyorum.
Orada Ferhat ve Nurhan ile tanışıyorum. Yayladan yaklaşık 1 km uzaklıktaki tepeye sürü ile birlikte çıkıyoruz. Beni, yaylayı tepeden seyredebileceğimiz en güzel manzaralı bir noktaya götüreceklerini söylüyorlar. Ferhat ve Nurhan sürünün önünde, ben ve arkadaşım, sürünün arkasında çıkışa başlıyoruz. Çıkış sırasında farklı sürülere rastlıyoruz . Çobanlarla uzaktan selamlaşıyoruz. Bir süre sonra Ferhat , bize sesleniyor . Sürünün bir bölümünün akşam karanlığında yoldan çıkıp, tel çitlerle ayrılmış bir alana girdiğini fark etmiş. “Geri dönün ve onları getirin. Biz sizi burada bekleyeceğiz” diyor.
Geri dönüyoruz. Yaklaşık 15-16 yaşlarında iki çobana rastlıyoruz. Onlar da kendi sürülerine ait olmayan koyunları tespit etmiş ve tel çitlere doğru bizimle geliyorlar. Bir sürüye ait olan koyunlar asla başka bir sürünün hayvanları ile karışmıyorlar. Bir süre sonra kendilerini diğerlerinden ayırıyorlar. Birkaç dakika içinde arka arkaya yüksek ve tiz sesler çıkararak koyunları çıkış yoluna sokmayı başarıyorlar. Biz de koyunları önümüze katarak sürünün geri kalanına yetişiyoruz. Ferhat’a görevimizi tamamlandığımızı uzaktan bir selamla bildiriyoruz.
Ferhat, 40 ve Nurhan 27 yaşlarında iki çoban. İkisi de Berivan gibi, Katis yaylasının çocukları.
Ferhat 15 yasında iken, baba mesleği olan çobanlığı yapmak istemediğine karar verip İstanbul’a gitmiş. Bulaşıkçılık, inşaat işçiliği ve daha bir çok vasıfsız işte çalıştıktan sonra, köye, çobanlığa geri dönmeye karar vermiş. “Her şeyi anlıyordum da para ile ne yapılacağını bilmiyordum, her şeye yeterince sahip olduğum gerçeğini çocukluktan öğrenmiştim bir kere. İstanbul’da hiç rahat edemedim.” Nurhan katılıyor konuşmaya “Bir gün babam, abimle bana koyunlarını sattığını söyledi. Artık çobanlık yapmak istemediğini, çok zorlandığını söyledi. Abim daha 15 yaşlarındaydı. Ertesi sabah abim evi terk etti. Bir kaç gün sonra haberini aldık. İstanbul’da imiş. Babama eğer koyunlarını geri almazsa eve dönmeyeceğini söyledi. Babam bir kaç gün sonra koyunları geri almak zorunda kaldı. Abim köye geri döndü ve babasından öğrendiği şekilde çobanlığa halen devam ediyor.”
Yaylada yaşam zordu. Çocukların erken yaşta sorumluluk alması, hayvanlarla ve doğayla sürekli mücadele içinde olması kolay değildi. Ama bu zorlukların içinde bir anlam vardı. Çocuk, yaptığı işin neden gerekli olduğunu biliyordu. Sürünün güvenliği, ailenin geçimi, toprağın ürün vermesi , hayvanların korunması ve komşularla paylaşım, hepsi birbirine bağlıydı. Hayat, soyut bir geçim mücadelesi değil, doğrudan yaşamanın ta kendisiydi.
Ve belki bu yüzden para kazanmak için verilen mücadele, bütün zorluğuna rağmen, onların çocuklukta öğrendiği hayat mücadelesinin yanında daha yoksul ve daha soyut kalabiliyordu.




