Demokratik Toplum ve Barış Süreci üzerine yazmaya devam ediyoruz. Çünkü süreç Türkiye’nin son yarım yüzyıllık tarihindeki en önemli siyasal aşamalardan birine ulaşmış bulunuyor. Sürecin silahsızlanma boyutunda artık finale yaklaşıldığı yönünde güçlü işaretler var. Bu önemli bir gelişmedir. Çünkü silahların devreden çıkması, yalnızca çatışmanın sona ermesi anlamına gelmez; aynı zamanda siyasetin, hukukun ve toplumun önüne yeni bir kapının açılması demektir.
Ancak bu noktada kuşkuları dağıtmayan bir durumla karşı karşıyayız. Silahsızlanma konusunda kritik bir mesafe alınırken, Kürt meselesinin demokratik ve kalıcı çözümüne ilişkin temel başlıklarda aynı ilerleme söz konusu değildir. Barışın askeri boyutu ilerlerken, siyasal ve hukuksal boyutunun yerinde sayması, sürecin en zayıf halkasını oluşturmaktadır.
Bunun temel nedeni yalnızca teknik eksiklikler değildir. Esas sorun, iktidarın otoriter yönetim anlayışını büyük ölçüde sürdürmesi ve hem iç hem dış siyasal konjonktüre göre süreci zamana yaymayı tercih eden muğlak yaklaşımıdır. Barış iklimi belirsizlik algısını sevmez. Belirsizlik, bu aşamada yönetilebilir görünse de uzun vadede güveni aşındıran önemli bir etken olarak görülmelidir. Bu bağlamda, eksik ve yetersiz yanlarına rağmen ‘Çerçeve Yasa’nın çıkarılmış olması önemli bir gelişmedir. Siyasal süreçlerin hukuki zemine kavuşması her zaman değerlidir. Ancak yasanın uygulanmasının Milli Güvenlik Kurulu’nun teyit ve tesciline bağlanması, hukuki güvenceyi güçlendirmekten çok yeni muğlaklıklar üretmektedir. Hukukun öngörülebilir olması gerekirken, sürecin kritik başlıklarının güvenlik bürokrasisinin değerlendirmesine bırakılması, doğal olarak soru işaretlerini büyütmektedir.
Belki de bu nedenle DEM Parti yöneticilerinin zaman zaman dikkat çektiği önemli bir olgu ortaya çıkmaktadır. Tarihi önemde bir sorunun çözümünde belirli bir aşamaya gelinmesine rağmen, toplumda, entelijansiyada ve demokratik kamuoyunda beklenen heyecan ve coşku oluşmamaktadır. Bunun nedeni toplumun barış istememesi değildir. Tam tersine toplum barışı istemektedir; ancak barışın gerçekten kurumsallaşacağına dair yeterli güven oluşamamaktadır.
Bu noktada sorumluluğun doğru yere konulması gerekir. Kürt siyasi hareketi açısından defalarca ifade edilen çözüm iradesine rağmen, devlet ve iktidar cenahının demokratikleşme yönünde gerekli normalleşme adımlarını atmaması, bu güven eksikliğinin temel nedenidir. Silahsızlanmanın diğer yüzü konumundaki siyasal ve hukuksal zemin hâlâ oluşturulmamıştır. Kamuoyunda taşınan kuşkular da çoğunlukla buradan beslenmektedir.
Siyaset boşluk kaldırmaz. Süreç de öyle… Atılmayan her adım, ertelenen her karar ve belirsiz bırakılan her başlık zamanla bir zayıf karına dönüşür. Sadece içeride değil, dışarıda da süreci sabote etmek isteyen çevreler tam da bu boşluklardan beslenir. Hiçbir komplo sağlam zeminde büyüyemez; komplolar daima belirsizliğin gölgesinde hayat bulur. Bugün yaşanan gelişmeler de bunu doğrulamaktadır. Son günlerde dolaşıma sokulan ve İmralı’daki görüşmelere ait olduğu iddia edilen sözde tutanaklara sıradan belgeler gibi yaklaşmak mümkün değildir. İmralı Heyeti’nin, Hareket Yönetimi’nin ve Sn. Öcalan’ın bu metinleri kesin bir dille reddetmesi ve bunları sürece dönük bir komplo olarak tanımlaması son derece dikkat çekicidir.
Burada hedef yalnızca kafa karıştırmak değildir. Hedef, Sayın Öcalan’ın süreçteki belirleyici rolünü tartışmalı hale getirmek; aynı zamanda uzun yıllardır inşa etmeye çalıştığı demokratik Türk-Kürt birlikteliği perspektifini toplum nezdinde aşındırmaktır.
Benzer şekilde son dönemde Zonguldak ve Düzce’de Kürt işçilere yönelik linç girişimleri, Amedspor maçında açılan ‘sarı torba’ provokasyonu ve Kürt futbol kulüplerinin karşılaştığı sistematik organizasyonlar da yalnızca adli vakalar olarak okunamaz. Politikayı biraz olsun takip eden herkes bu olayların ortak bir siyasal iklime yaslandığını görebilmektedir. Dolayısıyla mesele yalnızca saldırıları kınamak değildir.
Asıl soru şudur: Bu saldırılar neden tam da bugün yoğunlaşıyor? Eğer gerçekten Sayın Öcalan’ın süreçteki konumu hedef alınıyorsa, bunun cevabı hukuki statünün güçlendirilmesidir. Eğer hedef Türk-Kürt ortak geleceği ise, bunun cevabı ortak yaşamı güvence altına alacak yasal ve anayasal düzenlemelerin hızla hayata geçirilmesidir.
Bunun yerine olayları ‘münferit’ diyerek geçiştirmek, sorunu çözmez; aksine komploculara, provokatörlere cesaret verir. Sürecin toplumsal ayağını güçlendirecek adımların ertelenmemesi ya da belli kriterlere bağlanmaması oldukça hayatidir.
İmralı’nın farklı toplumsal kesimlere açılması, gazetecilerin özgür koşullarda röportaj yapabilmesi, hukukçuların, akademisyenlerin, siyasetçilerin ve kanaat önderlerinin oluşturulan müzakere zemini içerisinde Sn. Öcalan ile görüşebilmesi; yalnızca şeffaflığı artırmaz, aynı zamanda toplumdaki güven duygusunu da güçlendirir.
Barış yalnızca taraflar arasındaki görüşmelerle kurulmaz. Toplumun ikna olduğu ölçüde kalıcı hale gelir. Bugün yaşanan heyecan eksikliğinin temel nedenini buralarda aramak gerekir. Bu anlamda, sürecin yürütülme biçimini eleştirmek, sürecin karşısında durmak değildir. Tam tersine, onu daha sağlam zemine oturtma çabasıdır. Entelektüelin görevi de tam olarak budur. Aydın, iktidara yakın durarak değil; topluma yakın durarak tarihsel sorumluluğunu yerine getirir. Çünkü eleştirinin susturulduğu yerde yanlışlar büyür, yanlışların büyüdüğü yerde ise barış zayıflar.
Bugün demokrat, liberal, sosyalist, devrimci ve samimi muhafazakâr çevrelerin büyük bir bölümünde sürece yönelik ilkesel bir destek bulunmaktadır. Esas sorun destek değil, güvendir. Kimsenin silahların susmasına itirazı yoktur. Kimsenin demokratik siyasetin güçlenmesine karşı çıktığı söylenemez. Ancak yürütme yöntemi, müzakere dengeleri ve verilen sözlerin pratiğe dönüşmesi konusunda ciddi soru işaretleri bulunmaktadır. Bu kaygıların dile getirilmesi süreci zayıflatmaz; tam tersine güçlendirir. Nitekim sürecin ilk günlerinden itibaren önerilen yaklaşım da buydu. Muhataplara koşulsuz güvenmek yerine; toplumu harekete geçiren, eksikleri görünür kılan ve demokratik baskıyı artıran bir süreç takibi…
Bugün iktidarın oluşturamadığı güven ortamı nedeniyle dost çevrelerin, barış yanlılarının ve demokratik kamuoyunun koyduğu şerhler bu gözle değerlendirilmelidir. Üstelik Türkiye’de tartışma zemininin çoraklaşmasının başlıca sorumlusu da bugünkü iktidarın kendisidir. Barış Akademisyenleri haksız biçimde üniversitelerden ihraç edildi.
Binlerce insan KHK’lerle işsiz bırakıldı. Sürgünler, tutuklamalar ve ağır hak ihlalleri yaşandı. Bugüne kadar ne samimi bir özür geldi ne de bu insanların akademik yaşamlarına dönüşünü sağlayacak ciddi bir irade ortaya konuldu.
Hal böyleyken akademiden, entelijansiyadan ve kamuoyundan sorgusuz güven beklemek gerçekçi değildir. Bu nedenle tartışmaları bastırmaya çalışmak yerine, onları sürecin itici gücü olarak değerlendirmek gerekir. Eleştiri, barışın düşmanı değil sigortasıdır. Burada şu hususu da gözden kaçırmamak gerekir. İktidar, barış ile demokrasi gündemlerini birbirinden koparmaya çalışırken, aynı zamanda Kürt siyasi hareketi ile Türkiye’deki demokratik muhalefet arasında mesafe oluşturmayı hedeflemektedir. Oysa barış ile demokrasi birbirinin alternatifi değildir. Birinin olmadığı yerde diğeri de kalıcı olamaz. Bu nedenle geçmişte savaş siyasetinin en hararetli savunuculuğunu yapan kimi çevrelerin bugün aynı hızla ‘barış havarisi’ kesilmeleri ile, en zor zamanlarda Kürt halkının yanında durmuş demokrat çevrelerin dostça uyarılarını aynı kefeye koymak doğru bir yaklaşım olmaz.
Türkiye’de medyanın, akademinin, siyasetin ve demokratik kamusal alanın çoraklaşmasının başlıca sorumlusu bellidir. Bugün o sorumlunun barış sürecine yönelmiş olması, geçmişte yarattığı ağır demokratik tahribatın unutulmasını gerektirmez. Tam tersine, bu tahribatın onarılması barışın asli şartlarından biri olmalıdır. Sn. Öcalan’ın geçmiş süreçlerde sıkça dile getirdiği bir ifade bugün de güncelliğini koruyor: “Tartışmanın gücü çözümün gücüdür.”
Bu söz yalnızca müzakere masasına değil, demokratik siyasetin ve toplumsal yaşamın bütününe yapılmış güçlü bir çağrıdır.
Öte yandan, tartışma alanının daraltılması konusunda DEM Parti şahsında Kürt siyasi hareketine yöneltilen haksız baskılara da prim verilmemelidir. Türkiye’de neredeyse her çözüm ihtimali belirdiğinde bazı çevreler tartışmayı hemen ‘AKP’nin seçim hesabı’ ya da ‘Erdoğan’ın başkanlık planı’ eksenine çekerek Kürt siyasetini sürekli savunma pozisyonuna itmeye çalışmaktadır.
Oysa Kürt siyasi hareketinin kimseye hesap verme yükümlülüğü yoktur. Bugünkü otoriter rejimin kurulmasının sorumluları arasında olmadığı gibi, bu rejime karşı en ağır bedelleri ödeyen toplumsal dinamiklerin başında gelmektedir. Çözüm masasının devrildiği, ‘Çökertme Planı’nın devreye sokulduğu yıllarda kimlerin hangi bedelleri ödediği toplumun hafızasındadır.
Mücadele edenler müzakere etmeyi de bilir. Üstelik kendi mücadelelerinin belirlediği ilke ve ölçülerle. Bu nedenle Kürtlerin eşit yurttaşlık, anadil, yerel demokrasi ve kültürel haklar gibi tarihsel talepleri gündeme gelir gelmez ortaya atılan ‘AKP ile anayasa pazarlığı’ söylemi, gerçekte demokratik anayasa fikrini değil, darbe hukukunun devamını koruyan bir refleks haline dönüşmektedir.
Burada açık bir soru sormak gerekiyor: Kürtlerin eşit yurttaşlık talepleri hangi iktidar döneminde meşru hale gelecektir? Bugün iktidarda başka biri olsaydı aynı anayasal talepler daha mı meşru olacaktı? Daha birkaç gün önce, iktidara aday yeni muhalefet partisinin genel başkanının “Kürtçenin kullanılmasına evet ama anayasal güvenceye hayır” yaklaşımı bile Türkiye siyasetindeki zihinsel sınırların nerede durduğunu göstermektedir. 21.yüzyılda bir halkın dilini konuşmasına izin verilmesini demokrasi olarak sunmak, demokrasi değil; trajikomik bir acziyettir. Oysa Kürtler yalnızca kendileri için değil; Aleviler başta olmak üzere bugüne kadar anayasal eşitliğin dışında bırakılmış bütün toplumsal kesimler adına özgürlükçü, sivil ve kapsayıcı bir anayasa perspektifini savunmaktadır. Bu nedenle anayasa tartışmalarının ertelenmesi değil, tam tersine cesaretle yürütülmesi gerekir. Kim darbe anayasasının ruhunu korumak istiyorsa bunu açıkça söylemelidir. Demokratik toplum, açıklığın rejimidir.
Son olarak şu gerçek unutulmamalıdır: Müzakere süreci aynı zamanda demokratik siyasal alanın genişlemesi demektir. Kim bunun seçim sonuçlarına nasıl yansıyacağını merak ediyorsa, 7 Haziran seçimlerinin ortaya çıkardığı toplumsal ve siyasal tabloya yeniden bakmalıdır.
Barışın en büyük gücü özgür siyasettir. Özgür siyasetin en büyük gücü ise tartışabilen toplumdur. Barışı yalnızca silahların sustuğu bir döneme indirgemek, onu eksik okumaktır. Kalıcı barış, hukukun güven verdiği, demokrasinin genişlediği, eleştirinin cezalandırılmadığı ve farklı fikirlerin zenginlik olarak görüldüğü bir siyasal iklimde mümkündür.
Demokratik Toplum ve Barış Süreci tam da bu nedenle yalnızca silahsızlanmanın değil, demokratikleşmenin de adı olmak zorundadır. Aksi halde silahlar sussa bile kuşkular konuşmaya devam eder. O durumda barışın en büyük düşmanı, çatışma değil büyüyen kuşkular olur.




