Rövanşla geçen yüzyıl, barışla kurulacak cumhuriyet
Raşe Pütün 29 Ağustos 2026

Rövanşla geçen yüzyıl, barışla kurulacak cumhuriyet

Rövanşla geçen yüzyıl, barışla kurulacak cumhuriyet

 

Bir ismin etrafında kırk yıl boyunca büyüyen hüküm ile yüz yıllık Cumhuriyet’in kendi gölgesi bugün aynı soruda buluşuyor: Bütün bu ağır hafızaya rağmen, eşit yurttaşlar olarak ortak bir Cumhuriyet fikrinde buluşabilecek miyiz?

Abdullah Öcalan bu sorunun dışında değil, tam ortasında duran isimlerden biri.

Bir insan hakkında medya, siyaset ve devletin dili yıllar boyunca hükmünü vermişse, bir süre sonra onu tanıdığımızı sanırız. Oysa çoğu zaman bildiğimiz kişi değil, hakkında kurulmuş hükümdür.

Düşmanlaştırılmış, değersizleştirilmiş birini merak etmeyiz. Ne okuduğunu, ne düşündüğünü, düşüncesinin yıllar içinde nasıl değiştiğini, dünyayı nasıl yorumladığını öğrenme ihtiyacı da duymayız.

Öcalan konusunda Türkiye’nin uzun yıllar yaşadığı biraz da budur.

Öcalan hakkında çok şey söylendi; Öcalan çok az tanındı.

Onu tanımak için yalnız bugünkü sözlerine değil, onu ve Kürt hareketini ortaya çıkaran Türkiye’ye de bakmak gerekir. Çünkü hiçbir siyasal hareket boşlukta doğmaz.

Cumhuriyet’in ilk döneminden itibaren Kürt meselesi büyük ölçüde güvenlik ve merkezileşme üzerinden ele alındı. Şark Islahat Planı, zorunlu iskân ve sürgün politikaları, dil ve kimlik üzerindeki baskılar birbirinden kopuk hadiseler değildi. Mustafa Muğlalı vakasında 33 köylünün yargısız infazı, güvenlik gerekçesiyle hukukun nasıl askıya alınabildiğinin en ağır örneklerinden biri olarak hafızaya kazındı.

Kürt hareketinin ortaya çıkacağı toplumsal ve siyasal zemin bu tarihten bağımsız değildi.

Devlet politikalarının yanı sıra 1960’ların ve 70’lerin Türkiye solu, dünyadaki sömürgecilik karşıtı hareketler, ulusal kurtuluş mücadeleleri, yükselen Kürt kimlik bilinci ve bölgedeki Kürt hareketleri de yeni kuşağın düşünce dünyasını biçimlendirdi.

Öcalan bu çağın içinden çıktı.

1970’lerin dünyasında ulusal kurtuluş ve bağımsız devlet fikri güçlü bir siyasal ufuktu. Cezayir’den Vietnam’a kadar bağımsızlık mücadeleleri bir kuşağın siyasal sözlüğünü belirliyordu. Devrim, sosyalizm ve ulusal kurtuluş yalnız Kürt gençlerinin değil, dönemin geniş siyasal kuşaklarının ortak kavramlarıydı.

Öcalan’ın ilk siyasal düşüncesini tanımak için önce bu dünyayı bilmek gerekir.

Onu bugün hâlâ önemli bir siyasal figür yapan şey ise yalnız bu çağın içinden çıkmış olması değildir.

O çağın içinde kalmamış olmasıdır.

Soğuk Savaş sona erdi. Sovyetler Birliği dağıldı. Ulusal kurtuluş mücadelelerinin dünyası değişti. Devlet, egemenlik, kimlik ve yurttaşlık yeniden tartışılmaya başlandı. Yerel demokrasi, çoğulculuk, kadın özgürlüğü ve ekoloji yeni siyasal arayışların önemli kavramları haline geldi.

Ortadoğu da değişti.

Öcalan’ın düşünsel serüvenindeki dikkat çekici taraf, değişen dünyaya eski dünyanın kavramlarıyla bakmakta ısrar etmemesidir.

Türkiye’de Öcalan’ın en az tanınan taraflarından biri de budur.

Okuyan, tartışan, kavram üreten ve kendi düşüncesini yeniden kuran bir siyasal figürden söz ediyoruz. Üstelik bu düşünsel dönüşüm yalnız Kürt siyasetinin kendi çevresinde konuşulan bir mesele de değildir.

Burada Türkiye entelijansiyasının tarihsel bir çelişkisi de var.

Türk entelijansiyası dünyanın hemen her siyasal hareketini merak etti. Latin Amerika devrimlerini, Vietnam’ı, Filistin’i, Avrupa’nın öğrenci hareketlerini, Sovyet sosyalizmini, Çin’i, Küba’yı okudu; liderlerini, teorisyenlerini, kırılmalarını tartıştı. Kendi ülkesinde yarım yüzyıla damgasını vuran Kürt hareketini ve onun kurucu aktörünün ne düşündüğünü ise aynı entelektüel merakla tanımaya çok daha az yanaştı.

Belki asıl tuhaflık burada.

Binlerce kilometre ötedeki bir siyasal hareketi tarihsel koşulları içinde okumayı entelektüel bir sorumluluk sayarken, yanı başımızdaki hareketi çoğu zaman medya, siyaset ve devletin çoktan hüküm vermiş dili içerisinden tanıdık.

Öcalan hakkında çok konuşuldu; fakat Öcalan’ın ne okuduğu, hangi düşünsel kaynaklardan etkilendiği, hangi kavramları neden terk ettiği ve yerine ne koyduğu çok daha az merak edildi.

Cambridge bunun çarpıcı karşı örneklerinden biri.

Cambridge Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde Abdullah Öcalan ve Kürt hareketi doğrudan akademik seminerlerin konusu oldu. Üniversitenin araştırma yayınlarında Rojava incelenirken Öcalan’ın demokratik konfederalizm düşüncesi; yerel ve katılımcı demokrasi, devlet sınırlarını aşan siyasal örgütlenme ve toplumsal dönüşüm bakımından tartışıldı. Cambridge University Press tarafından yayımlanan akademik çalışmalarda ise Öcalan’ın 1999 sonrasında Kürt hareketinde yarattığı ideolojik dönüşüm, demokratik konfederalizm, kadın özgürlüğü ve devlet dışı siyasal örgütlenme fikri araştırma konusu haline geldi.

Yani dünyanın önemli akademik merkezlerinden birinde Öcalan yalnız çatışmanın bir aktörü olarak değil, fikir üreten ve bir siyasal hareketin paradigmasını dönüştüren aktör olarak da inceleniyor.

Burada önemli bir ayrım var.

Akademinin Öcalan’ı incelemesi, Öcalan’a katılması değildir. Onu tanımaya değer bir siyasal ve düşünsel olgu olarak görmesidir.

Türkiye’deki tuhaflık da tam burada başlıyor.

Cambridge’de bir akademisyen Öcalan’ın devlet, demokrasi, kadın, ekoloji ve demokratik konfederalizm üzerine düşüncelerini araştırabilir; bu düşüncelerin Ortadoğu’da nasıl siyasal karşılık ürettiğini tartışabilir. Türkiye’de ise aynı isim, on yıllar boyunca hakkında medya, siyaset ve devlet tarafından kurulmuş hükmün dışına çıkarılmadan konuşulabilir.

Bu fark Öcalan’dan çok bizim siyasal kültürümüz hakkında bir şey söylüyor. Çünkü tanımadığınız bir düşünceyi eleştiremezsiniz de.

Öcalan’ın geçirdiği dönüşüm tam da bu nedenle önemlidir.

Bağımsız ulus-devlet hedefinden uzaklaşan, ulus-devletin kendisini sorgulayan; demokratik cumhuriyet, demokratik toplum, yerel katılım, kadın özgürlüğü ve ekoloji üzerinden yeni bir siyasal çerçeve kuran bir Öcalan var.

Burada değişen yalnız mücadele yöntemi değildir. Devlet fikrinin kendisidir.

1970’lerin dünyasında kurtuluşun yolu devleti ele geçirmek ya da yeni bir devlet kurmak üzerinden düşünülüyordu. Öcalan’ın sonraki düşüncesinde ise siyasal özgürlük ile devlet sahibi olmak arasındaki bu zorunlu bağ kopuyor.

Kürtlerin özgürlüğünü yeni bir ulus-devlet kurmakta değil, mevcut sınırlar içinde eşit yurttaşlığı ve toplumun demokratik örgütlenme kapasitesini güçlendirmekte arayan başka bir paradigma ortaya çıkıyor.

Bu önemli.

Çünkü Kürt meselesinin yüz yıllık tarihinde devlet, uzun süre çözümün değil sorunun merkezindeki yapılardan biriydi. Kürt kimliğini tanımlayan, sınırlandıran, kimi dönemlerde inkâr eden de devletti; hangi kimliğin kamusal alanda ne kadar görünür olabileceğine karar veren de.

Öcalan’ın düşünsel dönüşümündeki esas kırılma, buna başka bir devlet talebiyle cevap vermemesinde yatıyor.

Devletin sahibini değiştirmek yerine, devlet ile toplum arasındaki ilişkiyi değiştirmeyi öneriyor.

Tam da burada Öcalan’ın yarım yüzyıllık siyasal serüveniyle Cumhuriyet’in yüz yıllık hikâyesi birbirine değiyor.

Çünkü Türkiye’nin demokrasi sorunu da hiçbir zaman yalnız devleti kimin yönettiği meselesi olmadı.

Cumhuriyet’in ilk çeyrek yüzyılı tek parti dönemiydi. Çok partili hayata geçildi; merkez sağ iktidarlar, darbeler, koalisyonlar, parti kapatmaları ve farklı siyasal kadrolar birbirini izledi.

İktidarlar değişti.

Devletin toplumla kurduğu bazı temel ilişkiler çok daha dirençli kaldı.

Üstelik otoriterlik Türkiye’de her zaman gericilik adına gelmedi. Kimi zaman ilericilik, çağdaşlaşma ve Cumhuriyet’i koruma adına da meşrulaştırıldı.

27 Mayıs bunun en öğretici örneklerinden biridir.

Seçilmiş bir iktidar askerî müdahaleyle tasfiye edildi. Yassıada yargılamaları ve idamlar geldi. Buna rağmen dönemin kimi elitleri darbeyi ilericilik üzerinden okuyabildi. 1961 Anayasası bazı temel hakların alanını genişletirken Millî Güvenlik Kurulu aracılığıyla askerî iradeye siyasal sistem içerisinde kurumsal bir alan da açtı.

Türkiye’nin demokrasi hafızasındaki büyük yanılgılardan biri burada oluştu: Devlet ilerici kabul edildiğinde vesayet de ilericiliğin aracı sayılabildi.

O nedenle Cumhuriyet’in demokrasi sorununu yalnız son 25 yılla açıklamak da, son 25 yılı önceki 75 yılın basit devamı saymak da eksiktir.

2002 sonrasında devletin geleneksel güç merkezleri değişti. Askerî vesayetin ağırlığı geriledi. Muhafazakâr kesimlerin devletle ilişkisi dönüştü. Eski güç merkezleri çözülürken yeni güç ilişkileri ortaya çıktı. Kürt meselesinde inkârdan müzakereye, müzakereden yeniden çatışmaya uzanan dönemler yaşandı.

Bugün aynı iktidarın çeyrek yüzyıla yaklaşan hâkimiyetinin biriktirdiği siyasal ağırlık anlaşılır. Ama bu ağırlık, önceki Türkiye’yi olduğundan daha demokratik hatırlamamıza yol açmamalı.

Mesele hangi 25 yılın, hangi 75 yıldan daha iyi ya da daha kötü olduğunu hesaplamak değil. Yüz yıllık Cumhuriyet tecrübesinden nasıl başka bir Cumhuriyet çıkaracağımızdır.

Öcalan’ın demokratik cumhuriyet fikrinin Türkiye açısından taşıdığı ağırlık da burada ortaya çıkıyor. Çünkü bu fikir yalnız “Kürtler ne elde edecek?” sorusuna cevap aramıyor.

Daha büyük bir soru soruyor: Nasıl bir Cumhuriyet’te birlikte yaşayacağız?

Bir iktidarın tahakkümünü başka bir iktidarın tahakkümüyle değiştirmemek.

Kürt’ün kimliğinden vazgeçmeden eşit yurttaş olduğu; Türk’ün de Kürt’ün eşitliğini kendi hakkından bir kayıp olarak görmediği bir Cumhuriyet kurmak.

Bunun adı demokratik cumhuriyet ise mesele artık yalnız Kürtlerin meselesi değildir. Türkiye’nin meselesidir.

Ve belki Öcalan’ın düşünsel dönüşümünün en önemli taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor.

Yarım yüzyıl önce devlet kurmayı özgürleşmenin yolu olarak gören bir siyasal hareketin kurucu aktörü, bugün özgürleşmeyi devlet sahibi olmakla özdeşleştirmeyen bir yere gelmiş durumda. Kendi kuruluş paradigmasını değiştirebilmiş.

O halde soru artık yalnız Öcalan’a sorulamaz. Devlete de sorulmalıdır.

Kürt hareketi yarım yüzyıl içinde dünyadaki değişimi okuyup kendi siyasal paradigmasını değiştirebiliyorsa, yüz yıllık Cumhuriyet kendi Kürt paradigmasını değiştirebilir mi?

Kürt’ü güvenlik meselesi olmaktan çıkarıp siyasal özne olarak tanıyabilir mi?

Farklı kimliklerin varlığını devletin zayıflaması değil, demokratik toplumun olağan hali olarak kabul edebilir mi?

Bugün artık bu sorunun yalnız teorik bir karşılığı da yok.

Kürt hareketinin dönüşümüne karşılık devlet de Çerçeve Yasa iradesiyle kendi paradigmasının değişebileceğini kabul eden yeni bir eşiğe geliyor.

Bugün önümüzde duran tarihsel imkân biraz da budur.

Devletin yurttaşıyla ilişkisi, hukukun niteliği, eşit yurttaşlık, kimliklerin tanınması ve demokratik katılım da bu dönüşümün siyasal ve hukuki karşılığını belirleyecek.

Bu yüzden barışı yalnız Kürt hareketinin ne yapacağı üzerinden konuşmak eksiktir.

Devlet ne yapacak?

Siyaset ne yapacak?

Toplum ne yapacak?

Ve belki en zoru:

Hafızamızla ne yapacağız? Çünkü bu ülkenin hafızası ağır.

Kürtlerin hafızasında inkâr, zorunlu göçler, boşaltılan köyler, faili meçhuller, cezaevleri, kayıplar ve uzun bir çatışmanın bıraktığı büyük acılar var.

Türklerin hafızasında da çatışmada kaybedilen çocuklar, cenazeler, korkular ve yıllarca güvenlik dili içerisinde kurulmuş başka bir acı hafızası var.

Bunlardan hangisinin daha büyük olduğunu tartışarak bir Cumhuriyet kurulamaz.

Acılar yarıştırıldığında hafıza hakikati aramanın aracı olmaktan çıkar, siyasetin mühimmatına dönüşür.

Tam burada hafıza ile rövanşı birbirinden ayırmak gerekiyor. Hafıza gereklidir. Ama hafıza ile rövanş aynı şey değildir.

Hafıza geçmişi unutmamaktır.

Rövanş ise geçmişin hesabını bugünün insanlarından sormaktır.

Türkiye’nin yüz yıllık siyasal tarihinde bu ikisini birbirine çok karıştırdık.

Bir dönem bir kesim devlete hâkim oldu, başka bir dönem diğer kesim. Devletin sahibi değiştikçe eski mağduriyetler yeni iktidarların meşruiyetine dönüştü.

Hesaplar kapatılmak istendi. Kapanmadı. Yalnızca rövanşın sahibi değişti.

Demokratik cumhuriyetin belki de en radikal tarafı burada başlayabilir: Devleti yeniden paylaşmak değil, devletin sahibi olma fikrinden vazgeçmek.

Çünkü demokratik bir devlette devlet bir kimliğin, bir sınıfın, bir ideolojinin ya da bir siyasal geleneğin mülkü değildir. Yurttaşların ortak hukuk düzenidir.

Bu nedenle bugün Türkiye’yi yalnız Erdoğan üzerinden düşünmek de eksik kalıyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan bir gün siyasetten çekilecek. Başka liderler gelecek. Başka partiler iktidar olacak. Bugünün büyük siyasal kavgalarının bir kısmı zamanla tarihin konusu haline gelecek.

Türkiye burada kalacak.

Kürtler de Türkler de burada yaşayacak.

Demokratik cumhuriyet meselesi Erdoğan ve Öcalan’dan daha uzun yaşayacak bir meseledir. Çünkü mesele, birlikte yaşayacak milyonların nasıl bir Cumhuriyet’te yaşayacağıdır.

Belki bu nedenle siyasal dilimizin gramerini de değiştirmemiz gerekiyor.

“Ama”, “lakin”, “fakat” diye başlayıp her defasında geçmişi geleceğin önüne koyan cümleler yerine “rağmen” ile biten cümleler kurabilmek.

Yaşananlara rağmen. Ölenlere rağmen. İnkâra rağmen. Çatışmaya rağmen. Güvensizliğe rağmen.

Birbirimiz hakkında biriktirdiğimiz ağır hafızaya rağmen.

Bu unutmak değildir. Geçmişin üzerini örtmek hiç değildir.

Hatırlayarak birlikte yaşayabilmektir.

Belki barışın en zor tarafı da budur.

Öcalan’ın bugünkü siyasal pozisyonunu bu nedenle yalnız silahların bırakılması meselesine indirgememek gerekir.

Asıl dikkat çekici olan, yarım yüzyıllık bir mücadelenin merkezindeki bir aktörün, kendi hareketinin doğduğu dünyanın değiştiğini görerek siyasal paradigmasını da değiştirebilmesidir.

1970’lerin Öcalan’ıyla bugünün Öcalan’ı arasında yalnız zaman yok. Bir düşünsel dönüşüm var. Bunu görmek geçmişi silmek değildir. Bugünü tanımaktır.

Ve bugün artık soru yalnız Öcalan’ın değişip değişmediği değildir. Daha büyük bir soru önümüzde duruyor:

Yarım yüzyıllık bir hareket kendi kuruluş paradigmasını değiştirebiliyorsa, yüz yıllık devlet bu yeni paradigmaya nasıl cevap verecek?

Belki Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının asıl meselesi budur. Eşit yurttaşlığın yalnız anayasal bir cümle değil, gündelik hayatın gerçeği olduğu bir Cumhuriyet.

Bunun için geçmişi değiştiremeyiz. Ama geçmişten ne çıkaracağımıza karar verebiliriz.

Yeni bir rövanş mı?

Yoksa ortak bir gelecek mi?

Yüz yıllık Cumhuriyet tarihiyle yarım yüzyıllık Kürt mücadelesinin bugün buluşabileceği yer belki de tam burasıdır:

Rövanş değil, ortaklık.

İnkâr değil, tanınma.

Tahakküm değil, eşitlik.

Geçmişi değiştiremeyiz. Geçmişe rağmen kuracağımız Cumhuriyet’i değiştirebiliriz.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.