“PKK silah bırakmayacak” diyenlerin cümlesi ilk bakışta karşı taraf hakkında yapılmış bir öngörü gibi görünür. Oysa bazen bir öngörü, öngörüyü yapanın kendi siyasal ve psikolojik sınırlarını da ele verir.
Çünkü “Onlar silah bırakmaz” cümlesinin gerisinde, farkında olunmadan başka bir cümle de bulunabilir: “Biz de onlarla başka türlü bir ilişki kurabileceğimize inanmıyoruz.”
İnsan bazen kendi korkusunu ve kendi imkânsızlık duygusunu karşısındakine yükler. Kendisinin mümkün görmediği değişimin karşı tarafta da mümkün olmadığına inanır. Böylece kendi durduğu yeri sorgulamak yerine karşı tarafın değişmeyeceğinden emin olur.
Psikoloji bize önemli bir şey söyler: İnsan yalnızca dışarıdaki gerçekten korunmaz; bazen kendi içinde kabul etmekte zorlandığı gerçekten de korunmaya çalışır. Bu yüzden yeni bir gerçeklik ortaya çıktığında ilk tepki her zaman onu anlamak değildir. Bazen inkâr etmek, küçümsemek ya da eski kalıpların içine geri yerleştirmektir.
Siyasal değişim dönemlerinde bu daha görünür hâle gelir.
Çünkü uzun çatışmalar yalnızca siyasi kurumlar üretmez; alışkanlıklar, kimlikler, korkular ve düşman imgeleri de üretir. On yıllarca karşısındakini yalnızca tehdit olarak tanımlamış bir zihinden, bir sabah uyandığında onu konuşulabilecek bir muhatap olarak görmesini bekleyemezsiniz.
Henri Tajfel’in sosyal kimlik çalışmalarının gösterdiği gibi, insanlar kendilerini yalnızca “biz kimiz?” sorusuyla değil, zaman zaman “onlar kim?” sorusuyla da tanımlar. Dolayısıyla yıllarca kurulmuş bir “biz ve onlar” düzeni çözülmeye başladığında yalnızca siyasi bir pozisyon değil, bazı insanların kendilerini tanımlama biçimi de sarsılır.
Barışın baskısı biraz da buradan gelir.
Çatışmanın dili kolaydır. Taraflar bellidir, sınırlar bellidir, düşman bellidir. Barış ise insanı belirsizlikle karşı karşıya bırakır. Dün tehdit dediğinizle bugün hangi hukuk içinde yaşayacağınızı düşünmek, eski ezberleri tekrar etmekten daha zordur.
Daniel Kahneman ve Amos Tversky’nin kayıptan kaçınma üzerine çalışmalarının anlattığı psikolojik eğilim de burada önemlidir: İnsanlar çoğu zaman sahip oldukları bir şeyi kaybetme ihtimaline, aynı ölçüde yeni bir şey kazanma ihtimalinden daha güçlü tepki verirler.
Siyasette de böyledir.
Yeni bir düzenin ne kazandıracağını düşünmeden önce, eski düzen içinde sahip olunan konumun kaybedileceği korkusu başlayabilir. Bu nedenle barış bazıları için yalnızca “çatışmanın sona ermesi” değildir. Alışılmış siyasi dilin, statünün, kimliğin ve hatta varlık gerekçesinin değişmesi anlamına gelebilir.
Süreci istemeyenlerin yarattığı psikolojik baskıyı biraz da burada aramak gerekir.
Çünkü süreç ilerledikçe yıllardır söylenen bazı cümlelerin yeniden düşünülmesi gerekecek. “Konuşulamaz” denilenle konuşulabilecek, “değişmez” denilen değişebilecek, “mümkün değil” denilen mümkün hâle gelebilecek.
Bu yalnızca karşı tarafın değişmesi değildir. Ona bakışınızın da değişmek zorunda kalmasıdır.
İnsan bir şeye baştan kesin olarak inanmışsa, yaşananları da çoğu zaman o inancına göre seçmeye başlar. “Bu örgüt silah bırakmaz” diyen kişi, düşüncesini doğrulayan her gelişmeyi büyütürken tersini gösteren gelişmeleri “taktik”, “aldatmaca” ya da “geçici” diye açıklayabilir. Leon Festinger’in bilişsel uyumsuzluk yaklaşımının işaret ettiği gerilim de budur: Gerçeklik yerleşmiş inancımızla çatıştığında, bazen inancımızı değiştirmek yerine gerçekliği yeniden yorumlarız.
Bu nedenle “PKK silah bırakmayacak” cümlesi yalnızca PKK hakkında kurulmuş bir cümle olmayabilir.
Bazen şunu da anlatır:
“Ben, silahların bırakıldığı bir Türkiye’de kendi siyasal yerimi henüz kuramıyorum.”
Barış süreçlerinin zihinsel eşiği tam burada başlar.
Barış, karşıdakinin değişeceğinden yüzde yüz emin olmak değildir. Onun değişme ihtimalini daha gerçekleşmeden imkânsız ilan etmemektir.
Çünkü insan mümkün olmadığına inandığı şeyi kendi siyasal dünyasında da mümkün kılamaz. “Onlar değişmez” hükmü yalnızca karşı tarafı olduğu yere sabitlemez; bu hükmü kuranı da bulunduğu yere sabitler.
İnanmadığımız şey, çoğu zaman olamayacağımız şeydir.
Bu yüzdendir ki barış süreci zahmetli ilerleyecek. Lakin ilerleyecek.
Ve belki süreç ilerledikçe en büyük dönüşüm yalnızca silahların bırakılması olmayacak. Elli yıldır birbirini çatışmanın diliyle tarif etmiş bir toplumun, karşısındakini başka bir dil içinde yeniden düşünmeyi öğrenmesi olacak.
Çünkü silahı bırakmak somut bir eylemdir.
Asıl zor olan, silahın yıllar içinde zihinde kurduğu düzeni bırakmaktır.




