İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi, ağustos ayına ilişkin İş Cinayetleri Raporu’nu yayımladı. Rapora göre ağustos ayında en az 226 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi. 2026 yılının ilk sekiz ayında ise en az 1509 işçi iş cinayetlerinde hayatını kaybetti.
İSİG’in 15 yıldır düzenli olarak hazırladığı raporlarda dikkat çeken bir gelişme de son dört ayda yaşandı. Meclisin verilerine göre ilk kez üst üste dört ay boyunca 200’ün üzerinde işçi ölümü kayıtlara geçti.
İş cinayetlerini ve Türkiye’deki iş güvenliği sorununu Kocaeli Üniversitesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Ömer Furkan Özdemir değerlendirdi.
“İş cinayetleri Türkiye’deki çalışma ilişkilerinden bağımsız düşünülemez”
Son dört ayda 200’ün üzerinde iş cinayetinin yaşanmasının Türkiye’deki çalışma koşullarına dikkat çektiğini belirten Özdemir, iş cinayetlerinin çalışma ilişkilerinden bağımsız değerlendirilemeyeceğini söyledi.
Özdemir, Türkiye’de işçilerin ölümüne çalışmaya zorlayan bir çalışma rejimi içerisinde bulunduğunu belirterek şöyle konuştu:
“Türkiye’de iş cinayetleri, aslında yaşanan iş cinayetleri Türkiye’deki çalışma ilişkilerinden, Türkiye’deki bu çalışma ilişkilerinin ortaya çıkardığı, deyim yerindeyse ölümüne çalışmaya zorlayan çalışma rejiminden bağımsız düşünülemez maalesef.”
İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine dikkat çeken Özdemir, iş cinayetlerinde en yüksek ölüm nedenleri arasında trafik ve servis kazaları, yüksekten düşme, ezilme ve göçüklerin bulunduğunu söyledi.
Özdemir, iş cinayetlerinin önlenebilir nedenlerden kaynaklandığını vurguladı: “Aslında her iş cinayeti önlenebilir nedenlerden kaynaklanıyor. İSİG Meclisi de her raporunda bunu bilhassa vurguluyor.”

“İş güvenliği işverenin insafına terk ediliyor”
İşverenlerin gerekli önlemleri almaması ya da yalnızca kâğıt üzerinde kalan, göstermelik önlemler alınmasının iş cinayetlerinin önemli nedenlerinden biri olduğunu belirten Özdemir, Türkiye’de çalışma yaşamında taşeronlaşmanın yaygınlaşmasına dikkat çekti.
Özdemir, taşeron çalışma biçiminin işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından yarattığı risklere ilişkin şunları söyledi: “Taşeron çalışma dediğimiz, asıl işveren-alt işveren ilişkisi çerçevesinde bu çalışma biçimlerinin yaygınlaşması, işçi sağlığı iş güvenliği meselesinin, işçilerin yaşamı pahasına maalesef işverenler ve patronlar tarafından bir maliyet kalemi olarak görülmesi.”
İş cinayetlerinin en fazla yaşandığı sektörler arasında inşaat, taşımacılık, tarım, madencilik ve hizmetlerin bulunduğuna dikkat çeken Özdemir, bu alanlarda taşeron sisteminin yaygınlığına vurgu yaptı. Özdemir, yalnızca işverenlerin değil, işyerlerini denetlemekle yükümlü kamu kurumlarının da sorumluluğu bulunduğunu belirtti: “Devletin denetleme yükümlülüğünü yerine getirmemesi ya da şöyle söyleyelim, en iyi ifade ile bu denetleme görevini göstermelik olarak dahi yapmaması maalesef.”
Devlet tarafından kanunla işyerlerini ve işverenleri denetlemekle görevlendirilen kamu kurumlarının sorumluluklarını yerine getirmemesi nedeniyle iş güvenliğinin işverenin insafına terk edildiğini belirten Özdemir, ortaya çıkan tablonun iş cinayetlerini artırdığını söyledi.
“Patronların kâr hırsı işçilerin yaşamlarını çalıyor”
Denetimsizlik ve işverenlerin kâr hırsının iş cinayetlerinin normalleştirilmesine yol açtığını ifade eden Özdemir, 8 Kasım 2025 tarihinde Kocaeli Dilovası’ndaki Ravive Kozmetik imalathanesinde meydana gelen, 3’ü çocuk olmak üzere 7 işçinin hayatını kaybettiği iş cinayetini örnek gösterdi.
Özdemir, yaşanan olayın daha doğru bir ifadeyle “işçi katliamı” olduğunu belirterek şöyle konuştu:
“Hal böyle olunca da patronların kâr hırsının işçilerin yaşamlarını çaldığı, maalesef iş cinayetlerinin adeta normalleştirilmeye çalışıldığı bir süreç yaşıyoruz Türkiye’de. Bunun aslında en çarpıcı örneğini, Dilovası’nda yaşanan bir parfüm üretim tesisinde yaşanan iş cinayetinde, daha doğru bir ifadeyle işçi katliamında gördük maalesef.”
Dilovası’ndaki olayın yaşandığı işyerinin kaçak olduğunu ve Çalışma Bakanlığına bağlı İş-Kur Müdürlüğünün hemen yakınında yıllarca faaliyet yürüttüğünü belirten Özdemir, denetim sorununa dikkat çekti: “Hatta olayın gerçekleştiği iş yeri, kaçak iş yeri, Çalışma Bakanlığına bağlı İş-Kur Müdürlüğünün en fazla 100 metre ilerisinde yıllarca faaliyet sürdürmüş bir iş yeriydi biliyorsunuz.”
“Kamu görevlileri sorumluluğu birbirine attı”
Özdemir, Dilovası’ndaki iş cinayetine ilişkin davanın duruşmalarında yaşananlara da dikkat çekti.
Denetim görevini yerine getirmeyen ve bu nedenle sorumluluğu bulunan kamu görevlilerinin ifadelerinin dikkat çekici olduğunu belirten Özdemir, davada sorumluluğun birbirine atılmaya çalışıldığını söyledi: “Katliamda sorumluluk sahibi olduğunu bildiğimiz, denetim görevini yerine getirmeyen ve bu bakımdan sorumluluğu bulunan kamu görevlilerinin ibretlik ifadelerini gördük maalesef. Suçu birbirlerine attıkları, hem kamu kurumlarının birbirlerini suçladığı hem de her kamu kurumundaki kamu kurumu yöneticilerinin suçu alt personele atmaya çalıştığı ifadelere tanık olduk.”
İş cinayetlerinin yüzde 97’si sendikasız işyerlerinde
İSİG’in ağustos ayına ilişkin raporunda iş cinayetlerinin yaşandığı işyerlerinin yüzde 97’sinin sendikasız olduğuna dikkat çeken Özdemir, Türkiye’de güvencesiz ve sendikasız çalışma koşullarının iş cinayetlerinin artmasında önemli etkenlerden biri olduğunu söyledi.
Sendikaların ve toplu pazarlık hakkının işçilerin çalışma koşullarının iyileştirilmesi açısından önemli bir güvence sağladığını belirten Özdemir şöyle konuştu:
“Sendikaların, sendika üyeliğinin, toplu pazarlık, toplu sözleşme hakkının işçinin hayatını önleme konusunda işçilere önemli bir güvence sağladığını, gerek Türkiye’deki gerek dünyadaki pek çok araştırmadan, araştırmanın sonuçlarından da biliyoruz.”
Özdemir, iş cinayetlerinin en fazla yaşandığı iş kollarında sendikalaşma oranlarının düşük olduğuna dikkat çekti.
Sendikal örgütlenmenin önündeki engellerin kaldırılması ve güvenceli bir çalışma yaşamının oluşturulması gerektiğini belirten Özdemir, işçilerin çalışma koşullarındaki risklere karşı daha güçlü itiraz geliştirebileceğini ifade etti:
“Sendikal ve örgütlenmenin önündeki yasakların kaldırıldığı, güvenceli bir çalışma yaşamının olduğu, işçilerin en önemli kolektif itiraz mekanizması olan grev hakkının her türlü güvenceyle sağlandığı, sendikalaşmanın önündeki engellerin kaldırıldığı bir çalışma yaşamında işçilerin iş yerlerindeki risklere karşı güçlü ve özgüvenli bir itiraz geliştirme olanaklarının da arttığını görüyoruz aslında.”
“İşçiler işsiz kalma korkusuyla çalışmak zorunda bırakılıyor”
İşçilerin çalışma koşullarına itiraz etmeleri durumunda işlerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldıklarını belirten Özdemir, işçilerin başka bir iş bulamama korkusuyla ağır ve güvencesiz koşullarda çalışmaya devam etmek zorunda kaldığını söyledi.
Özdemir şöyle konuştu: “İşlerini kaybetme korkusu yaşıyorlar ve kendilerine başka bir iş bulamayacakları korkusu yaşıyorlar. Düşük ücretle, güvencesiz olarak ve güvenliksiz bir şekilde çalışmaya zorlanıyorlar. Bu maalesef Türkiye’de son yıllarda hükümetin de bir politikası haline geldiğini görüyoruz.”
İş güvenliği denetiminin yetersizliğinin iş cinayetlerinin artmasına neden olduğunu belirten Özdemir, ülkeyi yönetenlerin sorumluluğuna da işaret etti.
“Denetimsizlik, kâr hırsı ve bunun karşısında işçileri koruyacak güvenli ve örgütlü bir çalışma yaşamının yokluğunda adeta ülkeyi yönetenler tarafından da iş cinayetlerinin bir fıtrat olarak tüm topluma normalleştirilmeye çalışıldığını görüyoruz.”
Trafik ve servis kazaları ilk sırada
İş cinayetlerinde trafik ve servis kazalarının ilk sırada yer almasını Türkiye’de normalleştirilen uzun çalışma saatleri ve ağır çalışma koşullarıyla ilişkilendiren Özdemir, özellikle işe giriş ve işten çıkış saatlerinde yaşanan servis kazalarına dikkat çekti.
İşyerlerine servis götüren araç sürücülerinin de yoğun çalışma temposu ve baskısı altında olduğunu belirten Özdemir, kazaların yalnızca sürücülerin dikkatsizliğiyle açıklanamayacağını söyledi.
Özdemir, çalışanların dinlenme hakkının gasp edilmesinin ve uzun çalışma saatlerinin trafik kazalarında önemli bir etken olduğunu belirtti: “Bu kazaların gerçekleştiği saatlere baktığımızda genel olarak işe giriş ve işten çıkış saatlerinde yoğunlaştığında, toplam bir trafik yoğunluğu içerisinde de tüm sürücülerin aslında işten çıkan ya da işe giren, dinlenme hakkının olmadığı koşullarda bu kazalara yol açtığını görebiliyoruz.”
Özdemir’e göre trafik ve servis kazalarının iş cinayetlerinde ilk sıralarda yer alması, Türkiye’deki çalışma düzeninin önemli bir sonucu. Uzun çalışma saatleri, yoğun iş temposu ve çalışanların yeterince dinlenememesi, işe gidiş ve dönüşlerde yaşanan kazaların riskini artırıyor.
Ağustosta 15 çocuk işçi hayatını kaybetti
Ağustos ayındaki iş cinayetlerinde dikkat çeken bir diğer başlık ise çocuk işçi ölümleri oldu. İSİG verilerine göre ağustos ayında 15 çocuk işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirdi.
Çocuk işçi ölümleriyle birlikte Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) bir kez daha gündeme geldi.
Dr. Ömer Furkan Özdemir, ağustos ayında hayatını kaybeden çocuk işçilerden ikisinin MESEM kapsamında çalıştırıldığını belirterek çocuk işçiliğinin tamamen yasaklanması gerektiğini söyledi:
“Bunlardan ikisi de MESEM adı altında, MESEM projesi kapsamında çalıştırılan çocuklarımızdı maalesef. Bunun önlenmesi için ne yapılabilir? Aslında hiç lafı uzatmamak, Türkiye’de maalesef bir çocuk işçiliği gerçeği var. Oysa çocuk işçiliği tamamen yasaklanmalı.”
“Çocuk işçiliği kâğıt üzerinde yasak”
Türkiye’nin çocuk işçiliğinin yasaklanması konusunda çeşitli yükümlülükleri bulunmasına rağmen bu yükümlülüklerin uygulamada kâğıt üzerinde kaldığını belirten Özdemir, mesleki eğitim ile çocuk işçiliği arasındaki sınırın ortadan kalktığını söyledi. MESEM uygulamasına dikkat çeken Özdemir, eğitim çağındaki çocukların işverenler tarafından ucuz iş gücü olarak kullanılmasının önüne geçilmesi gerektiğini belirtti: “Mesleki eğitim ile çocuk işçilik arasındaki ince çizginin artık tamamen ortadan kalktığı bir MESEM projesinden bahsediyoruz. Dolayısıyla okulda, eğitimde olması gereken çocukların mesleki eğitim adı altında işverenler tarafından ucuz iş gücü ve çocuk işçiliğin yaygınlaşması biçiminde kullanıldıklarını görüyoruz.”




