• Ana Sayfa
  • Gündem
  • Sarp Kuray, İlke TV’ye konuştu: ‘Kürt meselesi çözülmeden demokrasi çözülmez’

Sarp Kuray, İlke TV’ye konuştu: ‘Kürt meselesi çözülmeden demokrasi çözülmez’

68 kuşağının liderlerinden Sarp Kuray Türkiye’de yaşananları, Kürt meselesini ve çözüm önerilerini paylaştı. Kürt meselesi çözülmeden Türkiye’de demokrasi olamayacağını kaydeden Kuray “”Demokratik toplum’ kavramı da bu anlamda, demokratik açılımların yapılabilmesi için temelde duran en güçlü argümanlardan biridir” diye konuştu.

  • Yayınlanma: 24 Eylül 2026 11:29
  • Güncellenme: 24 Eylül 2026 11:36

Türkiye tarihine iz bırakan 68 kuşağının liderlerinden Sarp Kuray, devrimci geçmişini, Türkiye Sosyalist Hareketi’ni, Türkiye’nin bugününü, Kürt meselesini ve Kürt sorununun çözümüne ilişkin görüş ve önerilerini paylaştı.

İlke TV’den Şenay Kızmaz’a konuşan Kuray “Türkiye’deki demokrasi meselesinin en temel unsuru Kürt meselesidir; bu mesele çözülmeden Türkiye’de demokrasinin çözülmesi mümkün değildir” dedi.

Sarp Kuray Kimdir?

Kısaca izleyicilerimize kendinizi anlatır mısınız?

11 Ağustos 1945 doğumluyum. Babam 1934’te Mülkiye’yi bitirmiş, idareci bir insandı; önce kaymakamlık, sonra vali muavinliği, ardından valilik yaptı. Ben de onunla birlikte Anadolu’yu dolaşan, o illerdeki okullarda okuyan çocuklardan biriyim.
Doğduğum yeri (Bayavat) hatırlamıyorum. İlkokula Dikili’de başladım, Kastamonu ve Muğla’dan geçtim, ilkokulu Sivas’ta bitirdim. Ortaokula İzmir’de başladım, sonra Siirt’e tayin oldum ve orada ortaokulu okudum, ardından Mardin’e geçtim. Lise için Bursa’ya tayin edildik, orada liseyi bitirdim ve Harp Okulu’na gittim.
1966’da subay çıktım, 1970’te ordudan yaş kararıyla atıldım ve oradan Dev-Genç mücadelesine katıldım. 1971-76 arasında bütün devrimci arkadaşlarımla birlikte hapishane dönemi başladı.

Babamla birlikte çıktığım bu Anadolu turu bana ülkenin bütün zenginliklerini gösterdi. Mesela Siirt’e tayin olduğumda trende başka bir dil konuşulduğunu fark ettim; 11 yaşındaydım, Kürt olduklarını söylediler. Mardin’de Süryanileri tanıdım, Sivas’ta Alevilerden bahsedildiğini duydum. Türkiye’nin çeşitli yerlerini babamla dolaşmış olmak, halkı ve ülkenin zenginliklerini tanımam açısından bana muazzam bir birikim kazandırdı. Devrimciliğimizin temeli budur.

Devrimci mücadeleye girişinizde bu tanışıklığın, o kültür ve birikimin etkili olduğunu düşünüyorum.

Evet, elbette gençlik gerçeği de var bu oluşumda — Türkiye’de “in ile seyfiye” dediğimiz o tarihî arka kökün, ülkenin bunalımlı bir noktaya girdiği dönemde hareketlenmesi, yani tarihî bir arka plan var. Ama bizim coğrafyayı gezmiş olmamız, Anadolu damarını ve halkı yakından tanımış olmamız da bunun bir parçası. Diğer arkadaşlarımın çoğu da Anadolu damarından gelen çocuklardır; 68 kuşağı böyle devrimciliğe girdi. 64 senedir bu işin içindeyiz.

Kürt Hareketi ve Abdullah Öcalan’la tanışma

Kürt hareketiyle ve Öcalan’la nasıl tanıştınız? Kürt mücadelesine nasıl ilgi duydunuz, bu tanışıklık sizi nereye götürdü?

Kürt halkı açısından, 11 yaşında girdiğim o coğrafya bana zaten Kürt gerçeğini gösterdi, orada Arapça konuşanlar, Kürtçe konuşanlar, Mardin’de Süryanice konuşanlar vardı. Tarihini ilk başta tam bilmediğimiz bir halkın varlığını orada gördük ve arkadaşlıklar kurduk, misafirperverliklerini gördük. Kürtleri kendi yaşadıkları bölgede görmüş, evlerinde misafir olmuş bir altyapım var; bu yüzden ben Kürtleri baştan beri sevmiş, dost kabul etmiş bir insanım.
Abdullah Öcalan’la tanışmaya gelince: o sıralar “Apocular” diye bir hareketin varlığından haberdardım, içinde Kemal Pir, Haki Karer gibi genç bir grubun 1978’de bir köyde toplanıp parti kurmaya karar verdiğini duymuştum, ama kimseyi şahsen tanımıyordum.

O dönem Türkiye’de her gün sokak çatışmaları vardı, sahipsiz bombalar patlıyordu. Biz 12 Mart deneyiminden geçtiğimiz için bir askerî darbeye nasıl zemin hazırlandığını biliyorduk ve Türkiye’de böyle bir müdahalenin tezgâhlandığını anlamıştık. Arkadaşlarla toplanıp olası bir darbe karşısında ne yapacağımızı konuştuk: ya ülke çapında mahallelere kadar örgütlenmiş ciddi bir direniş olursa örgütü feshedip o direniş hattında yer alacaktık, ya da böyle bir direniş oluşmazsa kuvvetlerin belirli bir yere çekilmesi gerekecekti.

Biz ikinci ihtimale de hazırlandık. O dönem Basın-İş Sendikası Başkanı Burhan Şahin Filistin’e gidiyordu; ben de Arafat’a bir mektup yazıp, Türkiye’de bir darbe olursa ve geri çekilmek zorunda kalırsak onların mevzilerinde bize yer olup olmayacağını sordum. Olumlu bir cevap geldi. Bildiğiniz gibi beklediğimiz direniş gerçekleşmedi bunu ayrı bir konu olarak ele almak lazım, şimdi o tarafına fazla girmek istemiyorum. O zaman çekildik; Filistin Hareketi’nin hâkim olduğu Beyrut ve Bekaa Vadisi’ne yerleştik, oradaki kamplarda bulunduk.

İşte bu süreçte Abdullah Hoca’yla tanıştım. Meseleye son derece vâkıf ve dikkat çekici biriydi. Bazı yazılarını okumuştum; 68 hareketinin içinden geldiğini ve o hareketi kendine temel aldığını, Mahir’e ve Çayan’a sempati duyduğunu biliyordum. Gerçekten beklediğim gibi bir insan çıktı: meseleye son derece odaklanmış, misafirperver, “hep beraber yapma” ruhuyla konuşan biri. Sadece Kürt tarafını değil, bizim taraftaki birikimi de ciddiye alan bir insandı. İlk toplantıdan çok olumlu izlenimlerle ayrıldım. Bu, ilk tanışmamız böyle oldu ve o günden bu yana bize karşı hep saygılı ve sevgi dolu bir tutum sürdürdü.

Bir devrimcinin gözünden Kürt mücadelesi

Bir devrimci olarak Kürtlerin mücadelesini nasıl gördünüz?

Öcalan’ın bunu kendi formüle ettiği, ailesinden verdiği bir örnek var: annesi babasından, babası da annesinden şikâyetçi olup “beni bu adamdan/kadından kurtar” derdi. Bu, kültürünü ve varlığını kaybetmek üzere olan bir ortama müdahale etmekti; “biz bu mücadeleyle toplam varlığımızı ispat ettik” dedi. 40 yıl süren o kıran kırana mücadelede bunu temele koydu: “Bu, kaybolmak üzere olan varlığımızın ispatıdır” dedi ve meseleyi net bir şekilde bir varlık ispatı olarak gördü — “tarihî görevimizi tamamladık” dedi.

Bunun ötesinde, 1988’den itibaren yaptığı konuşmalarda Türkiye’ye ve birlikte yaşamaya yönelik açılımlar olduğunu biliyorum. 1999’da bir komployla yakalanıp ülkeye getirildikten sonra üç temel kitap yazdı: Bir Halkı Savunmak, Özgür İnsan Savunması, Kapitalist Uygarlık: Maskeli Tanrılar ve Örtük Krallar Çağı (Sümer rahip devletinden Cumhuriyet’e). Bu kitaplar, bugün izlenen politikanın hem tarihsel hem güncel temelini anlatıyor.

“Bin Yıllık Beraberlik” Tezi ve toplanma konakları

Birinci Toplanma Konağı: Vefai Tarikatı ve Osmanlı’nın Kuruluşu

Öcalan’ın “bin yıllık beraberlik” vurgusunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bütün bu birikimin içinde bana en çarpıcı gelen kavram, son dönemde kullandığı “bin yıllık beraberlik” ifadesi. Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluşundan öncesini de içine alan, günümüze kadar uzanan bir beraberlikten söz ediyor. Ben bunun derinleştirilmesi gerektiğini düşünüyorum.
Şahsen ben, İslam düşüncesinde bir aydınlanma damarı olduğunu kitaplarımda yazmış biriyim — Zenc İsyanı’ndan, Karmatiler’den, Hallac-ı Mansur’a, Babek’ten Bağdat’taki manüfaktür iktidarına kadar uzanan bir damar bu. Bizim Horasan’dan gelen köklerimiz ise önce Ahmet Yesevi mektebinden geçip Müslümanlığı kabul ederek Anadolu’ya girdi. Ben bu iki damarı ayrı ayrı incelemiştim ama aralarındaki bağlantıyı bir türlü kuramıyordum.

Bu noktada Amerika’da yaşayan akademisyen Ayfer Küçükaya ve arkadaşlarım Sait Çatalbaş ile Eren Soydemir bana bazı kitaplar getirdiler; oradan “Vefailik” konusu çıktı. 10. yüzyılda İslam coğrafyasından Mardin-Hakkâri üzerinden Anadolu’ya gelen bir Sufi tarikatı bu. İncelediğimizde burada muazzam bir sentez gördük: Türkmen damarından Dede Garkın, onun müritlerinden Baba İlyas (Baba Resul) ve Baba İshak derinliğinde büyük Babai ayaklanması var.

Yani hem İslam coğrafyasındaki aydınlanma birikimi (Alevi birikimi) hem Horasan’dan gelen birikim burada büyük bir sentez oluşturdu. Bence “bin yıllık beraberlik”in birinci toplanma konağını belirleyen budur: Kürtler ve Türkmenler burada sentezlenmiş, ocaklar kurulmuştur. Bugün Aleviliğin köklerinin gerçekten burada olduğunu düşünüyorum; sonradan Kürtler farklı yönlere ayrıldı, ama bu beraberlik doğru yorumlandığında bugüne de ışık tutabilir.

Babai ayaklanmasında önce Baba İlyas’la buluşmak için Sivas’a, sonra Amasya’ya çıkıyorlar; Amasya’ya vardıklarında Baba İlyas’ın öldürüldüğünü öğreniyorlar, sonra hep birlikte aşağı iniyorlar. Selçuklu zulmüne ve bozulan toprak düzenine karşı ayaklanan bu kitleler, Selçukluların yanında savaşan Frank askerleri karşısında yenilgiye uğrayıp Anadolu’nun her yanına dağılıyor — ve Osmanlı’nın kuruluşunun altyapısını hazırlıyorlar. Bugün o ocakların icazetnameleri ve muvafakatnameleri ortaya çıkıyor; Alevilerin yazılı bir tarihi olmadığı sanılırdı, artık bu birikim gün ışığına çıkıyor.

Vefai tarikatı, Osmanlı’nın kuruluşunda Şeyh Edebali’den Geyikli Baba’ya, Malatya ve Sinemilli aşiretlerine kadar bütün bu coğrafyaya yayılmış ve kuruluşun altyapısını oluşturmuştur. Yani birinci toplanma konağı tamamen Kürt-Türk kardeşliği üzerine kuruludur ve bunu belgeleyen de Vefai tarikatıdır. Eğer Fuat Köprülü’nün tezinden hareket edip — ki bu her zaman milliyetçiliğe zemin olmuştur öbür damarı göz ardı edersek, tarih doğru anlatılmamış olur.
Osmanlı’nın kuruluşundaki toprak düzeni de bununla bağlantılı: Öcalan’ın anlattığı komün meselesi burada devreye giriyor. Osmanlı’nın kuruluşu tamamen ilkel komüne, yani komünün belirlediği bir toprak düzenine dayanır mülkiyet yoktur, toprak Beytülmal’e (kamu hazinesine) bağlı, hür çiftçiler vardır, sipahi aralarındaki düzeni ayarlar ve dış tehditlere karşı toprağı korur. Bu kolektif mülkiyete dayalı düzen bozulduğunda, önce Şeyh Bedreddin, sonra Celâli isyanları bu eski düzeni yeniden kurmaya çalışmıştır. Bu komün gerçekliği anlaşılmadan ne Osmanlı’nın kuruluşu ne de bu isyanların dinamikleri anlaşılabilir. Bizde bu dönem sadece “feodal” diye geçiştirilmiştir; oysa o ilkel komün birikiminin tarihteki rolünün iyi anlatılması gerekir Öcalan’ın bu konuda çabaları var, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın da altını çizmek lazım.

İkinci Toplanma Konağı: Kurtuluş Savaşı

Devamla: İkinci toplanma konağı, bu coğrafya emperyalist işgale uğradığında verilen kurtuluş mücadelesidir. Atatürk önce İstanbul’da altı ay kalıp devletin durumunu değerlendirmiş, sonra Anadolu’ya geçip halkın iradesini yeniden ayağa kaldırmaya karar vermiştir. Bu süreç Sivas’tan başlayan, Erzurum ve Sivas kongreleriyle ilerleyen bir süreçtir. Arkadaşlarımızın bu konuda derinlemesine araştırmaları var: Erzurum Kongresi’nde bütün telgraflar ve çalışmalarla Kürt potansiyeli de bir araya toplanmıştır. Yani Türkiye önce Kürtlerle ittifakı ve kardeşliği pekiştirmiş, ardından yüzünü batıya dönmüştür — işin temelinde Erzurum Kongresi’nde atılan bu temel vardır.

Abdullah Öcalan bunu şöyle formüle ediyor: Samsun’a çıkan Atatürk’ün stratejisinde Kürtlerin de yeri vardı, onlara yönelik bir planlama vardı; bu bir kardeşlik reformuydu. 1921 Anayasası ve o dönemki tartışmalar da bunu gösterir Kürtlerle beraberliğin hangi zeminde sağlandığı ortadadır. Demek ki ikinci toplanma konağının ruhu da budur.

Üçüncü Toplanma Konağı: Abdullah Öcalan ve Bugün

Devamla: Biz, birinci ve ikinci toplanma konaklarındaki Kürt-Türk kardeşliğinin, tarihin dayattığı bu noktada, üçüncü bir toplanma konağı olarak yeniden ortaya konması gerektiğine inanan insanlarız. Bugün Türkiye’de bu üçüncü toplanma konağının en net temsilcisi Abdullah Öcalan’dır — federasyon istemediğini, ayrı devlet istemediğini, bölünmeden yana olmadığını açıkça söylemiştir. Bunun yerine demokratik toplum, demokratik ulus ve kendine özgü bir komüner ekonomi öneriyor ve bu coğrafyada birliğin sağlanması için büyük bir çaba gösteriyor.

Öcalan’ın 27 Şubat açıklamasını, silahların bırakılması ve demokratik siyaset çağrısını bu üçüncü toplanma konağı çerçevesinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu, birinci ve ikinci toplanma konaklarının ruhuna tamamen uygun bir adımdır “Birlikte yapalım bu işi” diyor. Elbette bir yol çizerken günün gerçeğini değerlendirmek gerekir, ama günün gerçeği tek başına yetmez; çünkü günün gerçeğinin çıktığı bir tarih var. “Bin yıllık beraberlik” sloganı hem bu tarihî arka planı anlatıyor hem de bugünün ışığında önümüze düşen görevleri gösteriyor.

Öcalan bu toplanma konağının ruhuna uygun hareket ediyor: parçalanma ve bölünme istemiyor, bu coğrafyada birlikte yaşamayı öneriyor dil meselesi, yerel yönetimler, demokrasi dahil. Türkiye’deki demokrasi meselesinin en temel unsuru Kürt meselesidir; bu mesele çözülmeden Türkiye’de demokrasinin çözülmesi mümkün değildir. “Demokratik toplum” kavramı da bu anlamda, demokratik açılımların yapılabilmesi için temelde duran en güçlü argümanlardan biridir. Bu yüzden üçüncü toplanma konağının, birinci ve ikinci konaklardaki ruha uygun şekilde yürütülmesi gerektiğine ve Abdullah Öcalan’ın burada tarihsel görevini yerine getirdiğine inanıyoruz.

CHP’ye Katılım Süreci

2016-2017’de CHP’ye katılım süreciniz oldu. Sizi bu katılıma iten nedenler nelerdi, ve bugün geldiğimiz noktada, Öcalan ve devlet tarafını da hesaba katarak  Kürt meselesinin çözümüne ilişkin atılan adımları nasıl değerlendiriyorsunuz?

O dönem sekiz yıllık bir cezaevi sürecinden yeni çıkmıştım. Türkiye, yaklaşık 50 yıllık, 12 Mart’tan 12 Eylül’e uzanan, ağır bir faşizm döneminden sonra yeniden bir toparlanma noktasına doğru ilerliyordu. Toplumu incelediğimizde, Türkiye’nin yeniden bir toplanma konağına ihtiyaç duyduğunu ve halkın özlemlerinin bu yönde harekete geçtiğini tespit ettik. O zaman bir yerde bir araya gelmek gerekiyordu.