18 yıl 4 ay 11 gün
Lokman Ergün 25 Eylül 2026

18 yıl 4 ay 11 gün

18 yıl 4 ay 11 gün

 

Kefensiz, törensiz, mezarsız, sadece büyütülüp çerçevelenmiş eski bir fotoğrafa sarılarak yapılan taziyenin ardından el ayak çekilince, evin balkonunda sessizce oturduk bir süre. Şehrin üstüne doğru eğilmiş bir gölge gibi duran Sümbül dağına bakıyorduk birlikte. Başındaki beyaz örtünün ucuyla göz yaşlarını silerken; “Gittikten sonra kalan birkaç parça eşyasını gönderdiklerinde, o gün anladım bir daha gelmeyeceğini.” deyince, “ne kadar oldu?” diye sordum öylesine.  “18 yıl 4 ay 11 gün” dedi. Duraksamadan, düşünmeden, binlerce defa çalışılmış bir hesabın sonucunu söyler gibi.

Bir daha anladım, bir acıyı, ne kadar yakın olursanız olun, o acının sahibi kadar duyumsamanın imkânsız olduğunu. Günbegün, anbean, o özlemi, o ateşi içinde taşıyarak beklemek, kanamak. Ve bile isteye kanmak, umut veren her haberle.

Kürtler kaybettikleri çocuklarına ağlıyor. Sessizce bir vakarla. Öfke biriktirmek için değil, ne kaybettiklerini ve neyi affedeceklerini işliyorlar hafızalarına.

Aynı anda, memleketin batı sahillerinde yüksek pikselli hayatlar yaşayan muhalifler, Kürtlere, Türkiye’yi neden demokratikleştirmedikleri için gönül koyuyorlardı. Soluk ve eski fotoğraflardan içleri kararacak, seyir zevkleri zarar görecek olanların gündeminde, elbette ki o eski fotoğrafların başında ağlayan annelerin acısı yoktu.

Sümbül dağının silüeti gittikçe kararırken, sessizce, o tereddütsüz söylenen hesabı düşündüm. Kim bilir günde kaç kez hatırlamıştı kızını? Kaç kez koklamıştı ondan hatıra kalan giysilerini? 18 yıl 4 ay 11 gün, aslında kaç bin anıya, kaç bin acıya, kaç bin göz yaşına tekabül ediyordu? Gidenin ardında kalan giysiler gittikçe yıpranır, eşyalar yavaş yavaş kaybolurken, anılar silikleşir ve yerini göğsünde bir yumru gibi taşıdığın sızıya bırakırken, sayılan günler ve yıllar bir dağ gibi ağırlaşırken, bütün bunları eski bir fotoğrafa sığdırıp teselli bulmak çok zordur muhtemelen. Bir çocukla birlikte ömür boyu taşıyacağın bir hüzün de doğurmak!

Batı sahillerinde, memleketin geleceğinden duydukları endişelerden ağızlarının tadı kaçan muhalifler, çok öfkeliler Kürtlere. Savaşmadıkları, barış istedikleri, ölmedikleri için oyun bozanlık yapıyor Kürtler. Oysa Kürtler ölerek iktidarı yıpratabilir, iktidarı sahil muhalefetine mahkûm edebilir ve onlar da iktidarla pazarlık yapabilecek güce kavuşabilirlerdi. Eskiden ne güzeldi oysa, Kürtler yeterince ölüyor, sahillerde festival belediyeciliği ve mecliste konforlu muhalefet tadından yenmiyordu.

Gökyüzünden sarkıtılmış siyah bir perde gibi şehrin üstüne çökmüştü Sümbül dağının gölgesi. Sabahın ilk ışıklarıyla doruğunda beliren kızıllık yavaş yavaş kaybolup, dağ olanca heybetiyle görünür olunca, biz yeni ve sıradan bir güne uyanıyor, oysa 18 yıl 4 ay ve 11 güne bir gün daha eklenmiş oluyordu.

Yıllardır çocuklarından haber alamamış, onlara sarılamamış anneler, yan yana dizilmiş eski fotoğrafların arkasında birbirlerine sarılıp, çocuklarını değil ama umutlarını toprağa vererek, eksik kalmış, yaşanmamış anılara sığınacaklar artık. Bir de gidenlerin ardında kalanlara elbette. Uğruna hayatlarını feda etmiş fidanların, umut ettikleri yaşamı inşa etmeye. İçinde ortaklaşmanın, barışın, özgürlüğün, eşitliğin olduğu bir ülkeyi birlikte kurmaya.

Tedirgin sahil muhalefetinin göremediği, büyük ihtimal de görmek istemediği yer tam olarak burası. Navigasyonları bir türlü doğru noktayı göstermiyor. Kaybettikleri umudu, eksilmiş direngenliği, örselenmiş heyecanı, içine düşülen kaybetme psikolojisinden çıkış kapısını, tam olarak o annelerin yanı başında bulacaklar. Oradan döşenecek geleceğe giden yolun taşları, orada örülecek umut, oradan yükselecek ses.

Çünkü kaybedenler bilirler kıymetini yaşamın ve barışın. Onlar asılırlar umudun ipine, onlar direnirler yeni çocuklar ölmesin diye. Dükkanını kaybetmemek için evladını kaybedenlerin sesine kulak tıkayanlarla yürünecek yol, muktedirlerin sofrasına götürür en nihayetinde. O sofraya oturmak da her midenin kaldıracağı şey değildir.

Saniyeleri özlemin, acının ve hüznün kalp atışları gibi atan bir kronometre akıp duruyor on binlerce annenin yüreğinde. Çocukları gittiğinden beri saydıkları saatleri günlere, günleri aylara, ayları yıllara çevirip, bekliyorlar. Kimi eski bir fotoğrafa sarılarak durduracak o kronometreyi, kimi burnunu saçının kokusuna gömerek kucaklayacak çocuğunu.

Ben sadece bir umudun durdurulan saatine tanık oldum. 18 yıl 4 ay 11 gün sonra.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.