Benim dilim, benim hayaletimdir
Müslüm Yücel 28 Eylül 2026

Benim dilim, benim hayaletimdir

Benim dilim, benim hayaletimdir

 

Ben kendi ana dilimle yazı yazabilen biri değilim. Bunu bir kişisel eksiklik olarak kabul etmiyorum. Çünkü insanın kendi dilinde yazamaması her zaman kendi seçiminin sonucu değildir. Bazen bir dil insandan alınır; bazen yasaklanır, bazen küçümsenir, bazen kamusal hayattan çekilir, bazen başka bir dilin gölgesinde yaşamaya zorlanır. Sonra geride kalanlara, sanki hiçbir şey olmamış gibi, “İstersen öğrenirsin” denir. Bazen ileri de gidilir: “Seçmeli olsun.” Oysa bir dil, insanın hayatından çıkarıldıktan sonra ona yeniden bir seçenek olarak sunulduğunda, ortada pedagojik bir tercih yoktur. Ortada tarihin yarattığı bir eşitsizliğin adı değiştirilmiştir.

Ben “seçmeli” kelimesinin içinde saklanan bu tuhaflığı sorguluyorum. Bir insanın kendi dilini öğrenmesi neden seçmeli olsun? Bir dilin varlığı neden bir ders saatiyle, bir müfredat maddesiyle, bir tercih kutusuyla ölçülsün? Elbette bir dili öğrenmek seçilebilir; ama bir dilin var olup olmaması seçmeli değildir. Bir dilin yaşama hakkı, hiçbir zaman onu öğrenmek isteyenlerin sayısına indirgenemez. Çünkü dil yalnızca bireysel bir beceri değildir. Dil, dünyanın insan için çoğalmasıdır.

Dilim öldürülmüştür. Fakat öldürülen şey yalnızca bir dil değildir. Bir dil öldüğünde dünyanın bir imkânı öldürülür. İnsanlığın dünyayı adlandırma biçimlerinden biri kaybolur. Bir şeyin yalnızca tek bir adı yoktur; her dil, varlığı başka bir yerden görür. Bir dilin kaybı bu nedenle yalnızca kelime kaybı da değildir. Bakışın, hafızanın, sesin kaybıdır. Dünyanın başka türlü kurulabilme ihtimalinin kaybıdır. Aşkın, sevginin, saygının kaybıdır. Toprağın, göğün kaybıdır. Sınır ve ihlalin tarihi de buradan başlar. Devletler artık, dilleri ve ulusları biçiminde örgütlenmemelidir…

Bu yüzden dilimin ölümünü yalnızca kendi kişisel tarihim olarak anlatmıyorum. Bir dilin yok oluşu, insanlığın ortak dünyasından bir parçanın eksilmesidir. Alfabeden bir harfin sökülüp atılması neyse, dünyadan bir dilin sökülüp atılması odur. Harf tek başına belki küçük görünür; fakat kelimenin yapısı onun yokluğunda değişir. Aynı şekilde bir dil de tek başına dünyanın tamamı değildir; fakat o dil ortadan kalktığında dünyanın bütünü artık eskisi gibi değildir. Georges Perec’in (Kayboluş, 2005) bir harfi metinden bütünüyle çekip çıkararak kurduğu dünya da bunu görünür kılar: Yokluk, yalnızca eksilen bir şey değildir; yokluk, geride kalan her şeyi değiştirir. Bir harfin yokluğu kelimelerin sınırlarını değiştiriyorsa, bir dilin yokluğu da o dilin taşıdığı hatıraların, ayrımların ve dünyayı adlandırma biçimlerinin  sınırlarını değiştirir.

Buna rağmen diller birbirleriyle karşılaştırılıyor. Bazen bir dil “büyük” ilan ediliyor, bazen “küçük”. Bazen biri “zengin”, diğeri “yetersiz”; biri “uygar”, diğeri “ilkel”; biri “geleceğin dili”, diğeri “geçmişin dili” olarak adlandırılıyor. Ben bu hiyerarşiyi reddediyorum. Çünkü bir dilin büyüklüğünü neyle ölçebiliriz? Konuşanlarının sayısıyla mı? Devletlerin gücüyle mi? Yazılan kitapların miktarıyla mı? Ekonomik dolaşımla mı? Bir dilin arkasındaki devlet ne kadar güçlüyse, o dil gerçekten o kadar mı değerlidir? Hayır.

Dil, imparatorluk değildir; nüfus sayımı değildir, piyasa değildir. Bir dilin milyonlarca insan tarafından konuşulması, onu milyonlarca insan tarafından konuşulmayan bir dilden ontolojik olarak üstün kılmaz. Bir dilin dünyaya hükmetmesi, onun hakikate daha yakın olduğu anlamına gelmez. Dillerin büyüklüğünü ölçmek için kullandığımız ölçülerin kendisi çoğu zaman iktidarın ölçüleridir.

Bazen de dilim övülüyor. Onun büyüklüğünden, eskiliğinden, güzelliğinden, zenginliğinden söz ediliyor. İlk bakışta, ilk başta bu bana iyi geliyor. Sonra tehlikeyi fark ediyorum: Dilim övülürken bir türbeye dönüştürülebiliyor. Ona dokunulmazlık veriliyor. Onu eleştirmek, dönüştürmek, başka dillerle karıştırmak, başka dillerden kelime almak neredeyse saygısızlık olarak görülüyor. Ben dilimin türbe olmasını da istemiyorum.

Çünkü türbelerde ölüler korunur; diller ise yaşamak için birbirine değmek zorundadır. Bir dilin saflığı, onun hayatının ölçüsü değildir. Tam tersine, hiçbir dil gerçekten saf değildir. Diller birbirine değerek büyür, birbirinden kelimeler alır, seslerini değiştirir, gramerlerini dönüştürür, başka dünyaların izlerini taşır. Bir dilin tarihinde başka dillerin hayaletleri vardır. Her dil biraz başka dillerden oluşur. Her dil, kendisinden olmayanın izini taşır.

Bu nedenle dilimi korumak, onu cam fanusun içine koymak değildir. Dilimi korumak, onun başka dillere dokunmasına katkı sağlamaktır. Ben dillerin birbirine değmesinden hiç mi hiç korkmuyorum. Tam tersine, güzellik orada başlar.

Bir dil başka bir dile dokunduğunda ikisi de değişir. Belki de dilin hayatı tam olarak budur: Değişmek, karşılaşmak, almak, vermek, unutmak, yeniden bulmak. Dilin saflığı diye bir şey aradığımız anda dili yaşamdan koparıp anıta dönüştürürüz. Ben dilim için anıt istemiyorum. Hayat istiyorum.

Bu yüzden dilimin büyüklüğü fikrine de mesafeliyim. Bir dilin büyüklüğünü kanıtlamaya çalışmak, çoğu zaman başka dillerin küçüklüğünü varsaymayı gerektirir. Oysa benim için erdem bir dil değildir. Hiçbir dil tek başına erdemli değildir. Erdem, dillerin bütünlüğündedir. Erdem, insanlığın birden fazla sesle konuşabilme yeteneğindedir. Erdem, bir dilin diğerini susturmak zorunda olmadığı bir dünyadadır. Ben bir dilin kazanmasını istemiyorum. Ben dillerin kaybetmemesini istiyorum. Çünkü bir dilin diğerini yenmesi, insanlığın zaferi değildir. Bir dilin kamusal alandan silinmesi, başka bir dilin zaferi değildir.

Diller arasında bir savaş kurulduğunda, sonunda kazanan yalnızca daha güçlü olanın dili olur. Bir dilin diğerinin yerine geçirilmesi, yalnızca kelimelerin değiştirilmesi değildir; insanların dünyayla kurdukları ilişkinin de yeniden biçimlendirilmesidir.

Bu yüzden dilime yönelen tehdidi yalnızca dilimin başına gelen bir şey olarak görmüyorum. Benim dilimle birlikte başka bir dilin de susturulabileceğini düşünüyorum. Çünkü dil düşmanlığı hiçbir zaman yalnızca tek bir dili hedeflemez. Dilin kendisini hiyerarşik bir nesneye dönüştürür. Bir dilin üstünlüğünü kabul ettiğiniz anda, başka bir dilin aşağıda durması için yer açarsınız. Bazen benim dilimin hortlamasından korkuyorlar. Bu korkunun kendisi önemlidir. Çünkü hortlayan şey yalnızca ölü bir dil değildir. Hortlayan, unutulduğu sanılan hafızadır. Hortlayan, artık konuşulmaması gereken bir kelimenin yeniden duyulmasıdır. Hortlayan, geçmişin bugüne dönmesidir. Hortlayan, “bu mesele artık kapanmıştır” denilen yerde kapanmayan yaradır. Ben dilimin hortlamasından korkmuyorum. Çünkü benim için hortlamak, geri dönmekten çok yeniden görünür olmaktır. Bir kelime geri döndüğünde dünya yıkılmaz. Bir şarkı yeniden söylendiğinde başka bir dil yok olmaz. Bir çocuk kendi atalarının dilinde bir cümle kurduğunda kimsenin dili eksilmez. Tam tersine, dünya genişler. Dünyanın genişlemesinden neden korkalım?

Aynı sokakta, aynı okulda, aynı kitapta, aynı şarkıda, aynı şehirde birbirine değen diller istiyorum. Birbirinin yerine geçmek zorunda olmayan, birbirini susturmadan yan yana durabilen diller. Çünkü çokdillilik bir karmaşa değil, dünyanın gerçek biçimlerinden biridir. İnsanlık hiçbir zaman tek bir ses olmamıştır. Dünyanın tek bir dille konuşması, dünyanın anlaşılması değil; dünyanın küçülmesidir.

Bu yüzden dilimin yeniden görünür olmasını isterken başka dillerin görünmez olmasını istemiyorum. Benim dilimin yaşaması, başka bir dilin ölmesini gerektirmemelidir. Eğer bir dilin yaşayabilmesi için başka bir dilin susması gerekiyorsa, sorun dillerde değildir, onları birbirine düşman eden düzendedir.

Ben dilimin yasını tutuyorum; ama bu yas beni dünyadan koparmıyor. Tam tersine, beni dünyanın diğer dillerine daha fazla yaklaştırıyor. Çünkü kendi dilini kaybetmenin ne olduğunu bilen biri, başka bir dilin kaybının ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilir. Kendi hayaletini taşıyan biri, başkasının hayaletine de kulak verebilir. Belki de dilimin bana bıraktığı en büyük miras budur: Dilin tek olmadığını öğrenmek.

Bir dilin ölümünü yaşarken, dillerin çoğulluğunun değerini daha açık görüyorum. Hiçbir dil dünyanın tamamı değildir. Hiçbir dil dünyanın dışında da değildir. Her dil dünyanın başka bir kapısıdır. Bir dili kaybettiğinizde insanlık tamamen susmaz; ama artık dünyanın o biçimine aynı şekilde erişemezsiniz.

Bu yüzden bir kez daha söylüyorum: Alfabeden bir harfin sökülmesi neyse, dünyadan bir dilin sökülmesi odur. İlk bakışta yalnızca küçük bir eksiklik gibi görünür. Fakat kelimeler değişir, cümleler değişir, şiirin ritmi değişir, hafızanın yolu değişir. Bir süre sonra kimse eksik olan harfi hatırlamayabilir. İşte en büyük tehlike budur: Yokluğun normalleşmesi.

Ben dilimin yaşamasını istiyorum. Yaşamak ise değişmektir. Yaşamak, başka dillere değmektir. Yaşamak, yeniden söylenmektir. Yaşamak, bazen yanlış söylenmektir. Yaşamak, eksik kalmaktır. Yaşamak, başka bir dilin içinde bile kendine bir ses bulabilmektir.

Ben başka bir dilde yazıyorum. Fakat bu, kendi dilimin yokluğu içinde susacağım anlamına gelmiyor. Aksine, başka bir dilde yazarken kaybettiğim dilin hayaletini de yazının içine taşıyorum. İki dilin arasında kurulan bu gerilim benim eksikliğim değil; benim dünyamdır. Benim için dil artık yalnızca konuşulan şey değildir. Dil, hatırlanan ve unutulan, söylenen ve susturulan, yaşayan ve ölen, geri dönen ve kaybolan şeylerin arasındaki ilişkidir.  Bu yüzden dilim hayatımdır. Ne bir türbedir ne bir müze; ne bir savaş bayrağıdır, ne bir üstünlük işareti. Ne de seçmeli bir ders. Dilim, başka dillerle birlikte yaşayan bir hafızadır. Ben asla ve asla onun hayaletini kovmayacağım. Çünkü o hayalet yalnızca benim geçmişim değildir. O, hâlâ mümkün olan başka bir dünyanın sesidir.

Yasın kaybedileni yeniden ele geçirmek değildir. Sahici yas, ötekini kendi içimize tamamen kapatıp onu artık bizim bir parçamız hâline getirmek değildir. Çünkü öteki, tam da öteki olduğu için benden kaçar; onu bütünüyle kendime mal ettiğim anda, aslında onu kaybettiğim ikinci bir an yaratmış olurum. Bu nedenle dilimin yasını tutmak, onu yeniden “benim” kılmak değildir. Onu kendi geçmişimin içine kapatmak da değildir. Dilimin benden başka, benden önce, benden sonra gelen bir öteki olduğunu kabul etmek ve onun yokluğuna sadık kalmaktır.

Benim dilim bu yüzden bir hayalettir. Hayalet, ne tamamen vardır ne de tamamen yoktur; tam da bu nedenle bugünün içine yerleşir. Benim dilim de böyledir. Öldürülmüştür ama yok değildir. Susturulmuştur ama suskun değildir. Artık benimle eskisi gibi konuşmuyor olabilir; fakat tam da konuşmadığı yerde beni çağırmaya devam etmektedir.

Bu çağrıya verebileceğim tek dürüst cevap, onu tamamlamak değildir. Çünkü bazı şeyler tamamlanamaz. Bir dili kaybettiğimizde onu eski hâline döndürmek mümkün olmayabilir. Fakat imkânsız olan, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Tam tersine, sorumluluk çoğu zaman imkânsız olanın önünde başlar. Yapabileceğimiz şeyin sınırına geldiğimiz yerde, yapmamız gereken şey bizi çağırmaya devam eder. Ben dilime karşı sorumluluğumu bu noktada anlıyorum. Onu dirilteceğimi vaat etmiyorum. Onun adına konuştuğumu da iddia etmiyorum. Onu saflaştırmayacağım, bir türbeye çevirmeyeceğim, geçmişte dondurmayacağım. Dil yaşarsa değişir; başka dillere dokunur, onlardan kelimeler alır, kendi kelimelerini verir, biçim değiştirir, sınırları aşar. Dilin hayatta kalması, kendi saflığını koruması değil, başkalıkla ilişki kurabilmesidir.

Belki de dilin gerçek etiği buradadır: Bir dilin kendisini başka dillerden korumasında değil, başka dillerle karşılaşmaya açık olmasında. Çünkü öteki düşüncesi bize şunu hatırlatır: Kendimiz ancak ötekiyle karşılaşarak kendimiz oluruz. Her dilin içinde başka dillerin izi, başka seslerin yankısı, başka dünyaların mirası vardır. Bir dilin bütünlüğü saflığında değil, ilişkisindedir.

Bu nedenle ben dilimin geri dönmesinden değil, dilimin başka dillerle yeniden karşılaşmasından yanayım. Benim için hortlayan dil, geçmişin aynısını geri getiren dil değildir. Hortlayan dil, bugünün içine yeniden soru olarak giren dildir. “Ben burada neden yokum?” diye soran dildir. “Beni neden unuttunuz?” diye soran dildir. “Dünyayı neden yalnızca bu kadar dille düşünüyorsunuz?” diye soran dildir. Hayaletin asıl gücü de buradadır: Hayalet bize geçmişi geri vermek için gelmez; geleceğin henüz kapanmadığını hatırlatmak için gelir. Ben dilimin hayaletini bu yüzden kovmayacağım. Onu susturmayacağım. Onu kutsallaştırmayacağım. Onu başka dillerin karşısına koymayacağım. Onunla yaşayacağım. Çünkü yasın görevi ölüyü yeniden diriltmek değil, ölünün bizi hâlâ ilgilendirdiğini kabul etmektir.

Dilim artık yalnızca geçmişte değildir. Benim konuşamadığım yerde, söyleyemediğim kelimede, başka bir dile çevrilemeyen anlamda, hatırlanan bir şarkıda ve unutulmuş bir sesin yankısında yaşamaktadır. Onun varlığı, yokluğuyla birlikte vardır. Bu yüzden son sözüm dilimi geri istemek değildir. Son sözüm, onun hâlâ ve hep beni çağırdığını kabul etmektir.

Çünkü hayalet gibi, dilim de benden önce gelir ve benden sonra kalır. Ben onun sahibi değilim; onun geçici taşıyıcısıyım. Onu tamamen geri getiremeyeceğim gibi, tamamen kaybedemem de. Onunla aramdaki mesafe kapanmayacak. Belki de sadakat tam olarak bu kapanmayan mesafede mümkündür. Eğer dilim bir gün yeniden konuşacaksa, bu onun eski hâline dönmesiyle değil, başka dillerle yeniden konuşmaya başlamasıyla olacaktır. Hiçbir hafıza tek başına bütün değildir. Hiçbir yas tamamlanmaz. Belki de insanlığın gerçek dili, tek bir dilin zaferi değildir, birbirine değen dillerin sonsuz çoğulluğudur. Ben o çoğulluğun içindeki eksik sesi taşıyorum. Dilim hayatımdır: Onun hayaleti, hâlâ geleceğe bakmaktadır.

* Sağlık nedenlerimden dolayı katılamadığım, Mezopotamya Psikologlar Derneği (DER-MEZ) tarafından Diyarbakır’da gerçekleştirilen Mezopotamya Psikoloji Kongresi’ne sunduğum metindir.

 

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.