Para: Hırsızın alın teri
Lokman Ergün 30 Eylül 2026

Para: Hırsızın alın teri

Para: Hırsızın alın teri

 

Kendisini Marksist olarak tanımlayan bir arkadaşım var, yeri gelince takılırım; “siz paradan anlamıyorsunuz” diye, “yahu, paranın kitabını biz yazmışız, nasıl anlamıyoruz?” diye öfkelenir hafiften. Ama her şaka bir gerçeğe tekabül eder ya, ben de öylesine espri yapmıyorum elbette, kesinlikle solcuların paradan anlamadığını düşünüyorum.

Şimdi memleket borsa vurgunu ve buradan para kaldıran siyasetçilerle meşgul ya, birkaç kelam etmek lazım gelir. Öncelikle merak buyurmayınız, bu da geçer. Demirel’in meşhur lafıdır; “siz kapısına icra memuru dayanan devlet gördünüz mü?” diye, el hak doğrudur, devletin kapısına icra memuru gelmez, çünkü devletin borcu olmaz, o borç bizim borcumuzdur ve biz öderiz, halk öder. Bu kaldırılan paraları da biz ödeyeceğiz. Dolayısıyla, endişeye mahal yok, bu borç da ödenir, bu açık da kapatılır illa ki.

Ancak bu borsa yolsuzluğunun farklı bir tarafı var. İktidarın bunun üzerine bir miktar gideceğini düşünüyorum. İktidarlar sistematize edilmemiş hırsızlığı sevmezler. Yapılan hırsızlık siyasi getiriye tahvil edilemiyorsa, hatta siyaseten oy kaybı yaratıyorsa, suç teşkil eder. Yoksa yasalara uygun yapılmış hırsızlıkların koyuna kuzuya bir zararı yoktur elbette.

Peki bu bağlamda yasal hırsızlık ve pek tabii arzu edilesi hırsızlık nasıl yapılır? Öncelikle ortaya bir iş koyarsınız. Örneğin bir köprü, bir yol, bir bina. Mümkünse bir ihtiyacı karşılaması tercih sebebidir. Ancak illa da ihtiyaç olması gerekmiyor. Ayda yılda bir kullanılacak havaalanı da olabilir. Şimdi bu yapılacak iş yüz liraya mal edilecekken, bunu sekiz yüz liraya bir müteahhide verirsiniz. Tadından yenilmeyecek iş yapma biçimi budur.

Öncelikle en baştaki müteahhit, işi taşeronlara dağıtır, o taşeronlar da kendi ekipleri arasında pay eder. Böylece işin içine çok sayıda firma ve işin büyüklüğüne göre yüzlerce, binlerce çalışan girer. O taşeronların kim olacağı, o taşeronların kimleri çalıştıracağına elbette ki o işi en başta dizayn eden otorite karar verecektir.

Yine o iş için gerekli malzemenin, demirin, çimentonun, yakıtın kimlerden alınacağı, kullanılacak iş makinelerinin kimlerden kiralanacağı da bir yerlerde pay edilir. İşçilerin yemeğini kimin yapacağı bile rant meselesidir. Ve tabii ki en başta o işi almak için kime ne pay verileceği meselesi var, hangi derneğe ne kadar bağış yapılacağı ayrıntısı var. Bütün bunlar devasa bir ekonomik aktivite oluşturur. Üstelik tamamı yasal, tamamı belgeli. Tabana yayılmış, partiye olan bağlılığı pekiştirmiş, oya tahvil edilebilir.

Hal böyleyken, birçoğu partinin oy tabanında olan 500.000 insanın parasını yüz-iki yüz kişinin çalması, iç etmesi elbette ki kabul edilemez. Dolayısıyla bu suç teşkil eden hırsızlık sınıfına giriyor. Ondandır ki çok da abartmamak kaydıyla elbette bazı kurbanlar verilecek, kamuoyunun nefsini köreltmek için birkaç kelle kopartılacaktır. Ancak yine de bundan hükümet devirecek ya da siyasi dengeleri alt üst edecek bir sonuç beklemek fazla saflık olur. İktidar her konuda olduğu gibi bu konuda da ekonomik davranacaktır.

Türkiye’deki ekonomik yapı ile ilgili hayati bilgilerden biri de bütün sermaye birikiminin yani zenginleşmenin kaynağının devlet olduğudur. Sermaye birikiminin ana membaı devlet olduğu için, devlet parasını asla unutmaz. Parayı kime verdiğini, kamu kaynaklarını kime peşkeş çektiğini, kimin hangi yollardan ve hangi kanallardan zenginleştiğini çok iyi bilir devlet. Bu zenginleşme ihaleyle olur, imar izni ile olur, teşvik ve arazi tahsisi ile olur, ithalat izni ile olur. Banka kurma ve gerektiğinde banka batırma lisansı vermek ile olur.

Ondandır ki devlet istediği zaman hırsızı, yolsuzu, arsızı eliyle koyduğu gibi bulur. Ancak bütün ekonomik yapı bu “suç teşkil etmeyen hırsızlıklar” üzerine inşa edildiği için, buna dokunduğunuz anda ekonomi krize girer. Ve inanmayacaksınız ama bedelini yine biz öderiz. Yani hırsız çalarken bizim paramızı çalar, doğal olarak bedelini biz öderiz. Ama hırsız yakalandığı zaman da ekonomi krize girer, yine bedelini biz öderiz. Hatta çoğu zaman hırsızı yakalamak daha büyük bedel ödetir bize.

Son borsa hırsızlığında aslında her şey epey bir süredir biliniyordu. En nihayetinde uluslararası finans kuruluşlarının baskısıyla müdahale etmek zorunda kaldılar ve fatura bütün topluma çıktı. Hırsızların bir kısmı yakalandı (en azından çok isimli biri), ama fatura fonlara bulaşmayan ve borsaya yatırım yapan milyonlarca insana da çıktı. Ve emin olun o faturayı son tahlilde yine hepimiz birlikte ödeyeceğiz.

Yazının başlığında yaptığım ironinin sebebi de bu aslında. Düşünsenize, hırsızları biliyor ve görüyoruz, uzansak dokunacağız. Ama hırsızı yakalasak mı bizim için iyi, yakalamasak mı emin olamıyoruz? Gözden kaçırdığımız bir şey var sanki. Her hâlükârda faturayı biz ödüyor ve kaybeden biz oluyorsak, galiba biz bu para işlerinden anlamıyoruz.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.