ABD, 2003 yılında Irak’ı işgal ettiğinde, Saddam Hüseyin gibi “zalim devlet adamlarını” ortadan kaldırarak bölgeye demokrasi getireceğini iddia etmiş ve Ortadoğu’daki hakim güç konumunu açık biçimde ortaya koymuştu. Aradan geçen yıllarda askeri müdahaleler, askeri ve ticari anlaşmalar ve İsrail üzerinden yürüttüğü saldırgan politikalar Washington’ın bölgedeki etkisini koruma araçları oldu. Ancak bugün bu etkinin zorlandığı görülüyor.
The Economist’in “Amerika çekip gittiğinde” başlıklı yazısında bu dönüşüme dikkat çekiliyor. Dergi, “Amerika, on yıllardır Orta Doğu üzerinde bir hegemonyaya sahip olma zevkini yaşadı. Bu durum sona ermek üzere” ifadelerini kullanıyor.
ABD’nin Ortadoğu’daki konumu hem İran savaşının tıkanması ile hem Irak’tan askerlerini çekmesi ile tekrar gündem oldu. ABD ordusu, 2003 yılında Irak’ı işgal etmiş, milyonlarca insanın yerinden edilmesine ve on binlerce insanın ölümüne yol açan savaşın ardından 2011 yılında ülkeden çekilmişti. Ancak 2014’te, Bağdat yönetiminin talebiyle İŞİD’e karşı Uluslararası Koalisyon güçleriyle birlikte ülkeye yeniden döndü. 2026 Eylül sonunda tüm askerlerini Irak’tan çekti.
ABD’nin İran savaşında Körfez ülkelerini ve Kürdistan Federe Bölgesi’ni koruyamaması, Husilere karşı Suudi Arabistan’a askeri destek vermemesi ve Hürmüz Boğazı’nın açılmasını sağlayamaması gibi gelişmelerin ardından Suriye ve Irak’tan askerlerini çekmesi, bölge ülkelerinin Washington’a duyduğu güvenin azalmasına yol açmış görünüyor.
Siyaset bilimci Profesör Toby Dodge, Financial Times’a verdiği demeçte bu durumu şöyle değerlendiriyor: “Bu durum, bölgedeki uzun vadeli ABD müttefiklerine açık bir mesaj veriyor: Tahran’la kendi anlaşmanızı yapın çünkü Washington’a güvenilemez.”
Ortaya çıkan boşluğu kim dolduruyor?
ABD’nin Ortadoğu’daki askeri varlığının azalmasıyla ortaya çıkan alanı doldurmak isteyen üç ülke öne çıkıyor. Bu ülkeler, bölgedeki diğer güçlerle kurdukları ittifaklar üzerinden üç ayrı bölgesel güç odağı oluşturmuş durumdalar.
Bunlardan ilki, uzun süredir bölgenin önemli aktörlerinden biri olan İran.
İran, Suriye’de Esad rejiminin düşmesinin ardından İsrail ve ABD’nin saldırılarıyla zayıflamış olsa da bölgesel etkisini tamamen kaybetmiş değil. Lübnan ve Irak’ta onu destekleyen güçler var. Yemen ve Irak’taki müttefikleri üzerinden Kızıldeniz ve Körfez’de enerji yolları üzerinde baskı oluşturma kapasitesini koruyor.
İran’ın bundan sonraki konumu ise savaşın sonucuna ve yapacağı anlaşmaya bağlı olacak. Tahran, savaş sonrasında Hürmüz Boğazı üzerindeki etkisini korumaya, Yemen, Irak, Suriye ve Lübnan’daki bölgesel ilişkilerini yeniden güçlendirmeye çalışacaktır.
İkinci bölgesel güç ise son yıllarda Arap ülkeleriyle ilişkilerini önemli ölçüde geliştiren Türkiye.
Türkiye, Suriye’deki yeni hükümetin ana destekçisi haline geldi. Irak ile petrol ihracatı, ticaret yolları ve su konusunda çalışmalar yürütüyor. Geçen ay Pakistan ve Suudi Arabistan ile bir güvenlik anlaşması imzaladı.
Üçüncü güç ise askeri ve istihbarat kapasitesiyle işgalci İsrail. İsrail, Gazze’deki soykırımın yanı sıra Lübnan ve Suriye’deki işgali bölgesel etkisini sürdürmeye çalışıyor. Yunanistan, Güney Kıbrıs ve BAE ile ilişkilerini geliştiriyor.
Ancak bu üç gücün aynı bölgesel düzen içinde sorunsuz biçimde hareket etmesi kolay görünmüyor. İsrail ile Türkiye’nin Suriye’de karşı karşıya gelmesi, İsrail ile İran arasındaki uzun süreli çatışma ve İran ile Türkiye arasındaki tarihsel rekabet, ortaya çıkabilecek yeni bölgesel dengenin önemli sınırlarını oluşturuyor.
Arap devletleri neden kaybedenler arasında?
ABD’nin Irak işgaliyle başlayan dönemin kaybedenleri arasında Arap devletleri bulunuyor.
Irak ve Suriye uzun süredir savaşların etkisi altında. Her iki ülkenin de siyasi ve toplumsal yapıları parçalanmış durumda. Ağır ekonomik krizlerle boğuşuyorlar.
Bir zamanlar Arap dünyasının doğal liderlerinden biri olan Mısır, enerjisinin önemli bölümünü ülke ekonomisini geliştirmek yerine muhalefeti bastırmaya ayırıyor.
Körfez monarşileri, ABD ile milyarlarca dolarlık askeri anlaşmalar imzalamalarına rağmen İran’ın saldırıları karşısında kendi topraklarını yeterince savunamadılar. Dünya petrolünün beşte birinin geçtiği Hürmüz Boğazı’nın kapanması ve petrol ihracatının durması, Körfez ülkelerinin ekonomik ve stratejik kırılganlıklarını ortaya çıkardı.
Yemen’de Husiler hareketinin hızlı ilerleyişi, Suudi Arabistan’daki monarşinin varlığı açısından doğrudan bir tehdit oluşturuyor.
Bölgesel güç olmanın sınırları
Bölgesel güç olma iddiasındaki üç ülkenin; İran, İsrail ve Türkiye’nin zayıf noktaları da var.
İran’da ekonomik kriz artıyor. Enflasyon yüzde 90 civarında seyrediyor. 29 Eylül’de İran riyali dolar karşısında yeni bir rekor kırarak 2,5 milyon riyalin üzerine çıktı. Aralık 2025’te riyalin değer kaybetmesi nedeniyle başlayan ekonomik protestolar sırasında dolar henüz 1,4 milyon riyal düzeyindeydi, savaş bozuk ekonomiyi daha da dibe sürükledi.
Savaş sırasında İran’ın sivil altyapısı, konutları, petrol ve diğer sanayi tesisleri de ciddi zarar gördü. IOM, Nisan 2026 itibarıyla 300 bin kişinin evlerinin doğrudan etkilendiğini ve 125 binden fazla sivil altyapı ve temel hizmet yapısının zarar gördüğünü bildiriyor. Petrol tesislerinde de önemli hasar meydana geldi. Bu ekonomik ve fiziksel yıkım, İran’ın eski bölgesel kapasitesini yeniden toparlamasının zaman alabileceğine işaret ediyor.
Türkiye ve İsrail daha fazla hareket alanına sahip, ancak onların da önemli zayıf noktaları bulunuyor.
İsrail; Gazze’deki soykırımı ve Lübnan’daki işgali nedeniyle uluslararası alanda ciddi bir meşruiyet tartışmasıyla karşı karşıya. BM Genel Kurulu’nda Netanyahu konuşmaya başladığında onlarca devlet temsilcisinin salonu terk etmesi uluslararası tepkinin dikkat çekici bir örneği oldu. İsrail ekonomisi savaşlara rağmen dirençli kalmış olsa da 2026 yılı için ekonomik büyüme beklentileri aşağı çekildi. Kamu borçları yükseldi. Bütün bunlar askeri harcamaların ekonomi üzerindeki baskısını gösteriyor.
Türkiye’nin bölgesel güç olma kapasitesini sınırlayan önemli unsurlardan biri ekonomik kırılganlıkları. Bölgede etkili olmak yalnızca askeri kapasiteye değil, ekonomik kaynaklara ve farklı aktörlere uzun vadeli destek sağlayabilme gücüne de bağlı. Türkiye’de enflasyon hâlâ yüksek ve ekonomi dış finansman koşullarına duyarlı. Üstüne ortaya çıkan fon dolandırıcılığı, ekonomiye önemli bir yük olmaya aday.
Ortadoğu’da dengeler değişecek mi?
Bölgeden asker çekilmesi, ABD’nin Ortadoğu’dan çekildiği anlamına gelmiyor. ABD, Suriye ve Irak’tan IŞİD karşıtı koalisyon kapsamında askerlerini çekmiş olsa da bölgede hâlâ, sekizi kalıcı olmak üzere 19 üste 30 bin ila 40 bin askere sahip olduğu belirtiliyor. İran savaşında aktif olan USS George H.W. Bush ve USS George Washington adlı iki uçak gemisi ile birlikte, ABD’nin bölgede yaklaşık 50 bin askeri bulunuyor. Üçüncü bir gemi olan USS Theodore Roosevelt’in de 9-10 bin askerle bölgeye doğru yola çıktı.
ABD’nin Irak üzerindeki ekonomik baskısı da sürüyor. Irak’ın petrol gelirleri hâlâ New York Federal Reserve Bankası’ndaki Irak Merkez Bankası hesabında tutuluyor. Petrol gelirlerinin ülke bütçesinin yaklaşık yüzde 90’ını oluşturması, bu düzenlemeyi Washington açısından önemli bir ekonomik kaldıraç haline getiriyor.
İsrail’e yönelik ABD askeri yardımı da devam ediyor. Eylül ayında Trump yönetimi İsrail’e 2,8 milyar dolarlık yeni bir silah satışını gündeme getirdi. Ayrıca Washington Eylül ayında Suudi Arabistan’a yaklaşık 24,3 milyar dolarlık 48 adet F-35 savaş uçağının olası satışına onay verdi.
Bu birkaç örnek bile ABD’nin Ortadoğu’daki siyasi, ekonomik ve askeri bağlarını koruduğunu gösteriyor.
Ancak bu durum, ABD’nin bölgedeki eski konumunu aynen koruduğu anlamına gelmiyor. İran’ın zayıflamasına rağmen tamamen devre dışı kalmaması, Türkiye’nin bölgesel etkisini artırma çabası ve İsrail’in işgal bölgesini genişletmesi, Ortadoğu’da yeni bir güç dengesi arayışının ortaya çıktığını gösteriyor.
Dolayısıyla Ortadoğu’daki değişimi yalnızca ABD’nin asker sayısındaki azalma üzerinden okumak yeterli değil. Asıl mesele, Washington’ın bölgedeki etkisini hangi araçlarla sürdüreceği ve ortaya çıkan alanın İran, Türkiye, İsrail ve diğer bölgesel aktörler tarafından ne ölçüde doldurulacağı.
Bu nedenle ABD’nin Ortadoğu’daki hakimiyetinin sona erdiğini söylemek için henüz erken. Ancak ABD’nin eski biçimiyle bölgesel düzeni tek başına belirlediği dönemin de önemli ölçüde değiştiği görülüyor. Bunu belirleyecek en önemli adım ABD-İran savaşının nasıl biteceği olacaktır.




