İnkârın hafızası
Raşe Pütün 7 Ekim 2026

İnkârın hafızası

İnkârın hafızası

 

İnsan babasının suçunu inkâr ederek ondan kurtulamaz; bazen tam da inkâr ettiği yerde onun mirasçısına dönüşür.

Devletler de kendilerinden önce kurulmuş korkuların, suskunlukların ve inkârların çocuklarıysa, tarih yalnızca geride bıraktıkları değil, içlerinde taşımaya devam ettikleri şeydir.

Karamazov Kardeşler tam da bunun romanıdır. Baba ölür, fakat kurduğu dünya ölmez. Çocuklarının öfkesine, suçluluğuna, vicdanına dağılır. Hiçbiri geçmişin dışında değildir; her biri kendinden önce kurulmuş bir dünyanın içinden konuşur.

Devletlerin hafızasını anlamanın yollarından biri de belki buradan geçer.

Bir devlet yalnızca yasalarını ve kurumlarını devralmaz. Korkularını, suskunluklarını, tehdit algılarını da devralır. Zaman değişir, aktörler değişir; fakat geçmişin ürettiği refleks, kendisini yeni zamanın içinde yeniden kurabilir.

Devletin en uzun ömürlü olanı, kurumlarından önce hafızasıdır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin yüz yılı aşan hikâyesine biraz da buradan bakmak gerekiyor.

Çünkü inkâr unutmak değildir. Unutamadığınız bir şeyi sürekli olarak hatırlamamak zorunda kalmaktır. Bu nedenle inkârın da bir hafızası vardır.

Kürt meselesinde bu hafızanın izleri derindir. Kürt kimliğinin, dilinin ve siyasal taleplerinin farklı dönemlerde baskı ve sınırlamalarla karşılaşması, zamanla devletin güvenlik kaygılarıyla iç içe geçti. Kurucu siyasal anlatının dışında kalan hafıza ise yalnızca başka bir hikâye değil, zaman zaman o anlatının kendisine yöneltilmiş bir soru olarak görüldü.

Fakat cevaplanmayan sorular kaybolmaz.

Çocuğuna dilini aktaramayan annenin sessizliğinde, adı değiştirilmiş bir yerde, anlatılmayan bir aile hikâyesinde, cezaevinde, sürgünde, mezarda yaşamaya devam eder.

Karamazovların babadan kalan mirası gibi, devletlerin çözülememiş geçmişi de kuşaktan kuşağa biçim değiştirerek geçebilir. Bir kuşağın kararı ötekinin korkusuna, korku güvenlik politikasına, güvenlik politikası da bir sonrakinin “devlet geleneği” dediği şeye dönüşür.

Başlangıç unutulur, refleks kalır.

Böylece inkâr bir politika olmaktan çıkar, sürdürülebilir bir hafızaya dönüşür.

Ve bugün asıl soru burada duruyor:

Bir devlet, kendisini yüz yıl boyunca koruduğuna inandığı hafızanın dışına nasıl çıkar?

Üstelik o hafıza yalnızca inkârdan değil; korkudan, güvenlik kaygısından ve kendi haklılık duygusundan da oluşuyorsa?

Bugünkü barış sürecinin tarihsel ağırlığı biraz da bu sorunun içinde.

Çünkü artık yalnızca niyetlerden söz edilmiyor. Silahların bırakılması ve bunun devlet tarafından teyidi, silahlı yapının tasfiyesi, bunun doğuracağı hukuki düzenlemeler, ceza ve infaz süreçleri, topluma dönüş ve demokratik siyasetin alanının genişlemesi devletin önünde somut başlıklar olarak duruyor.

Masada yalnızca bugünün aktörleri de yok. Kürtlerin kayıpları, inkâr deneyimleri, dilleri ve kuşaktan kuşağa taşınan kırgınlıkları kadar, Türk toplumunun kendi haklılık hafızası da bu sürecin arka planında.

Devlet açısından eşik tam burada büyüyor.

Çünkü silahı devreden çıkarmak başka, silahın belirlediği yüz yıllık düşünme biçiminin dışına çıkmak başka bir şeydir.

Bir örgütün silah bırakmasını hukukla karşılamak, topluma dönüşün yollarını açmak, siyasetin alanını genişletmek ve bütün bunları güvenlik refleksinin yeniden hâkim olmasına izin vermeden kurumlara yerleştirmek; devletin yalnızca karşısındaki yapıyla değil, kendi geçmişinden devraldığı reflekslerle de uğraşması demektir.

Karamazovların sorusu da zaten burada yeniden karşımıza çıkar:

Geçmişinden vazgeçmeden, geçmişinin hükmünden çıkmak mümkün müdür?

Barış sürecinde pratiğe dönüşen her adımın ağırlığı biraz da buradadır. Bir yasanın çıkması, bir silahın bırakılması, bir insanın topluma dönmesi, siyasetin şiddetin yerini biraz daha fazla alması yalnızca bugüne ait gelişmeler değildir. Her biri devletin kendi hafızasıyla kurduğu ilişkinin değişip değişmediğinin sınandığı yerdir.

Bu yüzden süreç yalnızca iktidarın yönettiği güncel bir siyasal dosya olarak görülemez.

Bugün siyasal iktidarın karşı karşıya olduğu tarihsel olgunun büyüklüğünü görmemek de dönüşümün kendisini eksik okumaktır. Fakat aynı nedenle mesele bir iktidarın başarısına da indirgenemez. Çünkü yüz yıllık bir hafızanın dönüşmesi, iktidarla muhalefet arasındaki alışılmış rekabetten daha uzun bir zamana ve daha geniş bir kurumsal alana aittir.

Meclisin, hukukun, yargının, bürokrasinin ve siyasetin önündeki mesele tam da budur: Silahsızlanmayla açılan alanı kalıcı bir siyasal ve hukuki düzene dönüştürebilmek.

Karamazovların hiçbiri babayı hiç yaşamamış sayarak kurtulamadı. Geçmiş oradaydı; öfkede, suçta, şüphede, vicdanda. Onların önündeki mesele geçmişi silmek değil, onunla ne yapacaklarıydı.

Zosima’nın romanın üzerinde dolaşan sözü bu yüzden hâlâ ağırdır:

“Hepimiz, herkes karşısında, her şeyden sorumluyuz.”

Belki devletlerin olgunluğu da tam burada başlar: geçmişlerinin suçsuzluğunu kanıtlamakta değil, geçmişlerinden devraldıkları şeyin bugün neye dönüşeceğine karar verebilmekte.

Çünkü bazı tarihsel eşikler uzun süre açık kalmaz.

Bazen bir ülkenin önündeki en değerli şey zaman değil, zamanın içinde açılmış değişim imkânıdır.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.