Ekolojik kriz üzerine konuşmaya başladığımız anda tartışma çok hızlı biçimde kalkınma meselesine geliyor. Madenleri, enerji yatırımlarını, ağır sanayiyi, fosil yakıtları eleştirdiğinizde karşınıza çoğu zaman aynı soru çıkıyor: Peki kalkınmayalım mı?
Bu soru ilk bakışta son derece güçlü görünüyor. Çünkü işsizlik gerçek, yoksulluk gerçek, enerji ihtiyacı gerçek, insanların geçinme kaygısı gerçek. Fakat tam da bu nedenle kalkınmadan ne anladığımızı biraz daha dikkatli düşünmek gerekiyor. Bugün hâkim yaklaşım, kalkınmayı ekonomik büyümeyle; büyümeyi de daha fazla üretim, daha fazla enerji kullanımı ve daha fazla hammadde tüketimiyle neredeyse özdeş hale getiriyor. Ekolojik krizin bize dayattığı asıl tartışma ise tam burada başlıyor.
Bir ekonominin ne kadar büyüdüğünü ölçmek görece kolay. Ne kadar çelik üretildiğini, ne kadar elektrik tüketildiğini, ne kadar ihracat yapıldığını, kaç kişiye istihdam sağlandığını hesaplayabiliyoruz. Fakat aynı ekonomik faaliyetin kirlettiği suyu, kaybettirdiği toprağı, yarattığı sağlık yükünü, ağırlaştırdığı bakım emeğini ve gelecek kuşaklara bıraktığı maliyeti aynı kolaylıkla hesaba katmıyoruz. Ekonomik değer görünür, toplumsal ve ekolojik maliyet ise çoğu zaman görünmez kalıyor.
Bu nedenle mesele yalnızca çevre koruma meselesi değil. Aynı zamanda neyi değer saydığımızla ilgili. Bir fabrikanın üretim değeri ekonomik hesaplara giriyor; o fabrikanın yarattığı kirlilik nedeniyle hastalanan bir çocuğa gece boyunca bakan kişinin emeği ise çoğu zaman görünmüyor. Bir yatırımın ekonomik getirisi hesaplanırken, o yatırım nedeniyle kaybedilen suyun, bozulan toprağın veya artan sağlık harcamalarının toplumsal maliyeti ayrı bir dosyanın konusu haline geliyor.
Bugün bu tartışmanın üzerine bir de “yeşil dönüşüm” başlığı eklendi. Fosil yakıtlardan çıkış, yenilenebilir enerji yatırımları, elektrikli araçlar, batarya teknolojileri ve enerji verimliliği artık küresel ekonomi politikalarının merkezinde. Fakat burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor. Enerji kaynağını değiştirmekle ekonomik modelin mantığını değiştirmek aynı şey değil.
Elektrikli otomobil fosil yakıtlı otomobile göre daha düşük karbonlu olabilir; ancak yine de bakır, lityum, kobalt, nikel, grafit ve başka hammaddeler gerektirir. Güneş panelleri ve rüzgâr türbinleri de maddesiz değildir. Başka bir deyişle, fosil yakıtlardan çıkış yeni bir hammadde talebi yaratıyor. Eğer toplam tüketim ölçeği değişmiyorsa, bu hammaddelerin bir yerden çıkarılması gerekiyor.
Bu nokta özellikle Küresel Güney açısından önemli. Afrika, Latin Amerika ve Asya yüzyıllardır dünya ekonomisine hammadde sağlayan bölgeler. Bugün kritik mineraller üzerinden benzer bir ilişkinin yeni bir biçimi ortaya çıkıyor. “Yeşil” teknolojilerin yaygınlaşması, eğer küresel üretim ve tüketim ilişkileri değişmezse, eski eşitsizliklerin yeni teknolojilerle sürmesine yol açabilir. Bir yerde hava kirliliği azalırken başka bir yerde yeni maden sahaları açılabilir; bir ülkede düşük karbonlu ulaşım gelişirken başka bir coğrafyada su kaynakları madenciliğin baskısı altında kalabilir.
Bu nedenle yeşil dönüşümün kendiliğinden adil olduğunu varsayamayız. Daha düşük karbonlu bir ekonomi mümkündür ama bu ekonominin kimin emeği ve hangi doğal varlıklar üzerinde kurulduğu hâlâ politik bir sorudur.
Adil geçiş kavramı tam da bu nedenle önemlidir. Kavramın tarihsel çıkış noktası son derece açık: Fosil yakıtlardan çıkışın bedeli işçilere ve emekçi topluluklara ödetilmemelidir. Bir maden veya sanayi tesisi kapanacaksa, insanların yalnızca “yeni beceriler kazanması” beklenemez. Gelir güvencesi, sosyal koruma, sendikal haklar, alternatif istihdam ve bölgesel ekonomik dönüşüm birlikte düşünülmelidir.
Ancak adil geçişi yalnızca işgücü politikası olarak ele almak da yetersiz kalıyor. Çünkü ekonomik dönüşüm insanların hayatını yalnızca işyerinde değiştirmiyor. Enerji fiyatları, ulaşım maliyetleri, sağlık hizmetlerine erişim, bakım yükü ve yaşanılan çevrenin niteliği de dönüşümden etkileniyor. Bu nedenle adil geçişin kapsamı ücretli emeğin çok ötesine uzanıyor.
Burada bakım emeği özellikle önemli. Toplumun gündelik hayatını sürdüren devasa bir ücretsiz emek alanı var. Çocukların, yaşlıların, hastaların ve engellilerin bakımını sağlayan; yemeği, temizliği ve gündelik yaşamı örgütleyen bu emeğin büyük bölümü kadınlar tarafından yürütülüyor. Ekolojik kriz ve çevresel sağlık sorunları arttığında bu yük de artıyor. Dolayısıyla dönüşüm politikalarının yalnızca kaç yeni iş yaratıldığına değil, bakım yükünün nasıl değiştiğine ve kamusal hizmetlerin güçlenip güçlenmediğine de bakması gerekiyor.
Benzer biçimde çocuklar, yaşlılar, engelliler, göçmenler ve düşük gelirli haneler aynı çevresel risklerden aynı ölçüde etkilenmiyor. Aynı havayı solumak, aynı korunma kapasitesine sahip olmak anlamına gelmiyor. Gelire, sağlık hizmetlerine, hukuki desteğe veya güvenli bir yere taşınma imkanına sahip olmak çevresel risklerin etkisini doğrudan değiştiriyor. Bu nedenle adil dönüşümün yalnızca emisyon azaltımına değil, toplumsal eşitsizliklerin nasıl yeniden üretildiğine de bakması gerekiyor.
Tartışmanın bir başka önemli boyutu ise tüketim ölçeği. Bugünkü ekonomik yapıyı bütünüyle koruyup yalnızca enerji kaynağını değiştirdiğimizde, ekolojik baskının önemli bir bölümünü başka alanlara taşıma riski doğuyor. Bu noktada küçülme, yani degrowth tartışması anlam kazanıyor. Buradaki küçülme, toplumsal yaşamın bütünüyle daraltılması anlamına gelmiyor. Sağlık, eğitim, bakım hizmetleri, toplu taşıma veya erişilebilir konut gibi alanların küçülmesi gerekmiyor. Buna karşılık fosil yakıt tüketimi, aşırı enerji kullanımı, planlı eskitme, tek kullanımlık ürünler, lüks tüketim ve devasa özel otomobil altyapısı gibi alanların sorgulanması gerekiyor.
Bu yaklaşım soruyu biraz değiştiriyor. Mesele mevcut ekonominin tamamını hangi teknolojiyle sürdürebileceğimiz değil, iyi bir yaşam için gerçekte ne kadar enerjiye, ne kadar maddeye ve ne tür bir üretime ihtiyaç duyduğumuz oluyor. Bu da teknik bir enerji politikası tartışmasının ötesine geçiyor; toplumsal ihtiyaçların nasıl belirlendiği meselesine geliyor.
Dolayısıyla adil dönüşüm yalnızca fosil yakıtların yerine yenilenebilir enerji koymak değildir. Üretimin ne için yapıldığı, ne kadar üretileceği, ortaya çıkan değerin nasıl bölüşüldüğü ve ekonomik kararların kimler tarafından alındığı sorularını da içerir.
Bu noktada “katılım” kavramının kendisini de ciddiye almak gerekiyor. İnsanlara hazırlanmış bir plan hakkında görüş sormak elbette katılımdır ama karar yetkisinin paylaşılması başka bir şeydir. Hangi sektörlerin küçüleceği, hangilerinin dönüşeceği, kamu kaynaklarının nereye aktarılacağı, yeni istihdamın hangi alanlarda yaratılacağı, enerji sisteminin nasıl örgütleneceği gibi konular yalnızca şirketlerin, merkezi idarenin ve teknik uzmanların karar alanı olmamalıdır.
Belki adil dönüşüm tartışmasının en temel meselesi tam da burada yatıyor. Bir yandan gezegenin ekolojik sınırlarını kabul ediyoruz, diğer yandan ekonomik büyümenin sürekli devam etmesi gerektiğini varsayıyoruz. Bu iki kabul arasındaki gerilim giderek daha görünür hale geliyor.
Bu nedenle adil dönüşüm, yalnızca ekonominin karbonsuzlaştırılması meselesi değil. Emeğin, bakımın, sağlığın, doğal varlıkların ve karar verme gücünün nasıl örgütlendiğiyle ilgili daha geniş bir toplumsal dönüşüm meselesi.
Bence bugün tartışmamız gereken soru da bu: Hiçbir sorunu çözemeyeceğini, ekolojik yıkımı tersine çevirmeyeceğini açıkça bildiğimiz mevcut ekonomik sistemi olduğundan biraz daha “yeşil” hale getirmek mi istiyoruz, yoksa iyi yaşamı merkeze alan başka bir ekonomik örgütlenmenin imkanlarını düşünmek mi?




