Kökleri eski çağlara dayanan Galata ve Pera haritası birçok göç hareketini kucakladı. Savaş durumlarındaki pozisyonlarına göre Cenevizliler ve Venedikliler “mahalle” hâkimiyetinde yer değiştirdiler. Kimi zaman birbirine düşürüldüler. Onuncu yüzyılda Bizans’ın merkezine, Kostantinopolis’e doğru akan göçler Levant toplumunu oluşturdu. Sosyoekonomik nedenlerin yanında Levanten ve Dominiken tarikatları göç hareketleri içinde etkin bir rol oynadılar. İstanbul’un fethiyle birlikte (1453) dalgalanan demografi bir süre sonra “koruma”/kontrol altına alındı ve Levanten topluma bazı ayrıcalıklar tanındı.
İstanbul’da yaşayan Latin cemaatinin altın çağı olarak 19’uncu yüzyıl sonları ve 20’nci yüzyıl başı gösterilir. Zira “bu dönemin en önemli simgesi; iş bulmak ve daha rahat bir hayata kavuşmak için Osmanlı İmparatorluğu’na akın eden yabancı göçmenler” oldu. Aynı dönemlerde ucuz gıda ihtiyacı nedeniyle Amerika ve Osmanlı topraklarına göçlerin artmasına da dikkat çekmek gerekir. Levanten toplum İstanbul’da mülk edinme hakkına da kavuşmuştu.
Bu arada uzak diyar İtalya, gerek dış gerekse iç savaşlarla kendi birliğini sağlamaktaydı. Osmanlı yönetimi altında yaşayan Levantenler de bu süreci takip etmekteydi. İtalyan burjuvazisinin teknolojik atağı Osmanlı’ya yönelen göçün seyrini de değiştirdi. İtalya’da 1880 yılında Terni çelik fabrikaları kurulurken, 1889 yılına gelindiğinde Fiat otomotiv endüstrisi ortaya çıkacaktı. Bu arada Osmanlı topraklarında demiryolu ağının inşası ve Zonguldak örneğinde olduğu gibi liman inşaatı gündeme gelmişti ve bu işleri elbette işin ehli Levanten mühendisler ve emekçiler üstlenecekti. Böylece Levanten nüfus biraz daha artacak, nitelikli işgücü kendini daha çok göstermeye başlayacaktı.
Galata ismi Yunanca “galas” yani süt satanlardan mı geliyor, Pera ismi “potestai”, vali veya hükmeden tepeden mi geliyor; bunları bilmiyoruz. Fakat çeşitli rivayetlerle birlikte bu yerleşim yerlerinin tarihsel olarak “göç/göçmen emeği” üzerinde şekillendiğini söyleyebiliriz. İşin ilginç yanı; bu bölgedeki Levanten nüfusla birlikte hereksin üzerinde anlaştığı dil de göçmen emekçiler sayesinde şekillenecekti. Öyle ki “Tinos ve Andros adaları Pera evlerine dadı ve hizmetçi sağlamaktaydı… Böylece ev bakım emekçisi olarak kadınlar Rumca’nın özgün bir örneğini evlere taşımış oldular. Zira ev bakım ve hizmet işlerinde “Ermeni fazlaca gururluyken, Yahudi kendi diline mensup olmayan yabancıların evine girmezdi. Yunan adalarından gelenler ise (kadın emekçiler) bu kuşkuları görmezden gelerek her yere girerlerdi…”
Emeğin ve özel olarak göçmen emeğinin sınırlar aşan dolaşımı, kendini örgütlemeden yapamazdı. Avrupa’da cereyan eden işçi hareketlerinin de bunda payı olmalı. Nitekim 17 Mayıs 1863’te İstanbul’da bütün kurucuları Levanten işçi olan toplam 41 kişi “Societa’ Operaia” adlı işçi derneğini kurdular. Derneğin başkanlığına bir göçmen olan Garibaldi getirildi. Onursal başkanlığa ise Mazzini seçildi.
Societa’ Operaia Derneği emekçi haklarını savunmakla birlikte milliyetçi ve dinsel etki altında bulunuyordu. “Ulusal çıkarlar ve İtalyan adının itibar kazanması” tüzük maddeleri arasına alınmıştı. Savaş, açlık, afet zamanlarında anayurt/İtalya ile dayanışmak da faaliyetler arasındaydı. Derneğin İstanbul’daki diğer haklara da zaman zaman yardım ettiği kayıtlarda yer bulur. Bütün bunlarla birlikte emek araştırmaları bakımından en çarpıcı yan dernek tüzüğünün birinci maddesinde yer alan hususlar olmalı. Çünkü bu maddede; “işçilerin ahlaki ve ekonomik durumunu iyileştirmek, hastalık, yaşlılık ve erken iş göremezlik durumlarında birlik ve dayanışma”yı sağlamak öne çıkan konulardı. Yoksul ve hasta emekçi ailelerine hastanelerde oda tahsis etmek, ekonomik ihtiyacı olanlara faizsiz borç sağlamak, kimsesiz çocuklara yetimhane imkânı tanımak gibi faaliyetlerde ilgili tüzükte yer bulur.
Bugüne bakıldığında kadim Levanten toplumundan Galat ve Pera’ya pek az şeyin kaldığını söylemek mümkün. Pratik faaliyeti 30 yıla yayılan göçmen işçi derneği ise tarihte kaybolmaya yüz tutmuş bir sembol olmanın ötesine varamıyor. Belki de bu yüzden emek çalışmalarında tarihin tozlu raflarına daha fazla projektör tutmak gerek; hele de bugün Türkiye toprakları üzerinde sayısı milyonlara varan mülteci/göçmen işçi nüfusunun örgütsüzlük haline bakınca.
Mülteci ve göçmen işçiler haklarıyla birlikte vardırlar, var olmalıdırlar. Bu nedenledir ki örgütlenme, dernekleşme, sendikalaşma hakkı en temel insan hakları arasında sayılmalıdır.
***
NOT: Makaledeki İtalik kısımlar Rinaldo Marmara tarafından kaleme alınan “Osmanlı’da Bir Levanten Semti: Galata-Pera” kitabından alınmıştır. Kitap, Türkiye İş Bankası Yayınları’nca basılmıştır.




