Türkiye siyasetinin tuhaf çelişkilerinden biri şu: Kürt siyasi hareketinin iktidarla müzakere etmesini iktidara destek sayanlar, iktidara karşı demokratik mücadelede Kürtlerle yan yana gelmekten kaçınarak çoğu zaman eleştirdikleri iktidarın işini kolaylaştırıyorlar. Sonra da ortak mücadeleyle sınırlandırabilecekleri iktidar gücünün hedefi hâline geldiklerinde, demokratik dayanışmanın eksikliğinden yakınıyorlar.
Oysa müzakere etmek, mücadeleden vazgeçmek değildir. Bir iktidarla masaya oturmak, onun yanlışlarına ortak olmak, politikalarını onaylamak ya da siyasi geleceğine destek vermek anlamına gelmez. Müzakere, var olan hakları güvenceye almak, tanınmayan hakları meşru siyasal zeminde kazanmak ve çözümsüzlüğe mahkûm edilmiş sorunları demokratik yöntemlerle aşmak içindir.
Bu ayrımı yapamamak, özellikle Kürt meselesi gibi tarihsel ve toplumsal kökleri derin bir sorunda, yalnızca bir değerlendirme hatası değildir. Demokratik siyasetin imkânlarını da daraltan bir tutumdur.
Bugün Halk TV’ye yönelik müdahaleyle yeniden gündeme gelen basın özgürlüğü meselesi, bu gerçeği bir kez daha hatırlatıyor. Öncelikle hiçbir tereddüde yer bırakmadan belirtelim: Basın özgürlüğü, iktidarların uygun gördükleri yayın kuruluşlarına tanıdıkları bir ayrıcalık değildir. Anayasa’nın ilgili maddeleriyle güvence altına alınmış temel bir haktır. Gazetecilik faaliyetinin baskı ve cezalandırma tehdidi altında yürütülmesi, yalnızca ilgili yayın kuruluşunu değil, toplumun haber alma hakkını da zedeler.
Halk TV’nin yayın politikasına, özellikle Kürt meselesine ve barış süreçlerine ilişkin kimi yaklaşımlarına yönelik ciddi eleştirilerimiz olabilir. Ancak bu eleştiriler, Halk TV’nin basın özgürlüğünü savunma sorumluluğumuzu ortadan kaldırmaz. Hukuka aykırı müdahalelere karşı çıkmak için bir yayın kuruluşunun siyasi çizgisine katılmak zorunda değiliz. Çünkü basın özgürlüğünün gerçek sınavı, yalnızca kendi düşüncelerimizi dile getirenlerin değil, eleştirdiğimiz yayın kuruluşlarının da özgürlüğünü savunabilmektir. Tam da burada, bugün yaşananları geçmişten bağımsız düşünemeyeceğimiz bir noktaya geliyoruz. Kürt gazetecilere ve özgür basın kurumlarına yönelik operasyonlar karşısında sessiz kalan, yaşananları görmezden gelen, hatta kimi zaman devletin güvenlik söylemi üzerinden meşrulaştıran tutumları hatırlamak gerekiyor. Bu hatırlatma, bugün yaşananları haklı göstermek için değil, demokratik dayanışmanın neden ortak bir ilkeye dönüşemediğini sorgulamak içindir. Çünkü başkasının özgürlüğüne yönelen müdahaleyi kendi özgürlüğünden bağımsız görenler, ortak özgürlük alanının daralmasına da farkında olmadan katkıda bulunurlar.
Türkiye’nin yakın siyasi tarihi, bu parçalanmanın ağır sonuçlarına ilişkin yeterince deneyim barındırıyor. Gerek 2013-2015 Çözüm Süreci gerekse bugünkü Demokratik Toplum ve Barış Süreci, birbirini tamamlayan iki temel hedef içeriyor: Silahların devreden çıkarılması ve çatışmasızlığın kalıcı hâle getirilmesi; bununla birlikte Kürt meselesi başta olmak üzere Türkiye’nin temel sorunlarının demokratik yöntemlerle çözülmesi, hak ve özgürlüklerin güvenceye alınması. Bu iki hedeften yalnızca birine odaklanmak, barışın anlamını daraltır. Silahların susması elbette tarihsel önemdedir. Ancak silahların sustuğu yerde siyasetin konuşabilmesi, toplumun demokratik taleplerini özgürce dile getirebilmesi gerekir.
Kürt siyasi hareketinin her iki süreçte de ısrarla vurguladığı yaklaşım, demokratikleşmenin yalnızca iktidarla yürütülen görüşmelerden beklenemeyeceğidir. Barışın kalıcılaşması, toplumun bütün demokratik güçlerinin ortak mücadelesini gerektirir. Ne var ki Türkiye’deki muhalefetin önemli bir bölümü, bu çağrıyı anlamak veya onun etrafında ortak bir mücadele hattı kurmak yerine, meseleyi dar siyasi hesapların ve geçmişten devralınan ezberlerin sınırları içerisinde değerlendirdi. Özellikle ulusalcı çevreler, çatışmalı dönemin güvenlikçi kavramlarını büyük ölçüde koruyarak müzakereye yaklaştı. Kürt meselesinin demokratik çözümünü tartışmak yerine, çoğu zaman terör retoriğinin sınırları içerisinde kaldı. Ana muhalefet ve diğer muhalif çevrelerin bir bölümünde ise müzakere, iktidarla siyasi işbirliği ihtimali üzerinden okundu.
Farklı gerekçelere dayanan bu iki yaklaşım, benzer bir sonuca yol açtı: Kürt siyasi hareketiyle ortak demokratik mücadele imkânı geri plana itildi. İşte Türkiye muhalefetinin üzerinde yeterince düşünmediği temel çelişki burada yatıyor. Kürt siyasi hareketinin iktidarla müzakere etmesini iktidara destek sayanlar, demokratik mücadelede Kürtlerle ortaklaşmaktan uzak durarak karşı çıktıkları iktidarın siyasal hareket alanını genişlettiler.
İktidarın niyetlerinden kuşku duymak elbette meşrudur. Barış sürecinin siyasi hesaplara konu edilmesi ihtimalini sorgulamak da öyle. Ancak iktidara güvenmemek, demokratik çözüm imkânına mesafe koymanın gerekçesi olamaz. Tam tersine, barışı iktidarın takdirine bırakmamak için daha güçlü bir toplumsal mücadele hattı kurmayı gerektirir. Muhalefetin önemli bir bölümü ise bu imkânı değerlendirmek yerine Kürt siyasi hareketiyle arasına mesafe koymayı tercih etti. Böylece yalnızca Kürtlerin demokratik taleplerine değil, kendi özgürlüklerini güvenceye alabilecek ortak mücadele zeminine de uzaklaştı.
Geçmişte bunun sonuçlarını gördük. Çözüm Süreci’nin sona ermesinin ardından kayyım uygulamaları, siyasi dokunulmazlıklara ilişkin düzenlemeler ve yargı süreçleri demokratik siyasetin alanını daralttı. CHP’nin 2016’daki dokunulmazlıklar düzenlemesine, Anayasa’ya aykırı bulduğunu açıklamasına rağmen destek vermesi, bu dönemin unutulmaması gereken tercihlerinden biriydi. Bugün CHP’li belediyelere ve muhalif siyasetçilere yönelik müdahaleler tartışılırken, geçmişte demokratik güvenceler zayıflatıldığında neden ortak bir direnç geliştirilemediği sorusu da önemini koruyor. Bu, bugünkü müdahalelerin sorumluluğunu geçmişte yanlış tercihler yapan muhalefete yüklemek değildir. Sorumluluk, hukuka aykırı müdahaleleri gerçekleştirenlerdedir. Ancak muhalefetin kendi tutumlarının, iktidarın karşısındaki demokratik dengeyi nasıl etkilediğini sorgulaması da gerekir. Nitekim 7 Haziran 2015 seçimleri, Kürt siyasi hareketinin demokratik siyaset alanındaki varlığının Türkiye’nin genel siyasal dengelerini değiştirebildiğini gösterdi. Barış süreçlerinin mutlaka iktidarın lehine işleyeceği yönündeki ezberin ne kadar sorunlu olduğu, o gün de görülebiliyordu. Buna rağmen bugün hâlâ Abdullah Öcalan’ın veya Kürt siyasi hareketinin iktidarla müzakere yürütmesini doğrudan AKP’ye destek olarak yorumlayan yaklaşımlarla karşılaşıyoruz. Oysa Öcalan’ın ve Kürt siyasi hareketinin barış yaklaşımını eleştirmek başka, müzakerenin kendisini siyasi işbirliği olarak mahkûm etmek başkadır. Eleştirinin yerini kimlik temelli önyargılar, toptancı suçlamalar ve geçmişin güvenlikçi ezberleri aldığında, demokratik tartışmanın zemini daralıyor.
Daha da önemlisi, bu tutum eleştirdiği iktidarın karşısında kurulabilecek ortak mücadeleyi zayıflatıyor. İktidarla müzakere ettiği için Kürt siyasi hareketine mesafe koyanların, iktidara karşı demokratik mücadelede de Kürtlerle yan yana gelmekten kaçınması, sonuçta iktidarın işini kolaylaştırıyor. Bugün basın özgürlüğünden seçilmişlerin haklarına kadar uzanan müdahaleler karşısında yaşanan da bir yönüyle budur.
Muhalefet, kendi içinde güçlü bir demokratik dayanışma kuramadığında, iktidarın baskıcı uygulamalarına karşı ortak ve sürekli bir direnç geliştirmekte zorlanıyor. Her kesim kendi uğradığı haksızlık karşısında tepki gösteriyor; ancak başkasının uğradığı haksızlık aynı güçte sahiplenilmeyince mücadele parçalı kalıyor.
Kürt siyasi hareketinin uzun yıllar boyunca ağır baskılara rağmen örgütlü toplumsal varlığını koruyabilmesi, bu açıdan üzerinde düşünülmesi gereken bir deneyimdir. Burada mesele, herkesin Kürt siyasi hareketiyle aynı çizgide buluşması değildir. Mesele, farklı siyasi çizgileri koruyarak ortak demokratik ilkeler etrafında mücadele edebilmektir. Halk TV’ye yönelik müdahalenin bugün hatırlattığı en önemli gerçeklerden biri de budur. Dün Kürt gazetecilerin özgürlüğünü yeterince güçlü savunamayanların bugün kendi özgürlükleri için desteğe ihtiyaç duyması, bir hesaplaşma veya rövanş gerekçesi olamaz. Tersine, basın özgürlüğünün neden ayrım gözetmeksizin savunulması gerektiğini gösterir. Bir gazetecinin haber yapma hakkını savunmak için onun siyasi görüşlerini benimsemek gerekmez. Aynı şekilde bir siyasi partinin demokratik haklarını savunmak için onun bütün politikalarına katılmak da gerekmez.
Demokratik dayanışma, farklılıkların ortadan kalkmasıyla değil, farklılıklara rağmen ortak ilkelerin savunulmasıyla mümkündür. Bugünkü Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin taşıdığı tarihsel imkân da burada ortaya çıkıyor. Kürt siyasi hareketinin silahsızlanma yönünde attığı adımlar, çatışmanın sona erdirilmesi bakımından önemli bir iradeye işaret ediyor. Devletin ve iktidarın sürece ilişkin iradesini, Meclis çalışmalarını ve hukuki girişimleri yok saymak da doğru olmaz. Ancak bu iradenin kalıcı bir barışa dönüşmesi, demokratikleşme yönünde atılacak somut adımlarla mümkün olacaktır. Devletin güvenlik kaygıları ve bölgesel gelişmelerin yarattığı belirsizlikler elbette dikkate alınmalıdır. Fakat bunların demokratikleşmeyi sürekli ertelenen bir hedefe dönüştürmemesi gerekir. Tam da burada Kürt siyasi hareketinin barışta ısrarını doğru anlamak önem kazanıyor.
Barışın direnişi, müzakereyi sürdürürken demokratik taleplerden vazgeçmemek; beklenen adımlar geciktiğinde çatışmanın yeniden başlamasını kaçınılmaz görmeden, demokratik çözüm iradesini koruyabilmektir. Bu, edilgen bir bekleyiş ya da iktidarın bütün tercihlerine onay vermek değildir. Tam tersine, barışın iktidarın takdirine bırakılmaması için demokratik mücadeleyi sürdürmektir. Barışta ısrarın anlamı da burada yatıyor. Çünkü çatışmanın sona erdirilmesi yönünde adım atmakla demokratik haklar için mücadele etmek arasında bir çelişki yoktur. Asıl mesele, silahların devreden çıktığı bir dönemde siyasetin, hukukun ve toplumsal mücadelenin önünü açabilmektir.
Bu sorumluluk yalnızca Kürt siyasi hareketine de ait değildir. İktidarın barış yönündeki adımlarını desteklerken eksikliklerini eleştirebilen; Kürt meselesinin demokratik çözümünü savunurken kendi siyasi farklılıklarını koruyabilen; basın özgürlüğünden yerel demokrasiye kadar bütün hak ihlallerine karşı ortak tutum geliştirebilen bir muhalefete ihtiyaç var. Çünkü kalıcı barış, yalnızca bir tarafın iradesiyle kurulamaz. Devletin sorumluluklarını yerine getirmesi, siyasi aktörlerin müzakere iradesini koruması ve toplumun demokratik katılımıyla mümkün olabilir.
Türkiye’nin ihtiyacı, farklı toplumsal kesimlerin birbirine karşı konumlandırıldığı bir siyasal düzenin sürdürülmesi değil; Kürtlerin, Türklerin ve bütün kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde Cumhuriyet’in asli unsurları olarak kabul edildiği demokratik bir ortak yaşamın kurulmasıdır. İşte barışın direnişinden direnişin barışına geçiş dediğimiz şey de budur. Barışın direnişi, bütün engellere rağmen demokratik çözüm iradesini korumaktır. Direnişin barışı ise bu iradenin toplumun ortak mücadelesiyle özgürlük, eşitlik ve demokrasi temelinde kalıcı bir düzene dönüşmesidir. Böyle bir barış, herhangi bir iktidarın ihsanı olarak görülemez. Ancak demokratik haklarını birlikte savunabilen bir toplumun ortak kazanımı olabilir.
Bugün Halk TV’nin basın özgürlüğünü savunmakla Kürt gazetecilerin özgürlüğünü savunmak aynı demokratik ilkenin gereğidir. CHP’li bir belediye başkanının haklarını savunmakla Kürt seçmenin iradesini savunmak da aynı hukuk devleti anlayışının parçasıdır. Barış sürecini desteklemekle iktidarın antidemokratik uygulamalarına karşı çıkmak arasında da bir çelişki yoktur. Asıl çelişki, demokratikleşme imkânını iktidarla müzakere edildiği gerekçesiyle reddederken, demokratik hakların daralmasından yakınmaktır.
Türkiye’nin yakın tarihi, demokratik güvencelerin parçalı biçimde savunulmasının sınırlarını yeterince gösterdi. Artık ihtiyaç duyulan, bu deneyimlerden ortak bir demokratik gelecek çıkarabilmektir.
Müzakere, mücadeleden vazgeçmek değildir. Barış, iktidara teslim olmak değildir. Demokratik dayanışma ise yalnızca kendimize benzeyenlerin haklarını savunmak değildir. Bunları kavrayamayan bir muhalefet, iktidarın baskıcı uygulamalarına karşı ortak bir direnç oluşturmakta zorlanmaya devam edecektir.
Barışın direnişi, bütün bunları aynı demokratik iradede buluşturabilmektir. Direnişin barışı ise ancak bu ortak iradenin kuracağı demokratik gelecekle mümkün olacaktır.




