Doğu Ergil: ‘Barış fikrinin ne olduğunu topluma anlatmak lazım’

İç Anadolu Bölgesi Akil İnsanlar Heyeti’nde görev alan Prof.Dr . Doğu Ergil, Akil İnsanlar Heyeti’nin çalışmalarını, o gün taşıdığı anlam ve görevi, bugün devam eden süreçle 2013-2025 sürecinin arasındaki farkları anlattı. Sürecin kurumsallaşması ve toplumsallaşması için atılması gereken adımları değerlendirdi.

  • Yayınlanma: 16 Ekim 2026 11:51
  • Güncellenme: 16 Ekim 2026 13:06

Türkiye 13 yıl sonra yeniden bir çözüm ve barış sürecini tartışıyor. İki süreç arasındaki farklar neler? 2013-2015 döneminde yaşananlardan hangi dersler çıkarıldı? Yeni sürecin toplumsallaşması ve kalıcı bir barışa dönüşmesi için neler yapılması gerekiyor?

İLKE TV olarak bu soruları, 2013-2015 yılları arasındaki çözüm sürecinde Akil İnsanlar Heyeti’nde görev yapan isimlere sorduk.

İç Anadolu Bölgesi Akil İnsanlar Heyeti’nde görev alan Prof.Dr . Doğu Ergil, Akil İnsanlar Heyeti’nin çalışmalarını, o gün taşıdığı anlam ve görevi, bugün devam eden süreçle 2013-2025 sürecinin arasındaki farkları anlattı. Sürecin kurumsallaşması ve toplumsallaşması için atılması gereken adımları değerlendirdi.

  • 2013’te Akil İnsanlar Heyeti’nin İç Anadolu grubunda görev yaptınız ve toplumun farklı kesimleriyle doğrudan temas ettiniz. Bugün geldiğimiz noktada 2013-2015 süreciyle mevcut süreci karşılaştırdığınızda, sizce en önemli fark nedir?

En önce amaç aynı. Türkiye’yi uzun yıllardan, hatta on yıllardan beri meşgul eden, zayıflatan ve kendi içinde güvenlik duygusunu büyük ölçüde zedeleyen bir sorunun ortadan
kaldırılması. Fakat bunun adını bir türlü koyamadık. Çünkü koyduğunuz ada göre yaklaşımlarınız farklı olacaktı.

2013’teki süreçte Akil İnsanlar Heyeti’nin bir unsur olduğu, devlet destekli, bir liderlik tarafından başlatılan ve bürokrasinin de yer aldığı bir süreç söz konusuydu. Amaç, müzakere
etmek, bir sonuca varmak, ardından bunun hukukunu oluşturmak ve barışı kalıcı kılacak kurumları oluşturmaktı. Yani siyasetten hukuka uzanan bir girişimdi.
Bu seferki ise bunun tam tersi. Birincisinde, bu nedenle kurumlaşma ve hukuklaşma gerçekleşemedi. Sonunda liderlik, şu veya bu nedenle, bundan vazgeçti.

Bugün ise koşullu ve aşamalı bir yaklaşım benimsendi. Önce hukukunu oluşturalım, bir görelim bakalım ne oluyor; ondan sonra bu hukuku genişleterek kurumsal hâle getirelim ve
sonunda toplumun kabulünü sağlayalım.

2013’te toplumsal mutabakat, toplumun onayı ve desteği çok önemsenmişti. Akil İnsanlar, örgütle ve örgütün temsil ettiği kitleyle devlet arasında rol oynayan, bir tür iki
tarafın görüşlerini birbirine yaklaştırmaya çalışan bir ara kademeydi. Bu nedenle işlevi çok önemliydi.

Hem topluma ne olup bittiğini anlatmak hem de toplumun farklı kesimlerini dinlemek gerekiyordu. Çünkü çok karşıt kesimler vardı. Ben İç Anadolu’da çalıştım. İç Anadolu’da bana
aynen şöyle sordular: “Ya, seni televizyondan tanıyoruz. İyi bir adamsın. Bu işlere ne bulaştın?” Eşimin tarafı, kronik CHP’lidir. Onlar da çok şaşırdılar. Sanki hükümetin adamı olmuşum gibi bir tavır takındılar. Hem toplumda hem de toplumun muhalif kesimlerinde böyle bir direnç vardı. En çok sorulan şeylerden biri şuydu: “Yenildik de mi bir örgüte teslim oluyoruz? Koca Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve ordusu yenildi mi de bir anlaşma yapılıyor?” Çünkü barış fikri Türk siyasal kültüründe yeterince yerleşmiş değildir. Oysa anlaşarak, durumun gerektirdiği karşılıklı tavizleri vererek, birbirini görerek ve anlayarak bir barış olur.

Bizde ise genellikle bir tarafın diğer tarafa diz çöktürmesi ve kendi şartlarını kabul ettirmesi üzerinden bir anlayış gelişmiş. Oysa bu süreç böyle değildi. Toplumu dinlemek, hükümetin bu işle ne yapmak istediğini anlatmak ve tabii bu kadar yıl yaşanan, adı konmamış bir iç savaşın bıraktığı acıları, öfkeleri ve korkuları ortadan kaldırmak için neler yapılabileceğine ilişkin toplumdan devlet kanadına bilgi taşımak gibi bir işlevimiz vardı.

Şimdi ise bu sefer Akil İnsanlar yok. Parlamento harekete geçti. Bu süreç daha kurumsal. Birincisi o kadar kurumsal değildi; bir liderlik inisiyatifiydi. Liderlik inisiyatifi arkasından çekilince de çöktü, biliyorsunuz.

‘Kurumsal olarak başlamış olsa da kurumsallaşmış bir yapı yok’

Bu sefer ise önce örgütün silah bırakması, ardından bunun tespit edilmesi, bütün silahların bırakılıp bırakılmadığının görülmesi gerekiyor. Ondan sonra, örgütsel varlığın sona ermesi,
kendini feshetmesi ve terhis süreci gerçekleşecek. Ardından da sürecin son aşaması olan topluma yeniden entegrasyon sağlanacak. Bunların hepsi şartlı. Bunlar görülmeden sonraki aşamalara geçilmeyecek.Yani şu anda süreç kurumsal olarak başlamış olsa da tam anlamıyla kurumlaşmış bir yapı yok. Sonunda hükümet karar verecek, Meclis kabul edecek. Ondan sonra adımlar atılacak, yasalar yapılacak ve yasalara uygun kurumlar oluşturulacak. Bu bekleniyor. Aradaki en büyük fark bu.

“Yatay ve dikey meşruiyetin birleşmesi lazım ki barış kalıcı olsun”

  • 2013’te Akil İnsanlar vardı. Sizce yeniden böyle bir oluşuma ihtiyaç var mı? Ya da bu sürecin toplumsallaşması için hangi adımlar atılmalı?

İlla ki bir Akil İnsanlar grubunun oluşturulmasına gerek yok. Ama kesinlikle toplumun çeşitli temsil kurumlarıyla bir meşruiyet üretmesi, yani toplumsal kabul sağlaması gerekli.
Bunun için aydınların, kanaat önderlerinin, sağdan soldan, dini kesimden, laik kesimden, nasıl ifade edersek edelim; meslek kuruluşlarının, üniversitelerin, sendikaların ve bütün bu
kesimlerin katkıda bulunacağı bir süreç başlatılmalı. Akil İnsanların yerini alacak, toplumsal konsensüsü ve toplumun farklı kesimlerini temsil eden, aynı zamanda toplumun taleplerini oluşturan ve aktaran ara kademelerin oluşması lazım.

Bu konuda henüz bir gelişme yok. Bunun kesinlikle olması lazım. Çünkü iki tür meşruiyet var: Birincisi hukuksal ve kurumsal meşruiyet; ikincisi ise toplumsal ve siyasal meşruiyet. Biri
yatay, diğeri dikey. Bunların birleşmesi lazım ki barış kalıcı olsun. Sonra barış dediğimiz şey sadece şiddetin yok olması, silahların artık bir siyaset aracı olmaktan çıkması değildir. Bunun tekrarlanmasını veya benzer bir durumun yeniden ortaya çıkmasını önlemek için daha önce bunu gerekçe olarak kullanan şartların ortadan kaldırılması lazım. Buna “pozitif barış” diyoruz.

Silahların ortadan kaldırılmasına ise “negatif barış” diyoruz. Negatif barış sağlanabilir. Ama pozitif barış sağlanmazsa, yani silahlı bir itirazın veya isyanın doğmasına neden olacak şartlar ortadan kaldırılmazsa, her zaman benzeri hareketler ortaya çıkabilir. İlla PKK gibi bir örgütün ortaya çıkması gerekli değil; başka yapılar da ortaya çıkabilir. Sonra barışı yok eden sadece siyasal nedenler değil. İnsanların geçim sorunları, hırsızlık, yolsuzluk, kaçakçılık gibi sorunlar da var. İnanılmaz bir uyuşturucu kaçakçılığı var mesela.

Türkiye, organize suç örgütlülüğü açısından dünyadaki ilk 10 ülke arasında. Bunlardan pek bahsedilmiyor tabii ama böyle bir sisteme yönelik itirazlar da doğabilir. Barışın kalıcı olabilmesi için barışı bozan nedenlerin ortadan kaldırılması lazım. Şimdi bu doğrultuda bir gelişme bekliyoruz.

“Barış fikrinin ne olduğunu topluma anlatmak lazım”

  • Yaklaşık iki yıldır devam eden bu sürecin güçlendirilmesi ve toplumsal barışın sağlanması için sizce hangi adımlar atılmalı?

Akil İnsanlar gibi bir grubun tekrar kurulması söz konusu olmayabilir. O dönemde müthiş çalışmalar yapıldı. Her yapılan toplantıda insanlar dosyalar hâlinde, kamyonlarca malzeme derledi, getirdi ve sundu. Bunlardan yararlanılsaydı, bir çözüm haritası şimdiye kadar çoktan ortaya çıkmıştı. Fakat arkadaki niyet geri çekildi. Dediğim gibi, barış girişimi kurumlaşamadı ve
hukuklaşamadı. Toplumun çeşitli kesimlerini temsil eden grupların ve kişilerin sürece katılması gerekiyor. Yani Akil İnsanların yaptığı işi üstlenen bir süreç başlamalı. Eğer bu olursa, dediğim gibi, aydınların bir kere bu işi üstlenmesi lazım. Barış fikrinin ne olduğunu topluma anlatmak lazım. Toplumun barışarak ne kazanacağını anlatmak lazım. Toplumun da korkularını, endişelerini, beklentilerini ve öfkelerini yansıtması lazım ki hukukunu oluşturmaya çalışan yapı, parlamento ve hükümet bu görüşlerden yararlanarak ortak bir zeminde buluşabilsin.