• Ana Sayfa
  • Manşet
  • İyiliğin körlüğü: Niyet bilgiyi yenmeye yettiğinde…
İyiliğin körlüğü: Niyet bilgiyi yenmeye yettiğinde…
Konuk Yazar 18 Ekim 2026

İyiliğin körlüğü: Niyet bilgiyi yenmeye yettiğinde…

İyiliğin körlüğü: Niyet bilgiyi yenmeye yettiğinde…

 

İnsanın kendi iyiliğine duyduğu sarsılmaz inanç, bazen işlediği kötülüğü örten en kalın perdedir. Kötülük çoğu zaman kapımızı kendi çirkin yüzüyle çalmaz; adaletin, eşitliğin, özgürlüğün, hatta insanlığı kurtarma iddiasının masum diliyle konuşur. Başkasına zarar verirken bile kendisini bir suçlu değil, hakikatin yılmaz bir neferi zannedebilir insan. Bu yüzden belki de kötülükten çok, sorgulanmamış iyilikten korkmalıyız. Çünkü kötülük yaptığını bilen bir vicdanda hala tereddüt ihtimali varken, yaptığı yıkımı iyilik sanan biri kendisini durduracak son sese de kulağını kapatmış olur.

Albert Camus’nün Veba’da dile getirdiği o karanlık kehanet bu kırılma noktasına dokunur: “Aydınlanmamış bir iyilik isteği, kötülüğün kendisi kadar zarar verebilir.” Sorun niyetteki samimiyetsizlik olmayabilir. Sorun niyetin kendisini ahlaki eylemin biricik güvencesi sanmasında yatar. Barış adına şiddet tohumları ekebilir, adalet ararken adaletsizlik üretebilir, insanı özgürleştirme arzusuyla yeni zindanlar kurabiliriz.

Peki tam da bu noktada sormak lazım: İyi olanı dilemek yetmez mi, onu bilmek de mi gerekir?

Etik değer bilgisi işte bu belirsiz sınırda başlar. Etik mefhumu hazır reçetelere, ezberlenmiş ilkelere ya da dogma haline gelmiş doğrulara sığınmak mıdır? yoksa aksi bir yerde hayatın o karmaşık, bulanık ve çelişkili anlarında hangi değerin nasıl korunacağını görebilme sorumluluğunda mı? Yakın zamanda yitirdiğimiz İoanna Kuçuradi’nin vurguladığı gibi; doğru bir eylem için yalnızca temiz bir vicdan yetmez, durumu bütün somutluğuyla değerlendirecek bir etik bilgiye ihtiyaç vardır. Hayat kitaplardaki temiz şemalara uymaz elbette. İnsanlar çatışır, değerler çakışır ve aldığımız her karar bir başkasının hayatında derin bir yaraya dönüşebilir.

İnsanın kendi vicdanından ibaret bir ahlaka sığınması kolay olandır. Kendimiz hakkında hüküm veren de biziz çünkü, o hükmü aklayan da. Kendi mahkemesinde hep beraat eden insan kendi iyiliğinin en kolay tanığı olduğu kadar, en büyük yanılgısının da mimarı olabilir. Oysa etik düşünce, insanın kendisine duyduğu bu konforlu ve tehlikeli güveni sarsmak için çıkagelir.
Ve fısıldar kulağımıza: “Ya yanılıyorsan?”

Bu soruyu bir zayıflık olarak okumak yanlış olur, aksine etik olgunluğun ve sorumluluğun başladığı yer olarak görmek lazım. Doğruluğundan bütünüyle emin olan insan için karşıdaki artık dinlenecek bir özne misyonunu kaybeder ve eğitilmesi, düzeltilmesi, ikna edilmesi yahut yenilmesi gereken bir nesneye dönüşür. İnsanla konuşmak yerine onun hakkında teşhis koymaya başlar dururuz. Anlamanın yerini yargılama, diyaloğun yerini ahlaki bir üstünlük duygusu alır.

İoanna Kuçuradi’nin dikkat çektiği o hayati ayrım tam da burada düğümlenir: İonna Kuçuradi etiği toplumun hazır kurguladığı ahlak kurallarından ayırır. Çünkü genelleştirilmiş ilkeler, hayatın karmaşık ve benzersiz anları karşısında körleşebilir. Kuçuradi’ye göre etik eylem ezberlenmiş doğruları şablon gibi hayata dayatmak değil, o “biricik durumun” kılcal damarlarına nüfuz edebilmesidir. İnsanın değerini korumak, sadece kalpte taşınan soyut bir niyetle gerçekleşmez. O anın somut şartlarını, ilişkilerini ve çatışan değerlerini nesnel bir gözle görebilen bir “etik değer bilgisi” ile mümkünleşir. Aksi halde insan elindeki ahlak reçetesiyle şifa dağıttığını sanırken muhatabını kendi ezberinin kurbanı haline getirir.

Büyük kavramların cazibesi arttıkça bu tehlikesi de görkemli olur. Adalet, özgürlük, hakikat, halk ya da dava… Bir kavram ne kadar yüceyse, onun adına yapılanların o kadar dikkatle sorgulanması gerekir. Çünkü bir değer kutsallaştırıldığı an, kendi eleştirisini düşmanlık olarak görmeye başlar. Adalet adına adaletsizlik yapılır, özgürlük adına sesler susturulur. Slogan bize neye inanacağımızı dikte ederken; etik, inancımızın neye dönüştüğünü sormayı zorlaştırır.

Kant’ın insanı asla bir araç değil, kendinde bir amaç olarak gören ilkesi tam da bu araçlaştırma tehlikesine çekilmiş bir settir. Gelecekte kurulacağı vaat edilen adil bir dünya adına bugünün insanının acısını küçümsemek, iyilik değil insanı harcamaktır. İnsan hiçbir yüce davanın, ideolojinin ya da siyasetin feda edilebilir hammaddesi olmamalıdır. Max Weber’in “sorumluluk etiği”nde hatırlattığı gibi; eylemde bulunurken yalnızca niyetimize güvenemeyiz. “Ben iyi bir şey yapmak istedim” demek sorumluluktan kaçmak olur. Asıl mesele eylemlerimizin başkalarının hayatındaki öngörülebilir sonuçlarını da göğüsleyebilmekte yatar.

Bir kez amaç her şeyin ölçüsü haline geldiğinde, kullanılan araçların çirkinliği görünmezleşir. Kendisini tarihin veya hakikatin doğru tarafında gören kişi, karşısındakinin insanlığını unutmaya meyillidir. İyilik, eğer karşısındaki insanın özneselliğini ve özgür iradesini görmüyorsa; kurtarma iddiası taşıyan ezici bir tahakküme dönüşmesi kaçınılmaz bir sondur. Sözüm ona kişiyi kurtarmaya çalışırken iradesini yok saymak, onun adına konuşurken sesini boğmak iyilik midir? Bazen en etik eylem müdahale etmek değil geri çekilmek, öğretmek değil dinlemek, kendi sarsılmaz doğrularımızı bir anlığına askıya alabilmektir. Kuşkusuz bir insana tanıyabileceğimiz en büyük etik alan, onu kendi iyiliğimizin nesnesi yapmamaktır.

Şöyle düşünelim gecenin en karanlık anında elimizde tuttuğumuz bir meşale sadece bizim önümüzdeki patikayı aydınlatmaz hırsla sallandığımızda etraftaki ormanı da yakabilir. Kendi ışığına kapılan insan, aydınlattığını sandığı gölgelerin aslında kendi düşürdüğü karanlıklar olduğunu fark edemez. İyilik iddiasındaki insan da böyledir bazen: Elinde tuttuğu meşalenin sıcaklığıyla kendisini ısınmış hissederken, o ışığı doğrulttuğu başkalarının yüzündeki yanıkları görmezden gelir. Çünkü o sırada sadece kendi eyleminin kutsallığına, davasına olan bağlılığının gururuna odaklanmıştır.

Hayatın o büyük trajedisinin başladığı yer burası olur: gerçek yıkımlar, kalbinde nefret taşıyan zalimlerden çok ruhu inançla, zihni sorgulanmamış doğrularla dolu “kurtarıcıların” elinden çıkar. İnsan, bir başkasının hayatına adalet ya da merhamet taşıdığını sandığı anlarda aslında bir fırtına gibi eser. Kendi doğrularının rüzgarıyla savrulurken, basıp geçtiği toprağın, kırdığı dalların ve sessizce susan insanların ağıdını duymazdan gelir. Çevresindekilere bakıp onları “iyileştirdiğini” düşünebilir ancak yaptığı tek şey onların özgün varlığını kendi ahlaki kalıplarının içine hapsetmesinden ibarettir.

Eski bir deyişte söylendiği gibi: “Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir.”
Bu ifade iyi niyeti değersizleştirmek için değil onu bilgiyle, değerlendirmeyle ve kesintisiz bir özenle sınamamız gerektiğini hatırlatmak içindir. İyi niyet sizi yola çıkarabilir, ancak yolun nereye vardığını bilmek, adımlarınızın kimin hayatını çiğnediğini görmek sizin sorumluluğunuzdur. Çünkü insanı yalnızca kötülüğün zifiri karanlığı körleştirmez, bazı zamanlarda insanı sorgulanmamış iyiliğin göz kamaştıran ışığı da kör eder.

Kaynakça:
Camus, Albert. (2019). Veba. Çev. Nedret Tanyolaç Öztokat. İstanbul: Can Yayınları.
Kant, Immanuel. (2013). Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi. Çev. İoanna Kuçuradi. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
Kuçuradi, İoanna. (2016). İnsan ve Değerleri. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
Kuçuradi, İoanna. (2018). Etik. Ankara: Türkiye Felsefe Kurumu.
Weber, Max. (2006). Sosyoloji Yazıları. Çev. Taha Parla. İstanbul: İletişim Yayınları.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.