FA analizi | İran ABD’yi yenebileceğini düşünüyor: Tahran’ın zafer stratejisi

Foreign Affairs (FA) dergisinde, akademisyenler Narges Bajoghli ve Vali Nasr imzasıyla yayımlanan “Iran’s Victory Theory” başlıklı analiz, İran’ın ABD ve İsrail’in saldırılarına rağmen kendisini yenilmiş değil, bölgesel ve küresel güç konumunu pekiştirmiş bir ülke olarak gördüğünü ortaya koyuyor.

FA analizi | İran ABD’yi yenebileceğini düşünüyor: Tahran’ın zafer stratejisi
  • Yayınlanma: 19 Ekim 2026 16:40

Uluslararası basında İran savaşına dair yer alan bazı değerlendirmelere göre Tahran, ABD’yi Basra Körfezi’nden çıkarmayı, yaptırımların kaldırılmasını sağlamayı ve Washington’a İran’ı büyük güç olarak kabul ettirmeyi hedefliyor.

Bu bağlamda İran yönetimi, askeri saldırılara direnerek ve enerji piyasalarında baskı oluşturarak ABD’yi kendi şartlarıyla bir anlaşmaya zorlayabileceğine inanıyor.

Foreign Affairs (FA) dergisinde yayımlanan Narges Bajoghli ve Vali Nasr imzalı analiz de, ABD Başkanı Donald Trump yönetiminin İran’a yönelik askeri ve ekonomik baskı politikasının sonuçlarını, Tahran’ın savaş hedeflerini ve İran yönetiminin zafer anlayışını ele alıyor.

“Iran’s Victory Theory” başlıklı yazıya göre, Washington İran’ın yoğun bombardımanlar ve ekonomik yaptırımlar yoluyla geri adım atacağını düşünürken Tahran, çatışmayı ABD’nin bölgedeki askeri varlığını sona erdirmek ve İran’a büyük güç statüsünü kabul ettirmek için bir fırsat olarak görüyor.

Analizde, İran’ın ağır ekonomik ve askeri kayıplar vermesine rağmen savaştan yenilmiş olarak çıkacağına inanmadığı vurgulanıyor. İran yönetimi, ABD ve İsrail’in saldırılarına karşılık verebildiğini, Amerikan askeri üslerine zarar verdiğini ve Hürmüz Boğazı’ndaki geçişleri sekteye uğratabildiğini düşünüyor.

Ülkede savaşın ve Washington’ın uyguladığı kısıtlamaların ekonomik bedeli ağırlaşırken, milliyetçi duyguların güçlenmesi ve toplumun önemli bir bölümünün ülkenin savunulması etrafında birleşmesi de Tahran’ın direncini artırıyor.

Yazarlara göre İranlı yetkililer, izlenecek taktikler konusunda farklı düşünseler de temel hedeflerde birleşiyor: ABD güçlerini Basra Körfezi’nden çıkarmak, Washington’a tüm yaptırımları kaldırmak ve İran’ın büyük güç olduğunu kabul ettirmek. Tahran’ın zafer teorisi, ABD’nin İran’ı kuşatma politikasını sürdürmesinin maliyetini yükselterek Washington’ı geri adım atmaya zorlamak üzerine kuruluyor.

Savaş İran’ı zayıflattı ancak yönetimi deviremedi

Analize göre, İran’ın savaş nedeniyle ağır zarar gördüğü konusunda kuşku yok. Aylar süren ABD ve İsrail bombardımanları ülkenin sanayi tesislerine ve altyapısına zarar verdi; işsizliği artırdı ve daha fazla insanı yoksulluğa sürükledi. Washington’ın yaptırımları ve deniz ablukası da enflasyonu körükledi. ABD ve İsrail orduları, aralarında İran’ın eski dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesinin de bulunduğu çeşitli askeri ve taktik başarılar elde etti.

Ancak yazarlar, bu askeri sonuçların stratejik açıdan Washington’ın hedeflerine ulaşmasını sağlamadığını belirtiyor. ABD yönetimi, yoğun hava saldırılarının ve İran ekonomisini zayıflatmaya yönelik kapsamlı girişimlerin İslam Cumhuriyeti’ni teslim olmaya zorlayacağını düşündü. Hamaney’in öldürülmesinin de geniş çaplı bir hükümet karşıtı ayaklanmayı tetiklemesi beklendi. Analize göre bu beklentilerin hiçbiri gerçekleşmedi.

Aksine, Hamaney’in ölümünün ardından İslam Cumhuriyeti’nin güçlü destekçileri sokaklara çıktı. Ülkenin büyük kentlerinde her gece düzenlenen yürüyüşlere zamanla farklı siyasi görüşlerden İranlılar da katılarak ülkelerine destek verdi. Savaşın başlamasıyla Türkiye’nin 70 bin İranlı mülteciyi kabul etmeye hazırlandığı, ancak ülkeden çok az kişinin ayrıldığı belirtildi. Hatta savaş ilerledikçe, aralarında şarkıcılar Mohsen Namjoo ve Bijan Mortazavi’nin de bulunduğu, uzun süredir yurt dışında yaşayan bazı kültür insanları, gazeteciler ve siyasetçiler İran’a geri döndü.

İran’da hükümete öfkenin önüne ABD karşıtlığı geçti

Yazarlara göre, İran’da güçlenen milliyetçilik, İslam Cumhuriyeti yönetimine verilen koşulsuz desteğin göstergesi değil. Ülkede çok sayıda kişi yönetimden hâlâ memnun değil. Ancak hükümete duyulan öfkenin önüne Washington’a yönelik öfke geçmiş durumda.

Analizde, daha önce İranlıların çoğunun ABD’nin ülkeyi yok etmeyi hedeflediği yönündeki İslam Cumhuriyeti söylemine kuşkuyla yaklaştığı ve Tahran’ın Washington’la ilişkilerini iyileştirmesini umduğu belirtiliyor. Ancak İran kentlerinin bombalanması ve ABD Başkanı Donald Trump’ın ülkenin medeniyetini yok etmekle tehdit eden açıklamaları bu tutumda değişime yol açtı. Trump’ın İran’ı “tamamen havaya uçurabileceği” ve ülkeyi “hayatta kalma şansı olmadan cehenneme gönderebileceği” yönündeki sözleri, farklı siyasi görüşlere sahip İranlıların ABD’nin ülkeyi ortadan kaldırmak ya da tüm Amerikan taleplerine boyun eğmeye zorlamak istediği düşüncesinde birleşmesine neden oldu.

Yazarlar, bu değişimi Haziran 2025’te Washington’ın İran’ı ilk kez bombalamasından itibaren farklı siyasi görüşlerden İranlılarla yaptıkları uzun görüşmelere dayandırıyor. Ocak ayında düzenlenen kitlesel protestoların ardından yaşanan katliamlar nedeniyle görüşülen kişilerin büyük bölümünün kendi hükümetlerine karşı derin bir öfke ve hayal kırıklığı yaşadığı aktarılıyor. Ancak savaş uzadıkça ve Trump’ın yok etme tehdidi içeren söylemleri sertleştikçe siyasi tutumların önemli ölçüde değiştiği belirtiliyor.

Sosyal ve siyasi konulardaki faaliyetleri nedeniyle yıllarca hapis yatmış, 45 yaşındaki muhalif Ali, yazarlara ABD’ye yönelik beklentilerinin nasıl değiştiğini şöyle anlatıyor:

“Amerikan vaadine çok inanmıştık. Ancak bu savaşla ve Trump ile yönetiminin söylediği ve yaptığı her şeyle birlikte, Amerikalıların bize sahte bir vaat sattığı açıkça ortaya çıktı. İstedikleri tek şey İran’ın tamamen boyun eğmesi ve bu bizim için kabul edilebilir değil.”

Otuzlu yaşlarında bir yazar ve sanatçı olan Mahsa da benzer bir değerlendirmede bulunuyor. ABD’nin özgürlük, saygı ve demokrasi değerlerini temsil ettiğine ilişkin inancının yıkıldığını söyleyen Mahsa, ülke yönetimine yıllardır öfkeli olmasına rağmen İran’ın kendi yurdu olduğunu vurguluyor. Mahsa, “Hiçbir dış ülkenin liderlerimizi öldürmeye, çocuklarımızın üzerine bomba yağdırmaya ve bizi yok etmeye çalışmaya hakkı yok” diyor.

Hamaney’in cenazesinde milyonlar toplandı

Analize göre, savaş devam ederken Hamaney için düzenlenen temmuz ayındaki cenaze törenine milyonlarca kişinin katılması, İran’daki milliyetçi tepkinin boyutunu gösterdi. Tören sırasında katılımcılara kırmızı bayraklar dağıtıldı. Bu bayraklar, kanlı bir intikam isteğinin sembolü olarak değerlendirildi.

Bundan kısa süre sonra İran, Hürmüz Boğazı’ndan geçen ticari gemilere saldırdı. Böylece üç ay önce ABD ile varılan kırılgan ateşkes de bozuldu.

Yazarlara göre Washington’daki bazı yetkililer, ekonomik baskının zaman içinde İran toplumunun tutumunu değiştireceğini düşünüyor. Bu yaklaşım, halk yeterince yoksullaşırsa hükümeti devirmeye yöneleceği ya da rejimin varlığını korumak için ABD’nin taleplerine boyun eğeceği varsayımına dayanıyor. Ancak analizde bu beklenti gerçeklikten kopuk bir düşünce olarak nitelendiriliyor.

İran’ın son 15 yılda Amerikan ekonomik savaşına dayanabilecek bir ekonomi geliştirmeye çalıştığı belirtiliyor. İranlı yetkililerin komşu ülkelerdeki tüccarlarla güçlü ilişkiler kurduğu ve ülkeyi gıda konusunda büyük ölçüde kendi kendine yeterli hale getirdiği aktarılıyor. Ekonomi zarar görmüş ve enflasyon yükselmiş olsa da analizde, savaşın bu aşamasına kadar kentlerde ve kasabalarda temel mal ve hizmetlerde genel bir kıtlık yaşanmadığı ifade ediliyor.

İş nedeniyle İsfahan ile Tahran arasında düzenli seyahat eden mühendis Hamid Reza, ülke içindeki işleyişe ilişkin gözlemlerini şöyle aktarıyor:

“Ülke içinde her şeyin ne kadar iyi yönetildiği inanılmaz. Fiyatlar yüksek ama ülke genelinde hiçbir şeyde kıtlık yaşanmadı. Her şey içeride büyük bir özenle yönetildi.”

Yazarlar, İranlıların geleceğe iyimser bakmadığını, belirsizlikten kaygı duyduğunu ve ekonomik rahatlamayla birlikte normal yaşama dönmek istediğini de vurguluyor. Buna rağmen İranlılar, ABD ve İsrail’in yürüttüğü savaşı kendilerini özgürleştirmeye yönelik bir girişim olarak görmüyor. Savaşı gereksiz bir saldırganlık olarak değerlendiriyorlar. Bu durum, milliyetçi duyguların siyasi ayrımları bulanıklaştırmasına ve yeni bir halk ayaklanması olasılığının azalmasına yol açıyor. Analize göre savaş, bu yönüyle İslam Cumhuriyeti’ni güçlendirdi.

İran yönetiminde sertlik yanlıları etkisini artırıyor

Analizin ikinci bölümünde, İran yönetiminin de savaşın başlamasından bu yana Washington’a karşı daha sert bir tutum benimsediği belirtiliyor. Ülkenin yeni dini lideri Mücteba Hamaney’in kendisi gizlilik içinde kalmayı sürdürürken, güvendiği isimleri kilit görevlere getirdiği aktarılıyor. Bu isimlerin önemli bölümünün, İslam Devrim Muhafızları Ordusu’yla bağlantılı sertlik yanlısı figürlerden oluştuğu ifade ediliyor.

Ulusal güvenlik danışmanı Muhsin Rızai ve İran’ın başlıca iç paramiliter güçlerinin komutanı Hüseyin Taib de bu isimler arasında gösteriliyor. Analize göre bu kadro, yeni saldırıları caydırmanın yolunun provokasyonlara kararlı ve sert karşılık vermekten geçtiğine inanıyor.

Bu çevreler, Washington’ın diplomasi konusunda samimi olduğuna kuşkuyla yaklaşıyor. ABD’nin müzakereler sürerken iki kez İran’a saldırdığı ve ardından haziran ayında İran’la imzaladığı mutabakat metninden geri çekildiği belirtiliyor. Bu nedenle Washington’ın güvenilir olmadığı düşünülüyor. Analizde, ABD’nin görüşmelere ilgi göstermesinin dahi yeni bir saldırının hazırlığı olabileceği kaydediliyor. İran yönetimindeki sertlik yanlıları, Haziran 2025’te ve Şubat 2026’da yaşananların tekrarlanabileceğinden endişe ediyor.

Ilımlılar da teslimiyete karşı çıkıyor

İran yönetimindeki görece ılımlı isimlerin yaklaşımı ise farklılıklar taşıyor. Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan, Meclis Başkanı Muhammed Bakır Kalibaf, eski Cumhurbaşkanı Hasan Ruhani ve eski Dışişleri Bakanı Muhammed Cevad Zarif gibi isimler, çatışmaya diplomatik çözüm bulunması gerektiğini savunuyor. Pezeşkiyan ve Kalibaf, sıradan İranlıların yaşadığı ekonomik sıkıntılara dikkat çekiyor.

Ancak analizde, bu isimlerle sertlik yanlısı yöneticiler arasındaki görüş ayrılığının sanıldığı kadar büyük olmadığı vurgulanıyor. Söz konusu isimleri tanıyan bir analist, “Kimse İran’ın teslim olması gerektiğini söylemiyor” değerlendirmesini yapıyor.

Görece ılımlı isimler ekonomik rahatlamayı öncelikli görse de çözümü, ABD’nin haziran ayında imzaladığı mutabakatı uygulamaya zorlanmasında buluyor. İran’ın yorumuna göre bu anlaşma Washington’ı İran’ın tüm varlıklarını dondurulmuş durumdan çıkarmaya, bütün yaptırımları kaldırmaya, ülkeye bir daha saldırmamaya ve tazminat ödemeye bağlıyordu. Buna karşılık İran’ın ateşkesi sürdürmesi ve Hürmüz Boğazı’ndan ticari geçişleri yeniden başlatması bekleniyordu. İran ise boğazdan geçen gemilerden ücret almaya devam edebilecekti.

Analizde, yaz sonundan itibaren Rızai ve Kalibaf’ın diplomasinin ABD’nin bu mutabakata geri dönmesiyle başlaması gerektiğini dile getirdiği belirtiliyor. New York’ta yapılan son Birleşmiş Milletler toplantılarının ardından konuşan ve İranlı karar alıcılara yakın olan aynı analiste göre, bu isimler Trump’ın gerçek müzakerelere hazır olmadığına inanıyor. Tahran’daki bu değerlendirmeye göre Trump ancak İran’ın zaferini kabul ettiğinde anlaşmaya geri dönebilir. Bunun gerçekleşmesi için de ABD’nin savaşın maliyetini daha fazla hissetmesi gerekiyor.

Tahran, ABD’nin bölgedeki askeri varlığını sona erdirmek istiyor

Yazarlara göre bu yaklaşım, İran’ın olası yeni bir çatışmada ölçülü ve sınırlı karşılık vermek yerine bölge genelinde geniş çaplı saldırılara yönelmesine yol açabilir. Tahran’daki baskın görüş, ihtiyatlı ve öngörülebilir davranmanın ABD’nin baskısını artıracağı, İran’ın temel askeri hedeflerine ulaşmasını ise sağlamayacağı yönünde.

İran’ın temel hedefleri arasında Washington’ın bütün askerlerini Basra Körfezi’nden çekmesi ve İran’ın bölgesel üstünlüğünü kabul etmesi bulunuyor. Ülkenin Ürdün, Suriye ve Basra Körfezi genelindeki ABD askeri üslerine ve tesislerine düzenlediği saldırılar bu hedefle ilişkilendiriliyor.

Analize göre saldırılar belirli ölçüde sonuç verdi. Birkaç ABD askeri varlığı ciddi hasar gördü. Washington, operasyonlarının ve askeri kaynaklarının önemli bölümünü İsrail ile Ürdün’e kaydırmak ve lojistik destek için Hint Okyanusu’nun orta kesimindeki bir üsse dayanmak zorunda kaldı. İran’ın saldırı tehdidinin, ABD’yi Birleşik Krallık’taki bir üste bulunan bütün B-1 bombardıman uçaklarını geri çekmeye de yönelttiği belirtiliyor.

Yazarlar, Tahran’ın eş zamanlı olarak Körfez ülkelerini kendi topraklarındaki ABD askeri üslerini kapatmaya zorlamaya çalıştığını aktarıyor. İran, Basra Körfezi’nde barış ve güvenliğin sağlanmasını Amerikan askeri varlığının sona ermesine bağlıyor. ABD’nin savaş çabalarına destek verdiğinden şüphelendiği Körfez ülkelerine yönelik saldırılar da bu stratejinin parçası olarak değerlendiriliyor.

Analizde İran’ın ABD’nin bölgedeki askeri varlığını tamamen sona erdirmesinin düşük bir olasılık olduğu belirtilse de saldırıların Arap ülkelerini Amerikan güvenlik şemsiyesine dayanmanın risklerini yeniden değerlendirmeye ittiği ifade ediliyor. Bu durumun, bölgede daha sınırlı bir ABD askeri varlığına yol açabileceği kaydediliyor.

İran, ekonomik baskıyla Washington’ı anlaşmaya zorlamayı hedefliyor

İran, ABD askerlerini bölgeden uzaklaştırmayı başarsa bile ekonomik yaptırımların kaldırılmasını sağlayamayabilir. Analize göre Trump yönetiminin “ekonomik D-Day” olarak nitelendirdiği baskı politikasını devreye sokmasının nedenlerinden biri de ABD ordusunun yıpranmış olması ve İran’ın ABD Donanması’na yönelik saldırılarının Amerikan gemilerini İran kıyılarından daha uzağa çekilmeye zorlamasıydı.

Buna rağmen Tahran, ABD’ye yeterli ekonomik zarar vererek Washington’ı bir uzlaşmaya zorlayabileceğine inanıyor. Bu amaçla petrol, doğal gaz, dizel, jet yakıtı ve diğer petrol ürünlerinin fiyatlarını yükseltmeye çalışıyor. İran’ın Körfez bölgesindeki çeşitli enerji tesislerine yönelik saldırıları da bu stratejinin parçası olarak aktarılıyor.

İran, İsrail’in Güney Pars gaz sahasına saldırısına misilleme olarak Katar’daki Ras Laffan gaz sahasını ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin Fuceyre Limanı’ndaki petrol tesislerini hedef aldı. Petrol ve doğal gaz taşıyan tankerlere yönelik saldırılar da sürüyor. Tahran ayrıca Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolünü pekiştirmeye çalışıyor ve boğazı İran’ın egemenlik alanı olarak görüyor.

Washington bu girişimlere güçlü karşılık verirken, son dönemde tankerlerin stratejik geçiş noktasından geçmesine yardımcı olmayı başardı. Ancak analizde, bu operasyonların çok büyük deniz gücü ve kaynak gerektirdiği, ABD’nin bu çabaları sonsuza kadar sürdüremeyeceği değerlendirmesi yapılıyor.

İran’ın bölgesel müttefikleri de devrede

Analize göre İran’ın bölgesel ortakları da çatışmadaki baskıyı artırmaya yardımcı oluyor. İran destekli Iraklı güçlerin, Suudi Arabistan petrolünü Kızıldeniz kıyısındaki tesislere taşıyan kritik bir petrol boru hattına saldırdığı ve bunun küresel petrol arzını aylar boyunca önemli ölçüde azaltabileceği belirtiliyor.

İran’ın Yemen’deki Husilerle kurduğu ittifak da Suudi Arabistan’ın petrol tesislerine yönelik saldırılarla öne çıkıyor. Husilerin geniş yeni toprakları ele geçirdiği ve Babülmendep Boğazı’na ulaştığı ifade ediliyor. Dünya ticaretinin yüzde 12’sinin geçtiği Kızıldeniz’i tehdit edebilen bu konumun, bölgesel deniz taşımacılığı açısından önemli sonuçları bulunuyor.

Yazarlar, bu saldırıların İran’ın Lübnan ve Suriye’deki ağının zarar görmesine rağmen genel olarak hâlâ etkili olduğunu gösterdiğini belirtiyor.

Tahran kendisini büyük güç olarak görüyor

Analizin son bölümünde, ABD’nin İran’ı köşeye sıkıştırdığını düşündüğü, ancak Tahran’ın kendisini seçenekleri tükenmiş bir ülke olarak görmediği vurgulanıyor. İran yönetimi, savaşta elde ettiğini düşündüğü askeri sonuçların ardından büyük güç statüsüne ulaştığına inanıyor. Ülkenin askeri performansından gurur duyduğu ve uluslararası alanda daha fazla saygı gördüğünü düşündüğü aktarılıyor.

Tahran’daki yetkililerin, İran heyetinin eylül ayında Şanghay İşbirliği Örgütü ile Batı dışındaki ülkeleri bir araya getiren BRICS grubunun toplantılarında diğer üyeler tarafından coşkuyla karşılandığını gösteren görüntüleri memnuniyetle karşıladığı belirtiliyor.

Yazarlar, İran’ın önünde hâlâ çok büyük sorunlar bulunduğunu ve savaş sırasında elde ettiğini düşündüğü kazanımları kalıcı, barış dönemine ait sonuçlara dönüştürmenin yolunu henüz bulamadığını kaydediyor. Buna rağmen Tahran’ın gerektiğinde savaşı sürdürmeye hazır olduğu ifade ediliyor.

İranlı karar alıcılara yakın üst düzey bir analistin değerlendirmesine göre yönetim, halkın zafer kazanılacağına inanması halinde ekonomik acıya ve sıkıntılara katlanmaya hazır olduğunu düşünüyor. Ülkenin siyasi ve askeri elitlerinin ortak bir strateji etrafında birleştiğini belirten yazarlara göre Tahran, mevcut çizgisini sürdürerek üstün gelebileceğinden emin. Bu yaklaşımda uzlaşma ve taviz vermek gerekli görülmüyor.