Avrupa’da merkez çözülüyor mu?

Avrupa’da merkez çözülüyor mu?

 

Fransa’da yaşananlar, Emmanuel Macron’un iktidarının son dönemini sarsan yeni bir toplumsal kriz olarak değerlendiriliyor. Yüz binlerce insanın katıldığı gösteriler, birçok kentte şiddet olaylarına sahne olurken hükümetin yanıtı sokağa çıkma kısıtlamaları ve güvenlik önlemlerini artırmak oldu. Ancak Fransa’da olup bitenleri yalnızca sokak gösterileri, polis müdahaleleri veya Macron’un siyasal geleceği üzerinden değerlendirmek, meselenin Avrupa açısından taşıdığı anlamı gözden kaçırmak olur.

Çünkü Fransa’daki gelişmeler, Avrupa’nın uzun zamandır karşı karşıya olduğu fakat henüz siyasal bir çözüm üretemediği daha kapsamlı bir dönüşümün belirtilerini taşıyor. Hayat pahalılığı, kamu hizmetlerindeki sorunlar, gençlerin gelecek kaygıları ve geleneksel siyasal partilere duyulan güvensizlik, farklı biçimlerde Avrupa’nın birçok ülkesinde kendisini gösteriyor. İtalya, Belçika, İspanya ve Portekiz’de son günlerde yaşanan toplumsal hareketlilik de bu ortak gerilimleri görünür kılıyor.

Peki Avrupa’da ne değişiyor?

Bu sorunun yanıtını yalnızca aşırı sağın yükselişinde aramak yeterli değil. Asıl üzerinde durulması gereken, Avrupa’da uzun yıllar boyunca siyasal istikrarın temelini oluşturan merkez siyaset ile toplumsal kesimler arasındaki ilişkinin giderek zayıflaması.

Macron’un 2017’de iktidara gelişi, bu bakımdan önemli bir dönüm noktasıydı. Geleneksel sağ ve sol ayrımını aşma, ekonomik modernleşme ve Avrupa entegrasyonunu güçlendirme iddiasıyla ortaya çıkan Macron, kendisini radikal siyasal hareketlere karşı merkez siyasetin temsilcisi olarak konumlandırmıştı. Ancak aradan geçen yıllar, bu projenin önemli çelişkilerini açığa çıkardı. Geleneksel partilerin gerilemesi güçlü ve kalıcı bir merkezin oluşmasını sağlamadı. Tersine, siyasal alanın parçalanmasına ve karşıt kutupların güçlenmesine eşlik etti.

Bugün Fransa’da Marine Le Pen’in Ulusal Birlik hareketi ile Jean-Luc Mélenchon’un Boyun Eğmeyen Fransa’sı arasındaki siyasal rekabet, bu dönüşümün en görünür ifadelerinden biri. Elbette bu iki hareketin siyasal projeleri birbirinden oldukça farklı. Ancak her ikisinin de güç kazanmasında, mevcut siyasal düzene yönelik hoşnutsuzluğun önemli bir rol oynadığı görülüyor.

Buradaki temel çelişki şu: Merkez siyaset, radikal hareketleri etkisizleştirme iddiasıyla güç kazanırken, izlediği politikalar ve temsil biçimi onların ortaya çıktığı toplumsal koşulları ortadan kaldıramadı.

Sosyal devletin krizi, güvenlik devletinin yükselişi

Fransa’daki gelişmelerin bir başka boyutu da Avrupa’nın sosyal devlet modeliyle ilgili. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da oluşan siyasal uzlaşmanın önemli dayanaklarından biri, kapitalist ekonomi ile sosyal koruma mekanizmalarının birlikte sürdürülmesiydi. Ekonomik büyüme, kamu hizmetleri ve sosyal haklar, siyasal sistemin toplumsal meşruiyetini destekliyordu.

Ancak bugün bu model giderek daha fazla baskı altında. Artan kamu borçları, enerji maliyetleri, ekonomik durgunluk ve savunma harcamaları hükümetlerin hareket alanını daraltıyor. Fransa’da kamu borcunun milli gelire oranının yaklaşık yüzde 119’a ulaşması, bu sıkışmanın boyutlarını gösteriyor. Hükümet bir yandan bütçe açığını azaltmaya çalışırken diğer yandan toplumun daha fazla ekonomik güvence ve kamu hizmeti talepleriyle karşılaşıyor.

Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasal bir çelişki yaratıyor. Devletten sosyal koruma beklentisi devam ederken, devletin bu beklentilere cevap verme kapasitesi tartışmalı hale geliyor.

Üstelik sosyal taleplere verilen yanıtın giderek güvenlik tedbirleri üzerinden şekillenmesi, başka bir gerilimi de beraberinde getiriyor. Fransa’da son gösterilerin ardından ilan edilen yerel sokağa çıkma kısıtlamaları ve askerlerin güvenlik operasyonlarında görevlendirilmesi bu tartışmanın güncel örnekleri.

Buradan Avrupa siyasetine ilişkin önemli bir soru doğuyor: Sosyal devletin kapasitesi daralırken güvenlik devletinin yetkileri mi genişliyor?

Bu soruya bütün Avrupa için aynı yanıtı vermek mümkün değil. Ancak göç, sınır güvenliği, protestolar ve kamu düzeni etrafında gelişen siyasal tartışmalar, güvenlik meselesinin Avrupa siyasetinde giderek daha merkezi bir konuma yerleştiğini gösteriyor.

Avrupa sağa mı kayıyor, yoksa siyasal merkez mi çözülüyor?

Almanya’da AfD’nin yükselişi, İtalya’da Giorgia Meloni’nin iktidarı ve Fransa’da Ulusal Birlik’in güçlenmesi, Avrupa’nın sağa kaydığı değerlendirmelerini destekleyen gelişmeler. Bununla birlikte, bu tabloyu tek yönlü bir ideolojik dönüşüm olarak görmek yanıltıcı olabilir.

Çünkü aynı dönemde farklı toplumsal hareketlerin, radikal sol örgütlenmelerin ve geleneksel partilerin dışında gelişen protestoların da güç kazandığı görülüyor. Fransa’da öğrencilerin, sendikaların ve Sarı Yelekliler hareketinden gelen kesimlerin farklı talepler etrafında buluşması bunun örneklerinden biri.

Dolayısıyla Avrupa’da yalnızca sağın yükselişinden değil, siyasal merkezin toplumu temsil etme kapasitesindeki aşınmadan söz etmek daha açıklayıcı olabilir. Bu aşınma kimi ülkelerde milliyetçi ve göç karşıtı siyaseti, kimi toplumsal kesimlerde ise yeniden dağıtım ve sosyal adalet taleplerini güçlendiriyor.

Bu durumun Avrupa Birliği açısından da önemli sonuçları olabilir. Özellikle radikal sağ partilerin Avrupa Birliği’ne yaklaşımlarındaki değişim dikkat çekici. Geçmişte birlikten ayrılmayı savunan birçok hareket, bugün AB’den çıkmaktan ziyade kurumlarını içeriden dönüştürmeyi hedefliyor. Bu değişim, Avrupa entegrasyonunun ortadan kalkmasından çok, birliğin siyasal karakteri üzerinde yeni mücadelelerin yaşanabileceğini düşündürüyor.

Dünya siyaseti nereye gidiyor?

Fransa’daki olayları daha geniş bir bağlama yerleştirdiğimizde, karşımıza dünya siyasetinin içinde bulunduğu başka bir çelişki çıkıyor.

Soğuk Savaş sonrasında ekonomik küreselleşmenin derinleşmesi, liberal demokrasinin yaygınlaşması ve uluslararası kurumların güçlenmesi üzerine kurulan beklentiler bugün ciddi biçimde sorgulanıyor. ABD ile Çin arasındaki rekabet, Ukrayna savaşı, Ortadoğu’daki çatışmalar, enerji güvenliği ve korumacı ekonomi politikaları, devletlerin önceliklerini yeniden belirliyor.

Bir yandan devletin ekonomideki ve güvenlik alanındaki rolü yeniden genişlerken, diğer yandan toplumsal refahı koruma kapasitesi üzerindeki baskı artıyor. Avrupa ülkeleri savunma harcamalarını yükseltmek, ekonomik rekabet güçlerini korumak ve enerji güvenliğini sağlamak zorunda. Fakat bütün bunların maliyeti, aynı zamanda sosyal harcamalar üzerinde yeni baskılar yaratabiliyor.

Burada dikkat çekici bir paradoks var: Küreselleşmenin devletleri geri plana ittiğinin düşünüldüğü bir dönemden, devletlerin yeniden merkezi aktörlere dönüştüğü bir döneme geçiliyor. Ancak geri dönen devlet, zorunlu olarak daha güçlü bir sosyal devlet anlamına gelmiyor. Sanayi politikası, sınır kontrolü ve askeri güvenlik alanlarında güçlenen devlet, toplumsal eşitsizliklerin giderilmesinde aynı ölçüde etkili olmayabiliyor.

Bu nedenle dünya siyasetinin geleceğini yalnızca milliyetçiliğin yükselişi veya liberal düzenin gerilemesi üzerinden açıklamak yetersiz kalabilir. Daha kapsamlı bir dönüşüm yaşanıyor: Ekonomik, siyasal ve jeopolitik güç ilişkileri yeniden şekillenirken, bu değişimin nasıl bir uluslararası düzen ortaya çıkaracağı henüz belirsiz. Fransa’da yaşananlar bu belirsizliğin Avrupa’daki görünümlerinden biri.

Macron’un siyasal geleceğinden bağımsız olarak, Fransa’nın karşı karşıya olduğu temel sorunların 2027 cumhurbaşkanlığı seçimleriyle kendiliğinden ortadan kalkması beklenemez. Aşırı sağın güçlenmesi de solun yeniden yükselişi de tek başına bu yapısal sorunların çözüldüğü anlamına gelmeyecektir.

Belki de bugün Avrupa’da yaşananları anlamak için sorulması gereken soru, hangi siyasal hareketin yükseldiğinden önce, onları yükselten koşulların neden giderek kalıcı hale geldiğidir.

Fransa’daki sokak gösterileri bir süre sonra sona erebilir. Ancak onları ortaya çıkaran siyasal ve toplumsal gerilimlerin Avrupa’nın geleceğini belirlemeye devam etmesi mümkün.

Çünkü mesele yalnızca Fransa’da bir iktidarın zayıflaması değil; Avrupa’nın uzun yıllardır üzerinde yükseldiği siyasal ve toplumsal uzlaşmanın hangi yönde dönüşeceğidir.

* ilketv.com.tr’de yayımlanan yazılar, yazarların görüşlerini yansıtmaktadır. Yazılar İlke TV’nin kurumsal bakışıyla örtüşmeyebilir. Yazıların tüm hukuki sorumluluğu yazarlarına aittir.