Türkiye, Demokratik Toplum ve Barış Süreci ile tarihsel bir dönemeçten geçiyor. Bu süreç, yalnızca silahların susmasını değil, Cumhuriyet’in demokratikleşmesini, toplumsal barışın sağlanmasını ve farklı kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde ortak bir gelecek kurmasını mümkün kılabilecek önemli bir fırsat sunuyor. Ancak sıkça vurguladığımız gibi barışın kalıcılaşması, devletin Kürt meselesine ilişkin tarihsel yaklaşımını değiştirmesine bağlıdır. Çünkü mesele yalnızca silahların bırakılması değil; eşit yurttaşlık, dil ve kimlik özgürlüğü, yetkilendirilmiş yerel yönetimler ve halkın yönetsel süreçlere demokratik katılımının güvence altına alınması meselesidir.
Kürtler ve Aleviler başta olmak üzere, anayasal ve yasal tanınma talepleri karşılanmamış bütün halkların, inançların ve kimliklerin ötekileştirilmesi sorunu varlığını koruyor. Bu nedenle devletin Kürtlere yaklaşımı, aslında bütün farklılıklarla kurmak istediği ilişkinin de aynasıdır.
Böylesi bir dönemde, Cumhurbaşkanı Başdanışmanı Mehmet Uçum’un son açıklamaları dikkat çekici olduğu kadar kaygı verici tartışmalara da yol açtı. Uçum’un müzakere ve çözüm süreci kavramlarını reddederek süreci diyalog ve geçiş kavramlarıyla tanımlaması, meselenin demokratik çözümünden çok silahsızlanma ve tasfiye ekseninde ele alındığı yönündeki endişeleri derinleştirdi. Çünkü müzakere, karşılıklı siyasal iradelerin birbirini tanımasını gerektirir. Sınırları tek taraflı belirlenmiş bir diyalog ise eşitlik temelinde yürütülen bir çözüm sürecinin yerini tutamaz.
Uçum’un Abdullah Öcalan’ın süreçteki rolü ve statüsüne ilişkin açıklamaları da bu tartışmanın en hassas noktasını oluşturuyor. Kürt siyasi hareketinin barış açısından temel bir güvence olarak gördüğü Sn.Öcalan’ın Barış ve Siyasallaşma Koordinatörlüğü, hukuki ve siyasi statüsünün belirlenmesi, özgür çalışma ve iletişim koşullarının sağlanması taleplerine karşılık Uçum, sınırları devlet tarafından çizilmiş bir görev tanımı ortaya koyuyor. İmralı’da hazırlanan çalışma mekânının Öcalan’ın hükümlülük statüsünde ve infaz koşullarında bir değişiklik anlamına gelmediğini özellikle vurgulaması da bu yaklaşımın bir başka boyutunu oluşturuyor. Burada asıl sorun, yalnızca Öcalan’ın şahsi koşulları değildir. Milyonlarca Kürdün lider olarak gördüğü, barış sürecinde belirleyici sorumluluk üstlenmesi beklenen bir siyasal aktörün konumunun tek taraflı olarak tarif edilmesidir.
Bir yandan tarihsel bir sorumluluk üstlenmesi istenen bir insanın, diğer yandan bu sorumluluğu hangi sınırlar içerisinde yerine getireceğinin kendisine bildirilmesi, barışın eşitlik ve karşılıklı tanıma ruhuyla nasıl bağdaştırılacaktır?
Uçum’un açıklamalarında dikkat çeken, Kürt tarafının eşit bir siyasal özne olarak kabul edilip edilmediği sorusunu yeniden gündeme getiren bu üstenci dildir. Bu yaklaşım, ister istemez geçmişin devlet aklını hatırlatıyor. Bir zamanlar bir onbaşının Kürt köylerine giderek bütün köyü hizaya dizdiği, devlet otoritesinin Kürtlerin iradesi üzerinde mutlak bir üstünlük olarak kurulduğu dönemler toplumsal hafızadan silinmiş değildir.
Bugün aynı koşullardan söz etmiyoruz. Ancak muhatabının siyasal iradesini tanımak yerine ona tek taraflı sınırlar çizme anlayışı, o eski hiyerarşik ilişkinin izlerini taşımaktadır.
Dün üniformayla kurulan üstünlük ilişkisinin bugün takım elbise ve kravatla, diplomatik ve siyasal bir dille yeniden üretilmeye çalışıldığı görülmektedir.
Asıl mesele de budur: Devlet ya da iktidar katında, eşit ilişki kurulacak Kürt yerine, sınırları belirlenen, kendisine biçilen role razı olması beklenen Kürt anlayışının ne ölçüde değiştiği sorusu hâlâ ortadadır.
Çünkü Mehmet Uçum sıradan bir yorumcu değildir. Cumhurbaşkanı Başdanışmanı sıfatıyla yaptığı açıklamaların Erdoğan ve iktidar yetkilileri tarafından düzeltilmemiş olması, bu yaklaşımın devletin ya da iktidarın ortak politikası olup olmadığı sorusunu gündeme getiriyor.
Sessizlik tek başına onay anlamına gelmez. Ancak böylesine tarihsel bir süreçte belirsizliğin sürdürülmesi de toplumsal güveni zedelemektedir. Oysa Devlet Bahçeli’nin bugüne kadar yaptığı açıklamalarla Uçum’un çizdiği çerçeve arasında dikkat çekici farklılıklar bulunuyordu. Bahçeli’nin Öcalan’ın Meclis’te konuşmasına yönelik çağrısı, umut hakkına ilişkin çıkışları ve Barış ve Siyasallaşma Koordinatörlüğünü bir hak olarak değerlendirmesi, sürecin siyasal boyutunu öne çıkaran açıklamalardı. Bahçeli de bu koordinatörlüğü silahsızlanma hedefiyle ilişkilendirmiş ve mahkûmiyet statüsünün korunacağını belirtmiştir. Ancak Uçum’un özellikle devletin belirlediği sınırlara yaptığı vurgu, iki yaklaşım arasındaki siyasal ton ve öncelik farklılığını görünür kılmaktadır.
İktidarın ve devletin etkili konumlarında bulunan iki ismin açıklamaları arasındaki bu farklılıklar, sürecin ortak ve açık bir stratejiyle yürütülüp yürütülmediği sorusunu beraberinde getiriyor. Oysa barış süreçleri belirsizliklerle değil, güven veren somut adımlarla ilerler. Seçilmiş belediye eşbaşkanlarının ve siyasi tutukluların durumuna ilişkin tartışmaların sürdüğü, demokratik haklar konusunda beklenen düzenlemelerin henüz hayata geçirilmediği koşullarda, sürecin yalnızca silahsızlanmaya indirgenmesi kaygıları büyütmektedir. Demokratik Toplum ve Barış Süreci’nin gerçek anlamda başarıya ulaşması; eşit yurttaşlığın anayasal güvenceye kavuşturulmasını, anadil ve kimlik özgürlüğünü, inançların eşitliğini, yerel demokrasinin güçlendirilmesini ve demokratik siyasetin önündeki engellerin kaldırılmasını gerektiriyor.
Kürt meselesinin çözümü, Kürtlerin siyasal iradesini sınırlandırmakta değil, eşit yurttaşlık temelinde tanımakta aranmalıdır. Çünkü unutulan önemli bir tarihsel gerçek var: Ne Cumhuriyet eski Cumhuriyet’tir ne de Kürtler eski Kürtlerdir. Yüzyıllık inkâr, asimilasyon ve baskı politikalarının aşamadığı Kürt toplumsal gerçekliği, bugün kendi kimliği, dili, kültürü, siyasal iradesi ve örgütlü toplumsal varlığıyla çok daha görünür durumdadır.
Kürtler artık kendilerine biçilen rolleri sessizce kabul eden, varlığını başkalarının takdirine bırakan bir toplumsal konumda değildir.
Dünyanın parlamentolarında, uluslararası kurumlarda, siyaset, kültür ve toplumsal yaşamın farklı alanlarında kendi sözünü söyleyen bir halk gerçekliği vardır. Bu nedenle geçmişin itaat ilişkilerini yeniden üretmeye çalışan her yaklaşım, değişen toplumsal gerçeklikle yüzleşmek zorundadır.
Özlemi çekilen o ezik, boyun eğen, kendisine çizilen sınırların dışına çıkamayan Kürt artık yoktur. Çünkü Kürtler, bütün inkâr ve bastırma politikalarına rağmen kendi kimlikleri, iradeleri ve mücadeleleriyle siyasal ve toplumsal bir özne olarak kendilerini kabul ettirmeyi başarmıştır. Şimdi tarihsel sorumluluk, bu gerçeği görmezden gelmekte değil; eşitliğe, özgürlüğe ve demokratik hukuka dayalı kalıcı barışı inşa etmektedir.




