Türkiye Barolar Birliği İnsan Hakları Merkezi toplantısı için Ankara’da bulunduğum esnada baro başkanı bir arkadaşımla ülkenin içinden geçtiği ağır süreci konuşuyorduk. Arkadaşım, kendi memleketine gelen şehit cenazeleri üzerinden yaşanan toplumsal kırılmaları, bu durumun yarattığı tahribatın geri dönülmez yaralar açtığını , bu acı ve kayıpların insan ve toplum üzerindeki karşılığını anlatıyordu. Onu dinlerken zihnim ister istemez başka bir coğrafyaya, başka ailelere ve başka evlerin yarım kalan çocukluklarına yöneliyordu.
Aklıma Bölge’de yaşanan hak ihlalleri, hayattan koparılan çocuklar ve yıllara yayılan o sessiz adalet arayışları geldi. Nasıl oluyordu da bir ölüm bütün bir toplumun ortak yasına dönüşebilirken, bir başka ölüm yalnızca bir ailenin omuzlarına yükleniyor ve bir mahkeme dosyasının sararmış sayfaları arasına hapsedilip kalabiliyordu?
Bu soru, asla acıları yarıştırmak ya da bir kaygıyı diğerinin karşısına koyup dengelemek için değildi. Aksine hiçbir acının, bir başkasını görünmez kılmaması gerektiğine duyduğum inançtan doğuyordu.
Bir insanın ardından üzülmek için onun kimliğini, doğduğu şehri, konuştuğu dili, ideolojisini ya da hangi ailenin evladı olduğunu bilmek zorunda değiliz. Samsun’un herhangi bir mahallesine gelen ölüm haberi ne kadar yürek dağlıyor ve o bölgede infial yaratıyorsa, Cizre’de aynı haberi alan annenin feryadını da kendi özbenliğimizde hissedebildiğimiz ölçüde adalet kavramından bahsedebiliriz. Bir çocuğun kaybına duyduğumuz sızı, doğduğu coğrafyaya göre biçim değiştiriyorsa orada yalnızca toplumsal bir çatlak değil, derin bir vicdan ve adalet krizi var demektir.
Çünkü adalet, yalnızca kendi yaramızı sarıp bunu içselleştirdiğimizde değil ötekinin acısını da en az kendi acımız kadar gerçek kabul ettiğimizde başlar.
Geçmişle yüzleşmek, geleceği onarmak
Hafıza Merkezi’nin 15-16 Kasım 2024’te İstanbul’da düzenlediği uluslararası bir sempozyuma katılmıştım. Farklı ülkelerden akademisyenlerin, araştırmacıların ve hak savunucularının bir araya geldiği bu buluşmada, çatışmaların ardından adaletin nasıl tesis edilebileceğini, geçmişle yüzleşmenin ve toplumsal hafızanın barışın inşasındaki rolünü tartışma imkanı bulmuştum.
Lübnan’da kaybedilen insanların akıbetiyle yüzleşme arayışından Kolombiya’da mağdurların hakları ve tazminat meselesine, Saraybosna’daki Savaş Çocukluğu Müzesi’nin hafıza ve barış çalışmasından zorunlu göç ve etnik çatışma deneyimlerine kadar uzanan farklı örnekler, her toplumun kendi tarihsel koşullarına özgü bir adalet arayışı olduğunu gösteriyordu. Ancak bütün bu farklı deneyimlerin ortaklaştığı temel bir perspektif vardı: Geçmişin acılarıyla yüzleşmeden, mağdurların yaşadıklarını tanımadan ve sorumlulukları görünür kılmadan kalıcı bir barış kurmak asla mümkün değildi.
İşte onarıcı adalet kavramı tam da bu noktada ortaya çıkıyor; Onarıcı adalet ceza adaletinin yerine geçen, sorumlulukları buharlaştıran ya da ağır ihlalleri ‘uzlaşma’ adı altında örten bir kolaycılık değildir. Aksine gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya çıkarılmasını, mağdurun yaşadığı travmanın tanınmasını, Türkiye’deki hukuk sisteminde ‘pek alışık olmasak da’ gerçek sorumluların hukuk önünde hesap vermesini ve benzer acıların bir daha yaşanmaması için kurumsal adımların atılmasını şart koşar.
Failin kolluk görevlisi olduğu dosyalarda cezasızlığın giderek bir pratiğe, hatta rutine dönüştüğü böylesi bir coğrafyada hak savunuculuğunun önemi bu anlamda daha da artıyor. Zamanımızın önemli bir kısmı, ihlalin kendisi kadar, soruşturma ve yargılama süreçlerinde önümüze konulan bariyerleri aşma mücadelesiyle geçiyor. Bozulan ya da nedense bir türlü çalışmayan kameralar, bulunamayan failler, eksik incelemelerle alelacele tamamlanan soruşturmalar, basit para cezalarıyla geçiştirilen ya da ertelenen cezalar…
Nihat Kazanhan’dan Mehmet Uytun’a, Muhammed ve Furkan Yıldırım kardeşlerden takip ettiğimiz diğer tüm dosyalara kadar uzanan silsileyle yaşanan bu adalet arayışı, aslında aynı sorunun farklı ve bambaşka hikayeleridir.
Her birinde başka hayatlar, başka aileler ve bambaşka acılar var ancak hepsinin kesiştiği temel nokta cezasızlık duvarını aşmak için verilen upuzun bir mücadelede birleşiyor.
Bütün bunlar, adalet arayışını uzatan münferit aksaklıkların ötesinde, cezasızlıkla mücadele hattını her geçen gün daha da zorlaştıran bir tabloyu önümüze koyuyor.
İki çocuğun yarım kalan hikâyesi: Muhammed ve Furkan
Kuşkusuz bu mesele benim için sadece teorik bir adalet tartışması değildir. Birkaç gün önce duruşması görülen ve vekilliğini üstlendiğim Muhammed ve Furkan Yıldırım kardeşlerin davası, bu hakikatin en somut ve en yakıcı örneğidir.
3 Mayıs 2017 gecesi, Şırnak’ın Silopi ilçesinde henüz altı ve yedi yaşlarındaki Muhammed ile Furkan, evlerinde uyurken bir zırhlı aracın duvara çarpıp içeri girmesi sonucu hayatlarını kaybetti. İki küçük çocuğun hayatı o gece bitti ancak ailelerinin hayatı hiç bitmeyecek bir adalet mücadelesine dönüştü.
Soruşturma süreci boyunca benzer onlarca dosyada yaşanan cezasızlık pratiklerinden kaynaklanan süreç elbette bu dosyada da tekrarlanacaktı. Tonlarca ağırlığındaki zırhlı araçlara yine tonlarca ağırlığındaki eklentiler usule aykırı ve teknik incelemeler yapılmadan eklenmiş, üstüne üstlük bu eklentiler yapılırken tonlarca ağırlığındaki bu zırhlı araçlar dönemin emniyet müdürü ve kaymakam “olur”u ile bu konuda eğitim almamış, bu araçları kullanmaya ‘ehil’ olmayan ve sertifikası bulunmayan personele yazılı talimatta geçtiği şekliyle “terörle mücadele ve ülkenin âli menfaatleri” gereğince çocukların yaşam ve oyun alanı olan daracık sokaklarda kullandırılmıştı.
Bu dosya, sadece münferit bir kaza ya da iki çocuğun ölümüyle ilgili değildir. Kamu gücünün sınırları, güvenlik politikalarının nerede başlayıp nerede bittiği ve emir-talimat zincirinin sorumluluğuyla doğrudan ilgilidir. Nitekim Yargıtay’ın, dönemin emniyet amiri hakkındaki beraat kararını – 9 yıl sonra bile olsa – bozarak sorumluluk ağının genişletilmesi gerektiğine işaret etmesi, yargılamanın hukuki zeminde ilerlemesi adına kritik bir adımdır.
Muhammed ve Furkan’ın davasında onarıcı adaleti düşünmek, giden canların geri gelmeyeceğini bilerek başlar. Kaybedilen bir hayatı hiçbir mahkeme kararı geri getiremez elbette. Ancak gerçeği tüm şeffaflığıyla ortaya koymak, sorumlulardan hesap sormak ve başka çocukların yataklarında güvenle uyuyabilmesi için kurumsal önlemler almak mümkündür.
Yine 12 yaşındaki Nihat Kazanhan 14 Ocak 2015’te Cizre’de polis kurşunuyla başından vurularak öldürüldü. Benzer dosyalarda sürdürülen cezasızlık politikası ve aynı engeller bu dosyada da karşımıza çıktı ve Anayasa Mahkemesi’ne taşıdığımız dosyada 7 yıl sonra yaşam hakkının ihlaline karar verildi. Ancak yeniden yargılama sürecinde yakalama kararı çıkarılan ve hakkında kırmızı bülten bulunan sanığın yurt dışında olduğu tespit edildi. Nihat’ın ölümünden on iki yılı aşkın süre geçmesine rağmen dava halen devam ediyor ve adalet, bir çocuğun yaşamını elinden alan sanığın yakalanmasını bekliyor.
Peki ya Roboski’de bu ülkenin savaş uçaklarıyla bombalanan çocukların cansız bedenlerine sarılan annelerin acısını onarıcı adalet açısından nasıl değerlendireceğiz? Hakikatle yüzleşmeden, sorumluları ortaya çıkarmadan ve adalet arayışını karşılıksız bırakarak o annelerin yaralarını nasıl onaracağız?
Tam da bu noktada cezasızlık kavramının içeriğine dair tartışmalar gündeme geliyor. Çünkü cezasızlık yalnızca bir sanığın ceza alıp almaması değildir. Cezasızlık, bazen yıllarca süren yargılamalardır, bazen sürekli ertelenen duruşmalardır, bazen akamete uğratılan soruşturma süreçleridir ve bazen de işlenen fiilin ağırlığıyla bağdaşmayan yaptırımlardır. Ve sonuçta geriye toplumda infial yaratan böylesi vahim olaylardan sonra adalete olan inancı örselenmiş aileler, hayattan koparılmış gencecik çocuklar ve cevapsız bırakılmış sorular ve hayatlar kalıyor.
Onarmak, yaşananları unutup herşeye baştan başlamak demek değildir. Tam tersi unutmanın ve inkarın karşısına gerçeğin en saf gücünü koyabilmektir.
Vicdanın ve hukukun sınavı
Bir kamu görevlisinin eylemi sonucu bir çocuk hayatını kaybediyorsa, burada sorumluluk zincirinin nereye kadar uzandığı tam bir şeffaflıkla aydınlatılmalıdır. Hukukun evrenselliği; sadece çoğunluğun empati kurabildiği kesimlerin değil, sesi kısılanların ve kendini öteki hissedenlerin de hakkını eşit şekilde koruyabildiği ölçüde gerçektir.
Yazının sonuna doğru, başta sözünü ettiğim arkadaşımla yaptığım konuşmaya yeniden dönmek istiyorum. Çünkü bütün bu tartışmaların ardından zihnimde hala aynı soru duruyor: Birbirimizin acısını ne zaman gerçekten anlayacağız?
Şehit cenazelerinden yükselen o yakıcı yas ne kadar saygıdeğer ve meşru ise; bu ülkenin başka bir köşesinde yaşamını yitiren çocukların ardından adalet talep etmek de o kadar meşrudur. Burada bir çelişki yok. Asıl çelişki, birinin acısını toplumun ortak yası sayarken, diğerinin acısını dosya aralarına hapsetmektir. Acıların yarıştırıldığı, ölümlerin hiyerarşiye tabi tutulduğu bir iklimde ortak bir gelecek inşa edilemez.
Onarıcı adalet gideni geri getirmez belki ama bir çocuğun ölümünü unutulmaya terk etmemeyi, ailenin adalet arayışını kimsesiz bırakmamayı ve bu topraklarda hiçbir çocuğun benzer bir kaderi yaşamamasını sağlayabilir.
Ve en nihayetinde başta sorduğumuz soru yine aynı yerde duruyor: Bir çocuğun hayatı hangi şehirde, hangi evde ve hangi kimlikle son bulursa bulsun bizim için aynı derecede değerli ve önemli değilse, gerçekten adaletten söz edebilir miyiz?




