Bize yeni diye sunulan o çok bilmiş, kibirli, erkek siyasetten sıtkımız sıyrılmışken Kurtalanlı bir çiftçi kadın konuştu, pir konuştu.
DEM Parti’nin başlattığı “Ekmek, Barış ve Adalet için Bütçe” kampanyasının Kurtalan’daki toplantısında kadınlar söz aldı ve içlerinden biri (videosu binlerce kez paylaşılanı) ineğine yem alamadığı için kesime göndermek zorunda kaldığıyla başlayıp çocukların açlığını, gençlerin geleceksizliğini anlattı.
Hayatın içinden, yalın ve güçlü bir dille konuştu. Ne ezberlenmiş sloganlara ihtiyacı vardı ne de bitmek tükenmek bilmeyen uzun nutuklara. Yaşadıklarını anlattı. Anlattıkları, kürsülerden yükselen sözlerin, parlak vaatlerin, iktidar hesaplarının janjanlı kelimelerine zerre benzemiyordu.
“Bu ülkenin çocukları aç aç! Herkes duysun. Bazıları bu ülkenin kaymağını yerken bu ülkenin halkı aç” dedi.
Kurtalanlı kadın, sadece kendi derdini değil memleketin derdini dupduru cümlelerle anlattı:
“Dört mevsimi yaşayan bir ülkede yaşıyoruz. Kendimizi çok şanslı görsek de maalesef bu ülkenin nimetlerinden yararlanamıyoruz. Elimizden tohum düşse yeşerecek…”
Daha güçlü nasıl söylenebilir ki?
Kurtalanlı çiftçi kadının sözleri, bütün sıkıntılarımızın, kaygılarımızın toprağına tohum gibi düştü.
Bereketli topraklarla dolu bir ülkede çiftçinin hayvanını besleyememesini, çocukların açlığını, gençlerin geleceksizliğini hayatın ayrılmaz parçaları olarak anlattı.
Çünkü hayat, siyasetin çizdiği sınırlar içinde akmıyor. Tarladaki hasatla sofradaki yemek, sofradaki yemekle çocuğun okul başarısı, yoksullukla barış umudu birbirinden ayrı değil.
Bize yeni diye pazarlanan da dahil erkek egemen siyaset, insanların ne yaşadığına değil, hangi siyasetçinin ne söylediğine; sorunların nasıl çözüleceğine değil, kimin iktidarını nasıl sürdüreceğine bakıyor. Toplumun karşısına yeni yüzlerle, yeni sloganlarla, yeni vaatlerle çıkıyor ama siyaset değişmiyor. İnsanların hayatını kendi gündeminin gerisine iten, yukarıdan konuşan anlayış henüz yerli yerinde duruyor.
Kurtalanlı kadının konuşması bu yüzden belki de çok ilgi gördü. Egemen siyasetin unuttuğu ya da görmezden geldiği hayatın sadeliğini ve sahiciliğini mıh gibi önümüze koydu.
Kurtalan Siirt’in Batman’a komşu bir ilçesi. Meşhur Kurtalan Ekspresi’nin Ankara-Kurtalan demiryolu hattının ucundaki ilçe yani.
Yılmaz Güney’in 1981 yapımı Yol filmindeki tren sahnelerinde Kurtalan Ekspresi de vardır. Yol filminin tren sahnelerini anlatan yönetmen yardımcısı Ahmet Soner’in aktardığına göre, ekip tren kiralayacak bütçeye sahip değildi, izin almaksa hiç kolay değildi. Diyarbakır ile Kurtalan arasında çalışan ve akşam hareket edip geceyi Kurtalan’da geçiren trenin sefer düzeninden yararlandılar. Ekip trene binip yol boyunca çekim yaptı.
Bunu neden anlattım, Kurtalan deyip geçmeyin diye…
Konuşanın kadın olması da elbette tesadüf değil.
Kurtalanlı kadının konuşmasını yalnızca kişisel bir cesaret hikayesi olarak anlatırsam eksik kalır.
Bu konuşmanın nerede yapıldığını da hatırlamak gerek: DEM Parti’nin başlattığı “Ekmek, Barış ve Adalet için Bütçe” kampanyasının toplantısında. Özgüvenle, sözü kesilmeden, bastırılmadan konuştu.
Kurtalanlı kadının sözlerinin arkasında, Kürt siyasi hareketinin ve Kürt kadınlarının mücadelesi ve birikimi var. Yaşadıklarını yalnızca kendi evinin, ailesinin meselesi olarak değil, toplumsal ve siyasal bir sorun olarak böyle güçlü dile getirebilmesi, Kürt kadınların mücadele tarihinden ayrı düşünülemez.
Kadınlar bir sabah uyanıp böyle konuşmaya başlamıyor. Bunun arkasında yıllarca süren mücadeleler, tartışmalar, birlikte öğrenme ve değişme süreçleri var. Kadınların kendi yaşadıklarını başka türlü anlamlandırmasını, yalnız olmadıklarını görmesini, başlarına gelenleri değişmez bir kader olarak kabul etmemesini sağlayan da bu birikim.
Erkek egemen siyaset, kadınların emeğini, bilgisini ve deneyimini görmezden gelmeye, bunu yapamazsa da değersizleştirmeye çalışır. Kürsülerde kadınlara yer açılması bile çoğu zaman siyasetin dilini ve önceliklerini değiştirmeye yetmez.
Bugün yeniden güç kazanan ayrımcı, ırkçı ve faşizan söylemlere de buradan bakabiliriz. Bir fikrin yaygınlık kazanması, bir dalga yaratması, daha çok insan tarafından dile getirilmesi onu yeni yapmıyor. Toplumu kimlikler üzerinden ayrıştırmak, eşitsizliği normalleştirmek, güçlü olanın hükmünü hayatın değişmez kuralı saymak siyasetin en eski alışkanlıklarından. Eski çelişkiler, yeni kelimelerle, yeni yüzlerle yeniden karşımıza çıkabiliyor. Popülerleşmek, yeni olmanın kanıtı değil.
Yenilik, bu düzenin kaçınılmaz olmadığını söyleyebilmekte.
Yoksulluğun, erkek egemenliğinin, ayrımcılığın ve eşitsizliğin karşısında başka türlü bir hayatın mümkün olduğunu savunabilmekte.
Çatışmalı dönemi geride bırakmak için barışın sorumluluğunu ve yükünü taşıyabilmekte.
Yeni olan bu.
Yeni siyaset, kadınların yapmakta olduğu ve yapacağı siyaset olacak.




