Şehirlere yazılmış şiirler dokunaklıdır. Gitmediğimiz şehirlere, o şehirle ilgili şiirlerle gireriz. Kavafis’in İskenderiye’sine sayfalar harcayabilirim, gitmedim. Paris’e ilk gittiğimde sanki Nerval, Aragon ve Baudelaire’le birlikte gezmiştim. Kobânî ise gördüğüm bir yerdi. Arap Baharı’ndan bu yana bir çok insan gibi ben de sürekli Rojava’yı düşündüm. Burası evin küçük kardeşiydi: Herkesin dövdüğü ama sırası geldiğinde herkesin sığındığı küçük kardeş; dar kapı… Biliyorum Rojava’nın bütün kentleri güzeldir ama Efrîn ve Kobânî ayrı bir sevilir. Buralarla ilgili çok yazı yazdım, çok şiir yazdım.
Yazmaya çalıştığım şiirlerde şehir/ Kobânî, bir savaşın mekânı olmaktan çıkarak tarihin nasıl hatırlanacağı sorusunun taşıyıcısına dönüşür. Yıkılmış evler, ölüler, anneler, soğuktan ölen çocuklar, kül, ışık ve sabah imgeleri, geçmiş ile gelecek arasındaki ilişkiyi yeniden kuran bir hafıza poetikası oluşturur. Bu poetikanın tarih düşüncesiyle kesiştiği temel bir nokta var: Tarih yalnızca kazananların bıraktığı belgelerden, büyük olaylardan ve resmî anlatılardan oluşmaz. Unutulanlar, yenilenler, öldürülenler ve adları kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olanlar, tarihin içindedir.
Bu nedenle “ne oldu?” sorusunun yanında daha zor bir soru belirir: Kim hatırlanmadı?
Kobânî şiirleri, bu soruyu tersinden kurar: Unutulmaması gerekenleri nasıl yeniden hatırlayabiliriz? Burada şiir, arşive eklenen estetik bir metin olmaktan çıkar; unutulmuş olanı şimdiye çağıran bir hafıza eylemine, insan, insan neslinin ana diline dönüşür.
İnandığım tarih düşüncesinin en önemli müdahalelerinden biri, tarihi yalnızca zaferlerin ve egemenlerin perspektifinden okumaya karşı çıkmasıdır. Tarihin ilerleme olarak anlatılması, çoğu zaman bu ilerlemenin altında kalanları görünmez kılar: Walter Benjamin, (dokuzuncu tezinde) Paul Klee’nin Angelus Novus tablosundan hareketle bir tarih meleği tasarlar. Yüzünü geçmişe çevirmiş olan melek, tek tek olayları değil, tek bir yıkıntı oluşturan felaketleri görür. Fakat onu geleceğe doğru sürükleyen bir fırtına vardır.
Kobânî şiiri bu görüntüyle yakınlık kurar: “Ey şehir, seni artık taşlarından tanımıyoruz.” Burada taşların tanınamaz hâle gelmesi yalnızca fiziksel yıkımı ifade etmez; şehrin maddi hafızası da parçalanmıştır. Sokaklar, evler ve duvarlar geçmişi artık olduğu gibi taşıyamaz. Fakat şiir başka bir hafıza biçimi önerir: “Bir duvarın gölgesinde geceyi dinleyen çocuk, uzakta sönen bir ışık ve külün içinde ısrarla yeşil kalan küçük bir dal- bunlar senden geriye kalan…”
Tarih artık yalnızca anıtsal yapılarda değil, küçük ve kırılgan ayrıntılarda yaşar. Egemen tarih büyük olayların, büyük kişilerin ve büyük yapıların tarihiyken yenilmişlerin tarihi bir çocuğun yüzünde, bir annenin bekleyişinde, bir isimde ya da yıkıntıların arasında kalmış bir dalda saklanır. Dolayısıyla küçük dal yalnızca umut metaforu değildir; yıkılmış şehrin resmî belgelerde bulunamayacak hafızasını taşıyan bir karşı-arşivin parçasıdır.
Tarih meleğinin bakışı, ilerleme fikrinin karşısında duran bir bakıştır. Kobânî şiirindeki yıkıntı imgesi de benzer bir anlam taşır: “Yıkılmış evlerin arasında kendine yer arayan o görünmez ışık…”
Burada ışık, yıkıntının basitçe karşıtı değildir; onun içinden görünür olur. Şiir yıkımı ortadan kaldıramaz ama yıkımın içinden bir imkân çıkarabilir. İnandığım tarih anlayışında geçmişin acısını örten bir ilerleme anlatısı yeterli değildir. Felaketlerin görünür kılınması, geçmişte bastırılmış imkânların şimdi yeniden ortaya çıkabilmesinin koşuludur. Bu yüzden Kobânî’nin ışığı, tarihin karanlığını inkâr eden değil, karanlığın içinden doğan bir ışıktır.
Şiirin buna doğrudan yaklaştığı bölümlerden biri şudur: “Senden zafer istemiyoruz. Bize yalnızca unutmamanın nasıl bir şey olduğunu öğret.”
Burada şiir, zaferden, hafıza tarihine geçer. Zafer, tarihin egemen anlatısının kavramıdır: Birileri kazanır, birileri kaybeder ve tarih çoğu zaman kazananların perspektifinden yazılır. Oysa şiir zafer değil, unutmama biçimi ister. Bu talep, Benjamin’in tarih anlayışındaki temel dönüşümle ilişkilidir. Tarihçinin görevi yalnızca olayları sıralamak değil, geçmişte bastırılmış olanı şimdiyle buluşturmaktır. Şiir bunu aktarmayı çabalar: “Çünkü bazı ölüler toprağa değil, bizim hatırlayışımıza gömülür.”
Burada ölümün ikinci bir biçimi ortaya çıkar: Unutulmak. Bir insan biyolojik olarak ölmüş olabilir; ancak tamamen unutulması, şiirin dünyasında ikinci bir kayıptır. Hatırlamak bu nedenle pasif bir zihinsel faaliyet değil, etik bir sorumluluk ve siyasal bir eylemdir. Kimin hatırlanacağı, kimin tarih içinde görünür kalacağı sorusuyla doğrudan ilişkilidir. Zafer geçmişi kapatabilir; hatırlamak ise onu açık tutar. Açık kalan geçmiş, geleceğe müdahale edebilir.
Benjamin’in tarih tezlerindeki önemli kavramlardan biri Jetztzeit, yani şimdi-zamandır. Bu kavram yalnızca şimdiki zamanı değil, kronolojik zamanın kesintiye uğradığı ve geçmişteki bir anın şimdiyle yoğun biçimde karşılaştığı tarihsel ânı ifade eder. Geçmiş, geride kalmış bir nesne olarak değil, şimdiyi değiştiren bir güç olarak ortaya çıkar. Kobânî’nin adı tam da böyle bir işlev kazanır: “Adını söylediğimizde bir şehir mi çağırıyoruz, yoksa henüz doğmamış bir sabahı mı?”
Kobânî geçmişte yaşanmış bir şehrin adı olduğu kadar, henüz doğmamış bir sabahın da adıdır. Geçmiş ile gelecek birbirinden ayrılmaz; yıkılmış şehir, gelecekte kurulabilecek başka bir dünyanın imkânına dönüşür. Şiir, geçmişten şimdiye ve oradan geleceğe uzanan doğrusal zaman çizgisini kırarak bu üç zaman arasında karşılıklı bir ilişki kurar. Kobânî, geçmişten geleceğe taşınan bir nesne değil, şimdi içinde yeniden anlam kazanan tarihsel bir imkândır.
Benjamin’in ikinci tezinde, geçmiş kuşaklarla yaşayanlar arasında gizli bir tarihsel buluşma bulunduğu ve geçmişin kurtarılmasının bugünün sorumluluğuyla ilişkili olduğu düşüncesi öne çıkar. Bu, onun zayıf mesiyanik güç kavramıyla bağlantılıdır. Buradaki mesiyanik sözcüğünü dinsel bir kurtarıcı anlamında değildir. Söz konusu olan, geçmişte tamamlanmamış ihtimalin şimdi içinde yeniden ortaya çıkabilmesidir.
Kobânî şiirindeki küçük yeşil dal bu düşüncenin imgelerinden biridir: “Külün içinde ısrarla yeşil kalan küçük bir dal.” Neden büyük bir ağaç değil de küçük bir dal? Çünkü şiirin umudu kudretli ve zafer kazanmış bir güç olarak tasarlanmaz. Kırılgan, tamamlanmamış ama varlığını sürdüren bir güçtür bu. Şiirde umut, geleceğin kesinlikle iyi olacağı iddiası değildir; geleceğin bütünüyle kapanmadığını gösteren küçük bir işarettir. Dalın önemi, henüz bir ağaç olmamasına rağmen büyüme ihtimalini korumasındadır.Şiirin sonunda çocuk figürü belirir: “Bir çocuk yıkılmış bir duvarın önünde duracak, gökyüzüne bakacak ve ilk kez savaşın değil, kendi sesinin kendisine ait olduğunu duyacak.”
Bu çocuk, tarih felsefesinin ince noktalarından biridir. Geçmişin mirasını taşır ama onun zorunlu tekrarına mahkûm değildir. Savaş çocuğa bir tarih bırakmıştır; yine de çocuk başka bir zaman başlatabilir. Benjamin açısından tarihsel kurtuluşun anlamı burada düşünülebilir: Gelecek, geçmişin basit devamı değildir; tarih bir noktada kesintiye uğrayabilir. Çocuğun kendi sesini duyması böyle bir zaman kesintisidir. Savaşın dili “Benim yerime sen konuş” derken çocuk, “Ben kendi sesimle konuşacağım” diyebilir. O, geçmişi unutan bir gelecek değil, geçmişi hatırladığı hâlde onun tarafından bütünüyle belirlenmeyen bir gelecektir.
“Hatıra” bölümündeki isimler de bu bağlamda yeniden okunabilir: “Leylâ’nın adı yıldızdır, Mahsa’nın sesi yankıdır. Zekiye’nin izi kalır, Xemrîn kalpte bir ışıktır.”
Burada isimler hiçbir kategoriye indirgenmez; yıldız, ses, ışık, iz gibi sadelerdir ve her biri kişiyi yeniden dünyaya çağırır. Yenilmişlerin tarihini yazmak, onları yalnızca kurban olarak kaydetmek değil, tekilliklerini, hayatlarını ve yarım kalmış imkânlarını görünür kılmaktır. Bu nedenle “Hatıra yalnız geçmiş değil, yarına açılan izdir” duygusu önemlidir. Hatırlanan kişi yalnızca geçmişin nesnesi değildir; hatırası geleceğe bir talep taşır. Şiirin “Birlik” bölümü de başka bir katman vardır: “Dostun eli dosta değsin, Yürek yüreğe güç versin. Bin ayrı ses bir olunca, Tek bir türkü göğe ersin.”
Buradaki birlik, tarihin tek bir anlatıya indirgenmesi olarak okunmamalıdır. “Bin ayrı ses” ifadesi de önemlidir. Yenilmişlerin tarihini yazmak, farklılıkları tek bir kolektif sese dönüştürmek değil, daha önce duyulmayan seslerin birlikte duyulabilmesini mümkün kılmaktır. Şiirin kolektivizmi homojenlikten değil, çoğulluğun dayanışmasından doğar. Bir olmak, aynı olmak değildir; birlik, farklı seslerin ortak bir geleceği paylaşabilmesidir.
Kürtçe bölümde tekrarlanan “Şev her çiqas dirêj be, sibeh dê were” ve Türkçe bölümlerdeki “Güneş doğar, gün gelir” ifadeleri ilk bakışta klasik umut imgeleri gibi görünür. Ancak sabahı doğal ve kaçınılmaz bir süreç olarak okumamak gerekir. Sabah, gece sona erdiği için kendiliğinden gelmez; şiirsel sabah, tarihsel olarak kurulması gereken bir imkândır. Çocukların korkmadan sokaklarda dolaşacağı gün, “Rojek dê were, ku zarok / Di kolanên te de bê tirs bigerin” dizelerinde olduğu gibi, yalnızca fiziksel güvenlik anlamına gelmez. Başka bir tarihsel zamanın ortaya çıkması, savaşın zihinsel mirasının da kırılması demektir. Çocuğun korkmadan yürümesi, yeni bir hayatın mümkün hâle gelmesidir.
Şiirlerin merkezindeki umut böylece yeni bir anlam kazanır. Umut, yalnızca karanlığın ardından gelecek aydınlık değildir; geçmişin yıkıntıları içinde henüz tükenmemiş bir tarihsel imkânı fark etmektir. Kobânî’nin taşları kırılmıştır ama tarih bitmemiştir. Ölüler ölmüştür ama hatıraları tamamlanmamıştır. Duvarlar yıkılmıştır ama eşik hâlâ oradadır. Gece vardır ama sabah bir imkân olarak varlığını sürdürür.
Bu nedenle şiirlerin meselesi, “Kobânî yeniden kurulacak mı?” sorusundan daha derindedir: Kobânî’nin yıkıntısından nasıl bir tarih çıkarılacaktır? Tarih yalnızca kazananların, devletlerin, orduların ve büyük olayların tarihi olarak yazılırsa şiirdeki çocuk, anne, ölü, küçük dal ve unutulmuş isimler yeniden tarihin dışına itilir. Fakat tarih yenilmişlerin, unutulmuşların ve yarım kalmış hayatların bakışından yeniden düşünülürse yıkıntı başka bir anlam kazanır. Artık o, yalnızca geçmişin kalıntısı değil, geleceğin henüz gerçekleşmemiş imkânlarının arşividir.
Kobânî şiirlerde yalnızca bir şehir değildir. Başlangıçta bir mekân olarak belirir; yıkımla birlikte maddi hafızası parçalanır, şiir aracılığıyla hatıraya dönüşür ve sonunda henüz gerçekleşmemiş bir geleceğin adına dönüşür. Bu dönüşüm, geçmişi eski hâline döndürmek anlamına gelmez. Geçmişin kurtarılması, onun içinde gerçekleşmemiş olan ihtimali geleceğe taşımaktır. Kobânî’nin şiirsel anlamı da burada yoğunlaşır: Bir şehri hatırlamak, yalnızca yıkılmış bir şehri hatırlamak değil, o şehrin içinde yarım kalmış geleceği hatırlamaktır.
Yenilmişlerin tarihi, bu nedenle yalnızca yenilmişler hakkında yazılan tarih değildir. Daha radikal bir anlamda, yenilmişlerin hâlâ geleceği belirleyebildiği tarihtir. Kobânî’nin kül içindeki küçük dalı henüz bir ağaç, bir orman ya da bir zafer değildir; yalnızca küçük bir ihtimaldir. Fakat tarih bazen tam da böyle başlar: Henüz gerçekleşmemiş olanın, gerçekleşmiş olanın enkazı içinde kendisine küçük bir yer açmasıyla.
Not: Bu şiirler ilk akla geldiklerini saf halleriyle yazılmışlardır. Bazen şarkı, bazen iç çekiş, bazen marş… Bazen serbest, bazen vezin… Şiirler Kürtçe ve Türkçe söylenmişlerdir. Kürtçe şiir hiç yayımlamadım. Kürtçe şiirin editörlüğünü yapan Rawin Sterk’e teşekkür ederim…
KOBANİ
Ey şehir, seni artık taşlarından tanımıyoruz.
Bir duvarın gölgesinde geceyi dinleyen çocuk,
uzakta sönen bir ışık ve külün içinde
ısrarla yeşil kalan küçük bir dal-
bunlar senden geriye kalan
ve senden önce gelen aynı sessizliğin parçalarıdır.
Adını söylediğimizde bir şehir mi çağırıyoruz,
yoksa henüz doğmamış bir sabahı mı?
Sen, yıkılmış evlerin arasında kendine yer arayan
o görünmez ışık…
Bir kapı yok artık-
ama açılacakmış gibi bekleyen bir eşik var.
Bir anne gece boyunca çocuğunun başında oturuyor.
Dışarıda rüzgâr, uzakta ateş.
Ve kadın, kimseye söylemeden
dünyanın yeniden kurulabileceğine inanıyor.
Belki bütün şehirler önce bir insanın içinde kurulur.
Belki özgürlük, henüz kimsenin söylemediği
bir kelimenin kalpte taşıdığı ağırlıktır.
Senden zafer istemiyoruz.
Bize yalnızca unutmamanın nasıl bir şey olduğunu öğret.
Çünkü bazı ölüler toprağa değil,
bizim hatırlayışımıza gömülür.
Ve bazı şehirler haritalardan silinse bile
insanın içinde bir kapı olarak kalır.
Şimdi söyle: Kim taşıyacak seni?
Taşlar mı? Rüzgâr mı? Gece mi? Hayır.
Seni, seni hatırlayanların sessizliği taşıyacak.
Ve bir gün hiçbir marşın söyleyemeyeceği kadar
yavaşça, bir çocuk yıkılmış bir duvarın önünde duracak,
gökyüzüne bakacak ve ilk kez savaşın değil,
kendi sesinin kendisine ait olduğunu duyacak.
O zaman, sen bir şehir olmaktan çıkacaksın.
Bir hatıra da değil.
İnsanların birbirini kaybetmeden
yan yana durabileceği o uzak,
o henüz adı konmamış yer olacaksın.
II
Ey Kobânî, gül-i ümmîd-i dil-i vîrânem ol,
Şeb-i hicrân içre doğan mâh-ı tâbânım sen ol.
Hâk-i râhında nice cânlar düşüp kaldı bugün,
Her şehîdin âhını saklayan meydânım sen ol.
Şeb karardı, âteş-i âlem göğe yükseldi âh,
Sînede sönmez kalan nûr-ı imânım sen ol.
Bir nefesle dirilir virâne olmuş her diyar,
Ey seher, ey subh-ı ümmîd, ey beyânım, sen ol.
Gül solar, bülbül susar, bağ u bahâr eyler firâk,
Lîk gönlümde açan solmaz gülistânım sen ol.
Ne kadar yıkılsa da bu hâk-i gam-perver yine,
Bir çocuk düşünde kurulan âsmânım sen ol.
Dost eli dostun elinde bulduğunda kuvveti,
Birlik olmuş bin nefesin tercümânı sen ol.
Ey Kobânî, adını söyledikçe kalb-i cemâl,
Bir değil, bin gönlü bir eden nidâm ol, sen ol.
KOBANÎ
Ey Kobanî, gulana dilê birîndar,
Di şeva tarî de, ronahiya hêvîdar.
Kevirên te hê jî dengê rojên borî ne,
Her kolanek te stranek e, her derî bîranîn e.
Şev her çiqas dirêj be, sibeh dê were,
Agir her çiqas bilind be, evîn dê bimîne.
Ey bajarê birîndar, ey gula bêdeng,
Di nav kul û xakê de, hîn jî tuyî reng.
Dayik li ber derî, bi hêvî li rê,
Zarok li ezman dinihêre, dibêje: “Roj dê were.”
Ne agir dê bimîne, ne dûmanê reş,
Mirov dimîne, evîn dimîne, nav dimîne bo her kes.
Kobanî, ey gula ku di şevê de vedibe,
Navê te di dilan de wek stranek dimîne.
Nakarat
Kobanî, Kobanî,
Gula dil, ronahiya rojê.
Kobanî, Kobanî,
Dengê me, hêviya sibehê.
Kobanî, Kobanî,
Şev diçe, roj tê.
Kobanî, Kobanî,
Evîn dimîne, nav tê.
Dawî
Rojek dê were, ku zarok
Di kolanên te de bê tirs bigerin.
Rojek dê were, ku gulan
Ji nav keviran dîsa derkevin.
Û wê rojê, ey Kobanî,
Tu ne tenê bîranînek î;
Tu dê bibî jiyan,
Tu dê bibî sibeh
KOBÂNÎ
Gece iner taşlarına,
Sessiz kalır sokakların.
Bir ışık düşer ufuktan,
Uyanır eski yarınlar.
Yollarında izler kaldı,
Duvarında sözler kaldı.
Her kaybın bir hatırası,
Her hatıran umut kaldı.
Ey Kobânî! Ey Kobânî!
Birlik bizim sesimiz!
El ele, omuz omuza,
Yarın bizim nefesimiz!
Ey Kobânî! Ey Kobânî!
Gece bize dar gelir!
Bin yürek bir ses olunca,
Güneş doğar, gün gelir!
KÜL VE IŞIK
Ateş yükselir göklere,
Kül savrulur rüzgârlara.
Fakat sönmez insan içi,
Işık kalır duvarlarda.
Bir el uzanır bir ele,
Güç doğar her bir gönüle.
Yıkılmış olan ne varsa
Döner yine bir güle.
Ey Kobânî! Ey Kobânî!
Birlik bizim sesimiz!
El ele, omuz omuza,
Yarın bizim nefesimiz!
Ey Kobânî! Ey Kobânî!
Gece bize dar gelir!
Bin yürek bir ses olunca,
Güneş doğar, gün gelir!
HATIRA
Leylâ’nın adı yıldızdır,
Mahsa’nın sesi yankıdır.
Zekiye’nin izi kalır,
Xemrîn kalpte bir ışıktır.
Dört isim, dört ayrı yıldızdır,
Aynı gökte parlar şimdi.
Hatıra yalnız geçmiş değil,
Yarına açılan izdir.
Hayat ile özgürlük bir,
Biri varsa öteki var.
Özgür doğan her bir yürek,
Kendi göğünde güneş arar.
BİRLİK
Dostun eli dosta değsin,
Yürek yüreğe güç versin.
Bin ayrı ses bir olunca,
Tek bir türkü göğe ersin.
Ne insan yalnız yürüsün,
Ne şehir sessizce sussun.
Birlik varsa yol açılır,
Sabah bizim olsun!




