Brezilya’da Lula’nın, Sırbistan’da öğrencilerin desteklediği listenin seçim başarısı, otoriterleşme eğilimlerine karşı toplumsal muhalefetin sandıkta sonuç alabileceğini gösteriyor.
Geçtiğimiz hafta art arda gelen seçim sonuçları, farklı ülkelerdeki siyasi dengeleri yeniden gündeme taşıdı. Brezilya’dan Sırbistan’a, oradan 3 Kasım’da yapılacak ABD ara seçimlerine uzanan bu tabloyu yalnızca kazananlar ve kaybedenler üzerinden değerlendirmek yeterli değil.
Ülkelerin tarihsel ve siyasi koşulları farklı olsa da seçim sonuçlarında bazı ortak eğilimler görülüyor. Bir yanda ekonomik ve toplumsal sorunlardan beslenen aşırı sağ hareketler, diğer yanda demokratik hakları, sosyal adaleti ve siyasi değişimi savunan sol hareketler bulunuyor.
Brezilya’da Lula’nın zaferi ve Latin Amerika’daki dengeler
Lula, Brezilya’da birinci turda arkada kalmasına rağmen, ikinci tur seçimlerini oyların yüzde 51,79’unu alarak kazandı. İki aday arasında fark 4,4 milyonun üzerindeydi. İkinci tur öncesi Lula’nın kampanyasının genişlemesi ve Flávio Bolsonaro karşıtı kitlesel mitingler bu zaferde etkili oldu. Bolsonaro ailesinin seçim sürecindeki müdahale girişimleri ve aile üyeleri hakkındaki yargı süreçleri de seçmenlerin kararında etkili oldu.
Brezilya seçimlerinin daha geniş bir bölgesel anlamı da var. Trump, Latin Amerika’da kendisine yakın siyasi hareketlerin güçlenmesini destekleyen bir çizgi izliyor. Latin Amerika’da tamamı Trump tarafından desteklenen aşırı sağcı liderler iktidara geldiler. Arjantin’de Javier Milei, Şili’de José Antonio, Kolombiya’da Abelardo de la Espriella, Peru’da Keiko Fujimori, Honduras’ta Nasry Asfura, Bolivya’da Rodrigo Paz Pereira, Ekvador’da Daniel Noboa ve Paraguay’da Santiago Peña, bir zamanlar solcuların yönettiği ülkelerde Trump’ın politikalarını hayata geçirmekle meşguller. Lula’nın zaferi, bu aşırı sağcı otoriter rejimler dalgasını geriletmiş oldu.
Bu tabloda Lula’nın kazanması, Latin Amerika’da aşırı sağın yükselişinin kaçınılmaz olmadığını gösteriyor. Brezilya, ekonomik büyüklüğü ve bölgesel siyasi ağırlığı nedeniyle Latin Amerika’da özel bir öneme sahip. Lula’nın seçim gecesi Brezilya’nın hiçbir ülkenin arka bahçesi olmayacağı yönündeki mesajı da ABD’nin bölgedeki etkisine tepkisini gösteriyordu.
Sırbistan’da öğrencilerin seçim başarısı
Bir diğer önemli gelişme Sırbistan’da yaşandı. Aleksandar Vučić’in 14 yıldır iktidarda olduğu ülkede, yaklaşık iki yıldır devam eden protestoların ardından öğrencilerin desteklediği liste erken parlamento seçimlerinde önemli bir başarı elde etti.
25 Ekim’de yapılan seçimde öğrencilerin desteklediği liste oyların yüzde 52,7’sini alırken, Vučić’in liderliğindeki iktidar ittifakı yüzde 39,2’de kaldı.
Protestoların arka planında yolsuzluk iddiaları, demokratik kurumlara yönelik eleştiriler ve 2024 yılında Novi Sad tren istasyonundaki beton sundurmanın çökmesi sonucu 16 kişinin hayatını kaybetmesi bulunuyordu.
Öğrencilerin öncülük ettiği hareket, zamanla toplumun farklı kesimlerini kapsayan daha geniş bir muhalefete dönüştü.
Bu hareketin talepleri, yolsuzlukla hesaplaşmanın ötesine geçiyor. Öğrenciler, bağımsız yargı ve özgür medya başta olmak üzere demokratik kurumların güvence altına alındığı, hukukun üstünlüğüne dayalı demokratik bir rejimin kurulmasını istiyor.
Bu yönüyle hareket, yalnızca mevcut iktidara karşı bir protesto değil, ülkenin yönetim biçimini demokratikleştirmeyi hedefleyen daha kapsamlı bir toplumsal mücadele niteliği taşıyor.
Burada dikkat çekici olan, öğrencilerin yeni bir siyasi parti kurmak yerine akademisyenlerin, işçilerin ve toplumda tanınan isimlerin yer aldığı bir listeyi desteklemesi. Bu, toplumsal hareketlerin seçim siyasetine nasıl müdahale edebileceği açısından yeni bir deneyim.
Sırbistan seçimleri uzun süredir iktidarda olan ve devlet kurumları üzerinde güçlü etkisi bulunan yönetimler karşısında toplumsal muhalefetin seçim yoluyla değişim yaratabilmesini göstermesi açısından önemli.
ABD ara seçimleri Trump yönetimi için önemli bir sınav olacak
ABD ara seçimlerinde Temsilciler Meclisi ve Senato’daki çoğunluğun değişmesi, Trump yönetiminin önümüzdeki iki yıldaki siyasetini etkileyecek. Trump 2028 başkanlık seçimlerine kadar görevde kalacak olsa da Kongre’yi kaybetmesi siyasi hareket alanını daraltacak.
Reuters/Ipsos’un 26 Ekim’de yayımladığı ankete göre Trump’ın görev performansını onaylayanların oranı yüzde 32. Kongre seçimlerinde hangi partiye oy verecekleri sorulan kayıtlı seçmenlerin yüzde 47’si Demokratları, yüzde 36’sı Cumhuriyetçileri tercih ettiğini belirtiyor. Araştırmada yaşam maliyeti ve enflasyon, seçmenlerin temel kaygıları arasında öne çıkıyor.
Anketler Demokratlar açısından olumlu bir tabloya işaret etse de Temsilciler Meclisi ve Senato’da durum farklı. Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğun değişmesi mümkün görünürken Senato’da Demokratların çoğunluğu elde etmesi daha zor. Bunun için mevcut sandalyelerini korumalarının yanı sıra dört yeni sandalye kazanmaları gerekiyor.
Seçimlerin bir diğer önemli boyutu ise Demokrat Parti içindeki siyasi yönelimler. Zohran Mamdani gibi demokratik sosyalist siyasetçilerin ekonomik eşitsizlik, barınma, sağlık ve kamu hizmetlerini merkeze alan kampanyaları, parti içinde farklı bir siyasi yaklaşımın güç kazandığını gösteriyor. Ara seçimler, bu yaklaşımın ülke çapındaki karşılığını ve Demokratların Trump yönetimine karşı nasıl bir siyasi alternatif geliştirebildiğini de ortaya koyacak.
Filistin konusu uluslararası siyaseti etkiliyor
Gazze’de yaşanan soykırım ve İsrail’in politikalarına yönelik tepki, uluslararası siyasette giderek daha görünür hale geliyor. Bunu yalnızca Filistin’e destek gösterilerinde değil, farklı ülkelerdeki seçim kampanyalarında ve siyasi tartışmalarda da görüyoruz.
ABD’de Demokrat Parti içindeki demokratik sosyalistlerin yükselişi, Zohran Mamdani’nin 2025 New York belediye başkanlığı kampanyasında, İrlanda’da 2025 cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde Filistin meselesinin gündeme gelmesi bu açıdan önemli örnekler.
Brezilya ve Sırbistan’daki seçim kampanyalarında ve Avrupa’daki protestolarda Filistin meselesinin gündeme gelmesi ve Filistin bayraklarının yaygın biçimde kullanılması dayanışmanın uluslararası bir boyut kazandığını gösteriyor.
Elbette buradan Filistin’e desteğin bütün ülkelerde aynı ölçüde oy getirdiği sonucunu çıkaramayız. Seçmenlerin kararlarını ekonomi, çalışma koşulları, kamu hizmetleri ve siyasi temsil gibi birçok unsur etkiliyor. Ancak Filistin meselesinin artık yalnızca Orta Doğu’ya ilişkin bir dış politika konusu olarak görülmediği açık.
Filistin’le uluslararası dayanışmanın bir başka boyutu da işçi hareketinin eylemlerinde görülüyor. 30 Ekim’de beş kıtada 113 limanda düzenlenen grev ve dayanışma eylemlerinde limanların silah ve mühimmat sevkiyatında kullanılmasına karşı çıkıldı. “Savaş için çalışmıyoruz” sloganıyla gerçekleştirilen bu eylemler, Filistin’le dayanışmanın uluslararası işçi hareketi içinde de karşılık bulduğunu gösteriyor
Ekonomik krizler ve değişen siyasi dengeler
Brezilya’dan Sırbistan’a ve ABD’ye uzanan seçim süreçleri, farklı ülkelerdeki siyasi değişimlerin ortak bir arka planı olduğunu gösteriyor. Ekonomik eşitsizlikler, geçim sorunları ve siyasi kurumlara duyulan güvensizlik, hem aşırı sağın hem de sol muhalefetin güç kazandığı bir ortam yaratıyor.
1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılması ve ardından Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla Batı’da liberal kapitalizmin kalıcı zaferini ilan eden bir yaklaşım güç kazandı. Francis Fukuyama’nın “tarihin sonu” tezi bu dönemin en bilinen ifadelerinden biriydi. ABD, Soğuk Savaş sonrasında dünyanın başlıca askeri ve ekonomik gücü olarak öne çıktı. Ancak 2008 küresel finans krizi, COVID-19 pandemisi ve uluslararası güç dengelerindeki değişim, bu düzenin çelişkilerini açığa çıkardı.
Küresel üretim ve toplam servet artarken barınma, eğitim, sağlık ve geçim sorunları geniş toplum kesimleri için giderek daha yakıcı hale geldi. 2026 Dünya Eşitsizlik Raporu’na göre dünyanın en zengin yüzde 10’u toplam servetin yüzde 75’ine sahipken, nüfusun yüzde 50’sinin payı yalnızca yüzde 2. Dünyada 56 bin kişiden oluşan en zengin yüz binde 1’lik kesimin serveti ise dünya nüfusunun yarısının toplam servetinin üç katına ulaşıyor.
Gelir ve servet eşitsizliği ile güvencesiz çalışma koşulları, siyasi kurumlara duyulan güveni aşındırırken toplumsal hoşnutsuzluk farklı siyasi yönelimleri besliyor. Aşırı sağ, ekonomik sorunların sorumluluğunu göçmenlere ve azınlıklara yükleyerek bu tepkiyi kendi lehine kullanabiliyor. Trump’ın siyaseti bunun güncel örneklerinden biri.
Buna karşılık sol ve sosyal demokrat hareketler, eşitsizliklerin azaltılması, güvenceli çalışma, barınma ve kamu hizmetlerinin güçlendirilmesi talepleri üzerinden alternatif geliştirmeye çalışıyor. Pek çok yeni solcu siyasi lider seçim kampanyalarında bu başlıkları öne çıkarıyor. ABD’nin Michigan eyaletinde Demokrat Parti senatör adayı El-Sayed, İran savaşına harcanan kaynakların okullar, yollar, köprüler ve altyapı gibi kamu ihtiyaçlarına ayrılması gerektiğini savundu.
Avrupa’da da benzer hoşnutsuzluklar farklı toplumsal kesimleri sokağa çıkarıyor. Fransa, İtalya, İspanya, Portekiz, Belçika ve Arnavutluk’ta yaşanan protestoların başlıca gündemlerini eğitim ve kamu hizmetlerindeki kesintiler, konut krizi, hayat pahalılığı, düşük ücretler ve yolsuzluklar oluşturuyor.
Son seçimler, aşırı sağın yükselişinin kaçınılmaz olmadığını ortaya koyuyor. Brezilya’da Lula’nın yeniden seçilmesi ve Sırbistan’da öğrencilerin desteklediği listenin zaferi, seçimlerin bu eğilimi sınırlayabilecek önemli bir mücadele alanı olduğunu gösteriyor.
Ancak toplumsal hoşnutsuzluk kendiliğinden demokratik ve eşitlikçi bir alternatife dönüşmüyor. Belirleyici olan, farklı taleplerin nasıl örgütleneceği, hangi siyasi hareketler tarafından temsil edileceği ve ortak bir sol siyasi programa dönüştürülüp dönüştürülemeyeceği.




