4 Kasım’da eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın tutukluluğunun üzerinden 10 yıl geçiyor.
Demirtaş, 4 Kasım 2016’da Diyarbakır’daki evinde gözaltına alınarak tutuklandı. Aynı operasyonda eski HDP Eş Genel Başkanı Figen Yüksekdağ ve aralarında eski HDP Meclis Başkanvekili İdris Baluken’in de olduğu siyasetçiler gözaltına alındı.
Tutuklanmasının ardından zihinlere kazınan helikopterden indirilme görüntüleri eşliğinde Edirne’ye götürülen Demirtaş o tarihten bu yana Edirne F Tipi Cezaevinde bulunuyor.

Demirtaş’ı, hukuk örgütlerinin ve uluslararası mahkemelerin “siyasi” olarak nitelendirdiği tutukluluk sürecinin gerekçesi ise, 2014 yılındaki Kobani olayları oldu. Kobani’nin eylül ayında IŞİD tarafından kuşatılmasının ardından iç siyasette gerilim artmıştı.
Demirtaş’a yönelik bu soruşturma, kamuoyunda yoğun hukuki tartışmalara neden oldu ve “siyasi intikam davası” olarak eleştirildi.
“Seni Başkan yaptırmayacağız” çıkışı
17 Mart 2015’te HDP Meclis grup toplantısında Demirtaş’ın, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a yönelik “Seni Başkan yaptırmayacağız” çıkışı 7 Haziran 2015 Genel Seçimleri için HDP’nin seçim stratejisi haline geldi ve AK Parti 2002’den beri ilk kez tek başına hükümet kuramadı.
O gün kürsüye çıkan Demirtaş, başkanlık sistemi için o dönem bazı çevrelerin iddialarının aksine AK Parti ile HDP arasında böyle bir pazarlığın söz konusu olamayacağını, HDP’nin pazarlık partisi olmadığını vurgulamıştı.
Bu çıkış diğer yandan da, Erdoğan’ın başkanlık sisteminin hukuksal çerçevesini çizecek olan Anayasa değişikliği için işaret ettiği ve AK Parti’nin seçim stratejisi haline gelen “400 vekil” açıklamalarına bir yanıt niteliğindeydi.
7 Mart 2015’te Gaziantep’te bir açılışa katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan konuşmasında, “7 Haziran’da bir seçim var mı? Bu seçimde Türkiye’yi, yeni Türkiye hedeflerini, yeni anayasasına, başkanlık sistemine, çözüm sürecini güçlendirerek kavuşturmak için hazır mıyız? Kardeşlerim, 400 milletvekilini verin ve bu iş huzur içinde çözülsün.” ifadelerine yer veriyordu.
Erdoğan’ın işaret ettiği Anayasa değişikliği ise iki yıl sonra 2017’de tartışmalı bir referandumla gerçekleşecekti.
Böylece Türkiye’de 2014’te Cumhurbaşkanı’nın ilk kez seçimle iş başına gelmesiyle başlayan sistem değişimi, 24 Haziran 2018’de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’ne geçişle sonuçlanacaktı.
Siyasetin HDP etrafında şekillenen muhalif kanadını ise, 7 Haziran sonrası tüm Türkiye’yi derinden sarsacak travmatik bir dönem bekliyordu.
Türkiye 7 Haziran seçimlerine, 5 Haziran’da Diyarbakır’daki HDP mitingine yönelik bombalı saldırının etkisinde girdi.
IŞİD tarafından üstlenilen saldırıda 5 kişi yaşamını yitirmiş, 400’e yakın kişi de yaralanmıştı.

Ancak bombalı saldırı girişimleri daha öncesinden başlamıştı. 18 Mayıs’ta Adana ve Mersin’de HDP il ve ilçe başkanlıklarının bulunduğu binalarda eş zamanlı iki patlama meydana geldi.
HDP’nin yüzde 13 oy alarak tarihi bir başarı yakaladığı 7 Haziran sonrası Türkiye’de siyasi tansiyon yükseldi.
7 Haziran 2015 seçimlerinde Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti), iktidara geldiği 2002 seçimlerinden sonra ilk kez parlamentodaki tek başına iktidar çoğunluğunu kaybetti.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) ise seçimlerden oy oranını ve milletvekili sayısını artırarak çıktı.
AK Parti yüzde 40,8 oy alırken, HDP’nin oyları yüzde 13,1’e yükseldi ve 80 milletvekili çıkardı.
Gerilimin zirveye çıktığı noktalardan biri, 20 Temmuz 2015’te Şanlıurfa’nın Suruç ilçesinde yaşandı.

Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu (SGDF) çağrısıyla, aylarca IŞİD işgaline direnen Kobani’nin yeniden inşası için yardım malzemesi ve oyuncak götürmek üzere Türkiye’nin çeşitli illerinden gelen yaklaşık 300 genç, Amara Kültür Merkezi bahçesinde basın açıklaması yapıyordu.
Saat 11:50-12:00 sıralarında kalabalığın ortasında IŞİD bağlantılı intihar bombacısı Şeyh Abdurrahman Alagöz kendini patlattı.
Saldırıda 33 genç hayatını kaybetti, 100’den fazla kişi yaralandı.
Suruç Katliamı 2013’te başlayan çözüm sürecinin fiilen sonlanmasında kritik rol oynadı.
Katliamın hemen ardından Ceylanpınar’da iki polisin öldürülmesi olayıyla birlikte güvenlik operasyonları hız kazandı. Çözüm süreci resmen sona erdi.

Şubat 2015’te hükümet yetkilileri ile HDP’liler arasında Dolmabahçe Sarayı’nda “çözüm süreci” toplantıları gerçekleştirildi
7 Haziran seçimleri sonrasındaki en önemli gelişmelerden biri, 2009 yılında “Oslo görüşmeleri”ne temeli atan ve zaman zaman kesintilerle devam eden Kürt meselesi konusundaki “çözüm süreci”nin de noktalanması oldu.
HDP çözüm süreci sırasında kurulmuş ve hükümet ile Abdullah Öcalan arasında yürütülen müzakerelerde arabulucu rolü üstlenmişti.
Fakat bu seçimlerden sonra siyasi atmosfer tamamen değişti.
Bölgede çatışmalar, sokağa çıkma yasakları, bombalı saldırılar arttı.

Suruç’un acısı henüz dinmeden, 10 Ekim 2015’te Ankara’da “Emek, Barış ve Demokrasi Mitingi” hazırlıkları sırasında yeni bir katliam yaşandı.
Tren Garı önünde toplanan ve Sıhhiye’deki miting alanına yürümek üzere bekleyen kalabalığa IŞİD tarafından iki intihar saldırısı düzenlendi. Patlamalarda 103 kişi hayatını kaybetti, 500’den fazla kişi yaralandı.
Katliam Türkiye tarihinin en kanlı bombalı saldırılarından biri olarak kayıtlara geçti ve bu süreçle Türkiye’yi yeni bir çatışma ve istikrarsızlık dönemine sürükledi, güvenlikçi politikalar ön plana çıktı.
Kobani davası, cezalar ve tanınmayan ihlal kararları
2014 yılında Suriye’de süren iç savaşla ortaya çıkan ve zamanla dünyayı tehdit eder hale gelen IŞİD temel gündemlerden biri oldu.
IŞİD, önce Irak’ın ikinci büyük kenti Musul’u ele geçirdi, ardından Ezidilerin yaşadığı Şengal’i işgal etti ve bir soykırım gerçekleştirdi.
Eylül ayında Rojava’nın Kobani kentini kuşatan IŞİD ekim ayı başında kent merkezine kadar yaklaştı.

Dünyadan Kobani ile dayanışma çağrıları yapılırken, 7 Ekim’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın IŞİD’e karşı hava harekatını işaret eden “düştü düşüyor” açıklaması tepki çekiyordu.
6-8 Ekim arası Türkiye’nin farklı kentlerinde yapılan IŞİD’i protesto ve Kobani’ye destek gösterilerinde resmi açıklamalara göre 53 kişi hayatını kaybetti.

6 Ekim 2014’te HDP Genel Merkezi’nin, Kobani’ye destek amaçlı Twitter üzerinden paylaştığı mesaj, Kobani davası iddianamesinin temel dayanağı yapıldı. O dönem, HDP Eş Genel Başkanı olan Selahattin Demirtaş’ın 4 Kasım 2016’da tutuklanma gerekçeleri arasında Kobani davasında yöneltilen suçlamalar yer aldı.

Diğer Eş Genel Başkan Figen Yüksekdağ’a yöneltilen suçlamalar da aynıydı.
2016’daki tutuklamalardan 5 yıl sonra 7 Ocak 2021’de Ankara 22. Ağır Ceza Mahkemesi, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı Terör Suçlarını Soruşturma Bürosunca hazırlanan Kobani iddianamesini kabul etti.
İddianamede aralarında Demirtaş ve Yüksekdağ’ın da olduğu 27’si tutuklu, 6’sı hakkında adli kontrol kararı, 75’i hakkında da yakalama kararı bulunan 108 kişi için 38’er kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası istendi.
Olay tarihlerinde ülke genelindeki tüm eylemlerden sorumlu tutulan 108 kişiye yöneltilen suçlamalar arasında “devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozma”, “insan öldürme” ve “insan öldürmeye teşebbüs” yer aldı.
İddianamede Selma Irmak, Sırrı Süreyya Önder, Gültan Kışanak, Ahmet Türk, Ayla Akat Ata ve Aysel Tuğluk gibi demokratik Kürt siyasetinden isimler yer aldı.
İddianame, AİHM Büyük Daire’nin 22 Aralık 2020’de Demirtaş için verdiği “Derhal tahliye edilsin” kararından sekiz gün sonra, 30 Aralık 2020’de hazırlanmıştı.
Selahattin Demirtaş, Kobani olaylarıyla ilgili kendisine yöneltilen suçlamalara ilişkin Twitter hesabından 11 Haziran 2018’de yapılan paylaşımda “Kobani olaylarında katledilen insan sayısı 53 değil, 43’tür. Bunların 6’sı HÜDAPAR’lı, 2’si suikaste uğrayan güvenlik görevlisi, 2’si Suriyeli mülteci, 33’ü de HDP’lidir. 6 HÜDAPAR’lı haricindeki kişilerin katledilmesi hakkında açılmış tek bir etkili dava ve soruşturma yoktur.” ifadelerine yer verdi.

Kobani olaylarının yaşandığı sırada 2013-2015 çözüm sürecinin devam ettiğini hatırlatan Demirtaş, hükümetle süreç kapsamında görüşmelere devam ettiklerini belirtiyordu.
15 Mayıs 2024’te açıklanan kararlarda Selahattin Demirtaş çeşitli suçlardan 42 yıl; Figen Yüksekdağ ise 30 yıl 3 ay hapis cezası aldı. Tutuklu yargılanan Gültan Kışanak, Sabahat Tuncel, Ayla Akat Ata, Ayşe Yağcı ve Meryem Adıbelli’nin ise tahliyesine karar verildi.

Yasin Börü’nün de aralarında bulunduğu altı kişinin ölümü ve yaralanmalara ilişkin suçlamalardan Demirtaş ve 35 kişi hakkında beraat kararı çıktı. Yasin Börü adı, uzun süre hükümet tarafından Demirtaş aleyhine bir siyasi söylem olarak kullanılmıştı.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), Yüksekdağ ve Demirtaş’ın tutukluluğuna ilişkin birden fazla ihlal kararı verdi. 2020’deki Büyük Daire kararı başta olmak üzere tutukluluğun siyasi amaç taşıdığı ve derhal serbest bırakılmaları gerektiği yönünde hükümler oluştu.
2025’te verilen yeni karar da kesinleşti. Davanın Anayasa Mahkemesi (AYM) süreçlerinde de benzer değerlendirmeler yer aldı.
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, 2026’da da Demirtaş ve Yüksekdağ’ın derhal serbest bırakılması çağrısını yeniledi. Bu kararlara rağmen Yüksekdağ Demirtaş cezaevinde tutulmaya devam ediyor.
10 yıllık tutukluluğa giden süreç: Dokunulmazlıkların kaldırılması
20 Mayıs 2016’da Meclis’te oy çokluğuyla milletvekili dokunulmazlıkları kaldırıldı. Bu adım, Demirtaş ve arkadaşlarının bugün 10 yılı bulan tutukluluğuna giden süreçte en kritik hamleydi. AK Parti ve MHP ile bazı CHP milletvekillerinin oylarıyla dokunulmazlıklar kaldırılırken, dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun karara giden süreçteki bir çıkışı uzun polemiklere neden oldu ve yıllar sonra da siyasetin gündeminde yer aldı.

13 Nisan 2016’da dönemin CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AK Partili 316 milletvekilinin imzasıyla TBMM başkanlığına sunulan dokunulmazlıkların kaldırılmasına ilişkin Anayasa değişikliği teklifine ‘Anayasa’ya aykırı’ olmasına rağmen ‘Evet’ diyeceklerini söylemişti.
CNN Türk’te yayınlanan Tarafsız Bölge programında, siyasetçilerin bedel ödemesi gerektiğini ve bedel ödemekten ‘korkmadıklarını’ kaydeden Kılıçdaroğlu, “Bağımsız olmayan yargı, yazarı hapse atıyor; biz de atılmayı göze aldık. Biz dokunulmazlık zırhının ardına asla saklanmak istemiyoruz.” demişti.
Kemal Kılıçdaroğlu 19 Haziran 2026’da Sözcü TV’de gazetecilerin sorularını yanıtladığı programda dokunulmazlıkların kaldırılmasına evet oyu vermeleri ile birlikte Demirtaş’ın tutuklandığının hatırlatılması üzerine ‘Pişman değilim’ dedi.
Gazeteci Barış Terkoğlu programda, “En son dokunulmazlıkların kaldırılmasına onay verdiğinizde Selahattin Demirtaş tutuklandı, biliyorsunuz” diyerek Kılıçdaroğlu’na dokunulmazlıkların kaldırılmasını sordu.
Gazeteci Senem Toluay Ilgaz ise, “Ve siyasi buldunuz hakkındaki suçlamaları ve tutuklanmasını. Pişman mısınız, evet oyu verdiniz diye?” şeklinde bir ek soru sordu.
“Hayır” diye yanıt veren Kılıçdaroğlu, “Zaten çoğunluk vardı. Milletvekili fezlekeleri Meclis’e geldiğinde dokunulmazlıkların kaldırılmasını isterim. Benim ilkem budur. Dokunulmazlıklar kaldırılsın kişi aklansın” ifadelerini kullandı.
Kılıçdaroğlu’nun bu sözleri yoğun tepkilere neden oldu.
Aynı gün İlke TV’ye konuk olan siyasetçi ve dönemin HDP Bingöl Milletvekili Hişyar Özsoy Kılıçdaroğlu’nun sözlerini , “Muhtemelen Kılıçdaroğlu’nun doğru söylediği tek şey bu herhalde. O kadar pot kırmış ki. Bir tek Selahattin Demirtaş için söylediğinde ciddi olduğunu düşünüyorum” diye değerlendirdi.
Kılıçdaroğlu’nu kast ederek “Dokunulmazlıkları kaldırırken kendi milletvekillerini tehdit etmiştir” diyen Özsoy “Dokunulmazlık meselesini Anayasa Mahkemesine götüren kendine siyasi parti arasın diye karşı çıkan bütün parti meclisi vekil grubuna baskı kurmuştur” ifadelerini kullandı.
Gelinen noktada o dönem, Demirtaş ve arkadaşları için hükümet ve muhalefetin elbirliğiyle tutukluluğa giden yolun kilometre taşları dizilmişti.
10 yıldan bu döneme uzanan süreçte sonuç olarak, Demirtaş’ın tutukluluğu için hükümet nezdinde “yol temizliği” olarak görülen dokunulmazlıkların kaldırılması hukuksuzluğunun yanı sıra Anayasa’ya aykırı oluşuyla halen siyasetin gündeminde.
15 Temmuz, OHAL, KHK’ler ve kayyımlar
Siyaset mimarisi dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla dizayn edilirken, diğer yandan bugün CHP’ye yönelik “mutlak butlan” kararının bir benzerini MHP yaşıyordu.
Ankara 3. Asliye Hukuk Mahkemesi, MHP’de muhaliflerin 19 Haziran 2016’da düzenlediği olağanüstü genel kurulun iptaline karar verdi.
Mahkeme, kurultayda alınan kararları da geçersiz saydı ve böylece MHP’de Devlet Bahçeli yönetimi devam etti. Siyasete yargı eliyle gelen bu müdahale 15 Temmuz sonrası AK Parti ile MHP arasında kurulan Cumhur İttifakı olarak cisimleşti.
Diğer yandan AK Parti ile Gülen Cemaati arasında adım adım büyüyen gerilimin sonuçları ise kanlı oldu.
2011’de Kürt meselesinin çözümü için yürütülen Oslo müzakerelerinin Cemaat tarafından servis edilmesi ile başlayan gerilim 7 Şubat 2012 MİT kriziyle yeni bir aşamaya taşınmıştı. Kasım 2013’teki “dershaneler krizi” ve 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonu ile gerilim kamuoyu önünde giderek büyüyen bir çatışmaya dönüşmüştü.
15 Temmuz 2016’da ise çatışma artık, soru işaretleriyle dolu bir ve kanlı bir darbe girişimi olarak toplumsal hafızaya kazındı. Ancak darbe girişiminin ardından 20 Temmuz’da ilan edilen Olağanüstü Hal’in (OHAL) sonuçları, ağırlıkla demokratik Kürt siyaseti, muhalefet ve akademi dünyası için travmatik oldu.

7 kez uzatılan ve iki yıl süren OHAL boyunca 32 Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarıldı. OHAL döneminde 125 bin 800 kişi kamu görevinden uzaklaştırıldı.
Barış için Akademisyenler bildirisini imzalayan ilk bin 128 akademisyenden 148’i hakkında dava açıldı. Bunun yanı sıra, üniversitelerden 7 bin 80 kişi ihraç edildi.

İki yıllık OHAL döneminde toplam 70 gazete, 34 radyo ve 33 televizyon kanalı kapatıldı. OHAL’de birçok gazeteci de işten çıkarıldı ve yüzlerce gazeteci hakkında soruşturma başlatıldı. 143 gazeteci ve medya çalışanı tutuklandı.
30 Mart 2014 Yerel Seçimleri’nde Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) çatısı alyında seçime giren Kürt siyasi hareketi 102 belediye elde etti.
Seçilen eş başkanlar daha sonra DBP’ye geçti. Özgürlük İçin Hukukçular tarafından hazırlanan rapora göre, 102 belediye eş başkanının 96’sı görevden uzaklaştırılarak yerlerine kayyım atandı. Kayyım atanan 67 belediye eş başkanı tutuklandı.
Tutuklamalar 4 Kasım 2016’da Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve arkadaşlarına yönelik operasyonla devam etti.

2015’te başlayan sokağa çıkma yasakları sırasında akademisyenler, 11 Ocak 2016’da “Bu Suça Ortak Olmayacağız” başlıklı bildiriyi imzalamıştı. Bu bildiri nedeniyle ihraçlar ve soruşturmalar geçiren Barış Akademisyenleri için bu süreç, OHAL sonrası da sürdü. Çıkarılan KHK’ler ile 406 Barış Akademisyeni görevlerinden ihraç edildi.
10 yıl geçti, Türkiye barışı konuşuyor, adalet beklentisi sürüyor
4 Kasım 2016’nın üzerinden geçen 10 yılda, bugün tekrar barış konuşuluyor. Ekim 2024’te fiilen, Abdullah Öcalan’ın 27 Şubat 2025’teki Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı’yla resmen başlayan süreçte beklentilerden biri de yargı kararları uyarınca Demirtaş ve arkadaşlarının özgürlüklerine kavuşması.
Hükümetin fiili ortağı konumundaki MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin de “Demirtaş evine dönmeli” ve “tahliyesi hayırlı olur” şeklindeki çağrıları da, bu beklentiyi pekiştirdi.
Abdullah Öcalan’ın “umut hakkından” yaralanmasına, Ahmet Türk ve Ahmet Özer’in kayyımla görevlerinden alınmasına atıfta bulunan Bahçeli’nin “Öcalan umut hakkına, Ahmetler görevine, Demirtaş evine dönmeli” sözleri yankı uyandırmıştı.
Ancak bu yankının pratikte karşılık bulduğunu söylemek mümkün değil.
Yaklaşık iki yılda taraflardan birinin tarihi adımlar attığı süreç kapsamında Meclis’te yasal düzenlemeler gündemde.
Figen Yüksekdağ, Demirtaş ve arkadaşlarının bu düzenlemeler kapsamında serbest kalması, çözüm süreci bağlamında barışın gerçek anlamda konuşulacağı, önemli bir adım olacaktır.




