2001 Bankacılık Krizi’nden sonra, millet acı ilâcı içip Türkiye ekonomisi tam dipten dönmüşken, kökü dışarıda bir proje olarak AK Parti iktidâra geldi. İlk iki hükûmetleri döneminde, küresel ekonomideki eğilimler, Türkiye için büyük fırsatlar yaratıyor, trilyonlarca dolarlık küresel sermâye hem doğrudan yatırımlar yapmak hem de mâlî piyasalara sıcak para akıtmak için yer arıyordu. Şimdi rejimi eleştirip ekonomi üzerine ahkâm kesen Ali Babacan, o dönemlerde ekonomiden sorumlu devlet bakanı, dışişleri bakanı ve başbakan yardımcısı olarak görev yapıyordu. Ve beklentilerin oldukça altında bir hacimde akan yabancı sermayeyi, üretken sektörlere yönlendirmek yerine, bu siyasâl islâmcı hükûmetler betona ve spekülatif alanlara gömdü. Sonrasında deniz bitip küresel sermâye, gelişen piyasalara dolar akıtmayı bıraktığında, görüldü ki, bunlar ekonomiden falan anlamıyor. Bu arada yolsuzluk ve beceriksizlikte ise çok mâhirler!
Ancak bu ülkeyi asıl bitiren şu ‘Türkiye Ekonomi Modeli’ oldu. Dönemin Hazine ve Maliye Bakanı Berat Albayrak tarafından, ‘Yeni Ekonomi Programı’nın (YEP) Ağustos 2018’de kötü bir müsâmereyle tanıtıldığı günden itibâren bu ülke tepetaklak gidiyor. “Fâiz sebep, enflasyon sonuçtur” tekerlemesini hatırlıyorsunuzdur. Tabii bir de dillere destan “Ben ekonomistim” açıklaması var!
Bugün geldiğimiz noktada, uçurumdan pike yapmaya hazır ve nâzır, çok tehlikeli derecede kırılgan bir ekonomiyle yüzleşiyoruz. Korkunç bir çöküşü tetikleyecek zincirleme reaksiyonlar karşısında, öyle çaresizce bekliyoruz. Baştan söyleyeyim; bu olup bitenlerin sorumluları; tüm AK Parti hükûmetleri, Cumhur İttifâkı ve Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’dir (CHS). Hiç başka sorumlu aramayın!
Gelinen noktada, Türkiye ekonomisi ‘çoklu kırılganlık’ diye tanımlanacak bir sırât köprüsünde! Şimdi size olası bir zincirleme reaksiyonu târif etmeye çalışacağım. Tabii tüm bunların üzerine tüy diken fon skandalının etkileriyle birlikte…
ÖZEL SEKTÖRÜN DIŞ BORÇ STOKU 318 MİLYAR DOLAR
Önce dış borç stoku… Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB) ve Hazine Müsteşârlığı verilerine göre, Türkiye’nin toplam brüt dış borç stoku 539 milyar ABD Doları seviyesinde… Resmî istatistiklerde, vâdeleri bir yıla kadar olan borçlar kısa vâdeli, bir yılın üzerinde vâdesi olan borçlar uzun vâdeli olarak tanımlanıyor. 539 milyar dolarlık dış borcun 176.6 milyar doları kısa vâdeli, 368.2 milyar doları ise uzun vâdeli… Sektörel dağılıma bakıldığında; toplam borcun 197.9 milyar dolarının kamu sektörüne, 318 milyar dolarının özel sektöre ve 23.1 milyar dolarının ise TCMB’ye ait olduğu görülüyor. Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın açıklamalarına göre, toplam dış borcun gayri sâfî yurtiçi hâsılaya (GSYH) oranı yüzde 31.6 seviyesine kadar gerileyerek son yılların en düşük oranlarından birini yakalamış. Tek başına böyle olsaydı, güzel haber olurdu ama öyle değil. Reel sektör ciddî bir krizin içinde ve borç stokundaki gerilemeye rağmen, durum eskisine göre çok daha riskli!..
BORCU BORÇLA ÇEVİRME İMKÂNI KALMAZ İSE NE OLUR?
Özel sektörün yüksek borçluluk oranları ve finansal baskı altında olduğu bir dönemde, 243.3 milyar dolarlık kısa vâdeli dış borç stoku, ekonomi üzerinde ciddî bir kırılganlık ve likidite riski oluşturuyor. Niye mi? Çünkü borcun vâdesi geldiğinde, yeni borç alarak ödeme oranı hayatî önem taşır. Küresel likiditenin daraldığı veya Türkiye’nin kredi risk priminin (CDS) yükseldiği dönemlerde, bankalar ve şirketler borç tazelemekte zorlanabilir. Borçlar yenilense dâhi, yüksek risk algısı, özel sektörün daha yüksek fâizle borçlanmasına neden olur. Bu durum şirket kârlılıklarını eritir ve yatırımları durdurur. Tıpkı bugünlerde olduğu gibi…
Bunun yanı sıra, vâdesi gelen borçların dış kaynakla fonlanamaması durumunda, şirketlerin piyasadan döviz talep etmesi gerekir. Bu ânî talep, döviz kuru üzerinde yukarı yönlü ciddî bir baskı yaratır. Kur artışı ve yüksek finansman mâliyeti, ihrâcât ve turizm kaynaklı döviz geliri olmayan ama döviz borcu olan şirketlerin nâkit akışını bozarak iflâs riskini tetikler.
REEL SEKTÖR KRİZLE BOĞUŞURKEN…
Durum riskli olsa da, olası bir ânî şoku engelleyen bazı tampon mekanizmaları var tâbii… Böylesi durumlarda, TCMB’nin brüt ve net rezervlerinin borç karşılama oranı yakından izlenir. Rezervlerin güçlü olması, piyasaya güven verir ve spekülatif atakları engeller. Kısa vâdeli borcun önemli bir kısmı, mal mukâbili veya ticarî kredilerden oluşur. Bu borçlar genellikle ticaretin ve üretimin çarkları döndüğü sürece, otomatik olarak yenilenen teknik borçlardır. Dış borcu olan büyük holding ve şirketlerin önemli bir kısmı ihrâcâtçı konumundadır; döviz gelirine sahip olmak, kur riskine karşı doğal bir koruma sağlar. Yani bu mekanizmalar aksamadığı sürece, özel sektörün kısa vâdeli döviz borçlarını çevirmesi mümkün olabilir.
Gel gelelim mekanizmalarda sıkıntı var! TCMB’nin toplam rezervleri, Ekim 2026 sonu itibârıyla, üst üste üçüncü haftasında da gerileyerek yaklaşık 158.1 milyar dolar seviyesine düştü. Rezervlerde yaşanan bu düşüş eğilimi, özellikle sonbahar aylarında hız kazanarak ekim ayı genelinde toplam 13.1 milyar dolarlık bir kayba yol açtı. Brüt döviz rezervleri 23 Ekim itibârıyla, haftalık yüzde 4.99 azalışla 59 milyar 45 milyon dolara indi. Altın rezervleri ise aynı dönemde 103 milyar 146 milyon dolara gerileyerek toplam rezervlerin yaklaşık yüzde 63.6’sını oluşturdu. Ocak ayında 218.2 milyar dolarla tarihî zirvesini gören rezervlerde, yıl başından bu yana yaşanan toplam kayıp 35.8 milyar doları buldu.
BİR DE ÜSTÜNE OLUMSUZ KÜRESEL KONJONKTÜR!..
Rezervlerin hızla azalmasında piyasa müdâhaleleri ve küresel emtia fiyatlarındaki dalgalanmalar doğrudan etkili… Türkiye’de dalgalı kur rejimi uygulanmasına rağmen, TCMB döviz piyasasındaki sert ve ânî yukarı yönlü hareketleri sınırlamak amacıyla piyasaya dolar likiditesi sağlıyor. Bu satışların bankanın kendi kaynaklarından karşılanması döviz rezervlerini doğrudan eritiyor. Rezerv yapısının yüzde 60’tan fazlasının altından oluşması nedeniyle, küresel piyasalarda altın fiyatlarında yaşanan düşüşler, merkez bankası kasasındaki altın varlıklarının dolar cinsinden değerini aşağı çekiyor. Yılın belirli dönemlerinde yoğunlaşan dış borç servisleri ve swap pozisyonlarındaki değişimler de net ve brüt rezervler üzerinde baskı oluşturuyor.
Bunun bir bedeli var; merkez bankalarının döviz kuruna döviz satarak yaptığı müdâhaleler, kısa vadede oynaklığı azaltsa da orta ve uzun vâdede ekonomide derin yapısal bozulmalara yol açar.
KURU KONTROL ALTINDA TUTMANIN BİR BEDELİ VAR
Türkiye ekonomisinin yakın geçmişi ve mevcût dinamikleri incelendiğinde, rezerv eritme pâhasına kuru baskılamanın yarattığı ve yaratacağı temel sorunları sıralayalım şimdi de… Kuru tutmak için sürekli döviz satılması, merkez bankasının en önemli savunma kalkanı olan rezervleri eritir. Rezervlerin, özellikle swap hâriç net rezervlerin eksiye geçmesi, ülkenin dış şoklara karşı tamamen savunmasız kalmasına neden olur. Kurun enflasyon, câri açık gibi göstergelerden kopuk bir şekilde yapay olarak baskılandığı algısı, yerli ve yabancı yatırımcının piyasaya olan güvenini zedeler. Bu durum, öngörülebilirliği yok eder. Resmî kurla serbest piyasa kuru arasında makasın açılmasına neden olur ve piyasada ikili fiyat oluşmasına, arbitraj kovalayan spekülatif hareketlere ve sağlıklı fiyatlamanın felç olmasına yol açar. Üretime, ihrâcâta veya yapısal reformlara harcanabilecek milyarlarca dolarlık kaynak, sadece kurun ekran üzerindeki değerini birkaç ay sabit tutabilmek için piyasada eritilmiş olur. Şu sıralar koşar adım bu noktaya gidiyoruz.
Türkiye ile ABD ve Euro Bölgesi arasındaki devâsa enflasyon farkı, TL’nin reel olarak her ay değer kaybetmesini gerektirir. Döviz satılarak kurun sâbit tutulduğu her gün, TL yapay olarak aşırı değerli kalır. İhrâcâtçıların rekabetçiliğini koruyabilmesi ve câri açığın patlamaması için, kurların şu ânki piyasa fiyatının en az yüzde 6 ila yüzde 10 üzerinde olması gerekiyor. Üstelik bu hesabı, hiç de inandırıcı olmayan Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) verilerine göre yaptığımız halde. Gerçek enflasyon bunun oldukça üzerinde… Bu hesapla bile, ABD Doları’nın 55 TL, Euro’nun ise 61.5 TL seviyelerinde olması gerekiyor. İhrâcâtçıların feryâdı hiç de boşuna değil, aynı şekilde turizm sektörünün de!
OLUMSUZLUKLAR SİLSİLESİ
Rezervler sonsuz değildir. Müdâhale gücü tükendiği ya da sürdürülemez hâle geldiği anda, kur üzerindeki baskı kalkar ve kur yapay olarak tutulduğu seviyeden gerçek değerine doğru çok sert ve ânî bir sıçrama yapar, yani devalüasyona neden olur. Müdâhale durup kur aniden patladığında, ithâl girdi mâliyetleri hızla yükselir. Bu durum, kur geçişkenliği nedeniyle, çok kısa sürede hiperenflasyona varabilecek yeni ve kontrolsüz bir enflasyon dalgası yaratır. Rezervleri tükenen bir ülkenin CDS primleri hızla yükselir. Bu, hem devletin hem de özel sektörün dışarıdan yeni borç bulmasını zorlaştırır ve borçlanma mâliyetlerini astronomik seviyelere taşır. Döviz talebi devam ederken, müdâhale edecek rezerv kalmadığında, ekonomi yönetimi döviz çıkışını engellemek için zorunlu olarak sermâye kontrollerine, yani döviz alım-satım yasaklarına, şirketlerin döviz tutmasına kısıtlamalara başvurmak zorunda kalabilir. Bu da serbest piyasa ekonomisinden kopuş demektir.
FON SKANDALI, BERBAT OLANI ‘ÖLÜM DÖNGÜSÜ’NE ÇEVİRDİ
Hâl böyleyken, bu yolsuzluklar rejimi, zaten bıçak sırtında olan ekonomiye ölümcül darbeyi vurmaktan geri kalmıyor. Ağustos-Eylül 2026 döneminde patlak veren ve Borsa İstanbul’da usûlsüz çapraz işlemlerle likidite sıkışıklığı sonucu 131 fonun tâsfiyesine ve SPK Başkanı dâhil üst düzey istifâlara yol açan fon skandalı, döviz kurunu baskılama politikasının yarattığı kırılganlıkları çok daha tehlikeli bir boyuta taşıdı.
Sermâye piyasalarındaki bu yerel likidite krizinin, döviz kuru müdahalelerinin doğurduğu rezerv erimesi, piyasa güveninin kaybı ve ânî devalüasyon riskleri üzerindeki doğrudan tetikleyici etkilere gelince…
Skandal nedeniyle batan ve tâsfiye edilecek 800 milyar TL’nin üzerindeki devasa fon büyüklüğü, piyasadan 210 milyar TL’yi aşan nâkit çıkışlarına neden oldu. Yerli ve yabancı yatırımcılar, sermaye piyasalarına olan güvenlerini kaybederek hızla Türk Lirası’ndan kaçtı ve güvenli liman olarak dövize yöneldi.
TCMB kuru sâbit tutabilmek veya sert yükselişleri engellemek amacıyla, piyasaya çok daha fazla döviz satmak zorunda kaldı. Bu durum, zâten ekim ayı genelinde 13.1 milyar dolar kaybeden rezervlerin erime hızını doğrudan körükledi.
YABANCI YATIRIMCI BÖYLE BİR PİYASAYA NİYE GELSİN?
Yatırımcıların bu fonlara girmesindeki en büyük motivasyon yasal ve devlet denetiminde olmalarıydı. Ancak dönemin Mâlî Suçları Araştırma Kurulu (MASAK) yöneticilerinin ve küresel endeks sağlayıcısı Morgan Stanley Capital International’in (MSCI) aylar öncesinden yaptığı açık uyarılara rağmen, krizin engellenememiş olması, Serrmaye Piyasası Kurulu (SPK) ve ekonomi yönetiminin denetim mekanizmalarına olan güveni sıfırladı. Müdâhaleli döviz kuru nedeniyle zâten yapay bulduğu Türkiye piyasalarından uzak duran yabancı fonlar, bu denetim skandalı sonrası borsadan ve tahvillerden çıkışlarını hızlandırdı. Güven ikliminin yok olması, ülkeye doğrudan yabancı para girişini durdurarak döviz arzını tamamen kesti.
PARAŞÜTSÜZ PİKE!..
Finansal sistemin kalbinde yaşanan bu temerrüt krizi ve SPK’nın başkanı ve bakan yardımcısı düzeyinde kurumsal istifâlar, Türkiye’nin CDS primlerinin hızla yukarı taşıyor. CDS priminin yükselmesi, devletin rezerv biriktirmek için ihtiyâç duyduğu dış borçlanmayı neredeyse imkânsız ya da aşırı mâliyetli hale getirir. Kurun yapay olarak baskılandığı bir ortamda, fon skandalı gibi büyük bir sistemik şok, kur üzerindeki ‘baskı barajı’nın dayanma süresini kritik derecede kısaltır. Rezervlerin bu ekstra döviz talebini karşılayamaz hâle gelmesi, ekonomiyi iki uç senaryoya çok daha hızlı yaklaştırır: Ya ânî ve çok sert bir devalüasyona izin verilecek ya da döviz çıkışını engellemek için radikal sermaye kontrolleri devreye alınacaktır. Sonra gelsin özel sektörün borcu borçla çevirmesinin imkânsızlaşması, iflâslar, CDS priminin daha da yükselmesi, krizin tüm ekonomiye sirâyet etmesi… İşte zincirleme reaksiyon, işte paraşütsüz pike! Hele bir de seçim ekonomisine geçilir ise, sonrası tufan!..




