Uluslararası hukukun güncel krizi, çoğu zaman “ihlallerin artması” olarak tarif ediliyor. Oysa sorun yalnızca normların çiğnenmesi değildir. Daha yapısal olan sorun, normların ve haklar dilinin, sınır aşan zorun yönetilebilir ve meşrulaştırılabilir kılınmasında giderek daha aktif bir rol üstlenmesidir. Bu nedenle “hukuk dışına çıkma” kadar “hukuk içinden yönetme” biçimleri de belirleyicidir. Buradaki mesele hukukun askıya alınması değil, hukukun krizi yönetmenin merkezî dili haline gelmesidir. Bir başka ifade ile uluslararası hukukun bugünkü krizi, norm yokluğu değil; normların icrasının siyasal filtrelere bağlanmasıyla ortaya çıkan yapısal bir “sonuç üretme” krizidir. Hukuk metinleri, yasaklar ve suç tanımları yerinde durmakta; ancak bu normların doğurduğu sorumluluklar, özellikle kuvvet kullanımı söz konusu olduğunda, eşit ve zorunlu biçimde işletilmemekte; bağlama, aktöre ve siyasal maliyete göre seçici biçimde devreye sokulmaktadır.
Bu makale, 3 Ocak 2026 tarihinde ABD kuvvetlerinin Venezuela’da Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu ve eşini “yakalayarak ülke dışına çıkarması” ve ABD’nin bunu hem ceza soruşturması hem de siyasal “kontrol” söylemiyle gerekçelendirmesi üzerinden, uluslararası hukukun geldiği eşiği analiz etmektedir.
Reuters haber ajansı, operasyonun geniş ölçekli askerî güç kullanımıyla yürütüldüğünü, Maduro’nun ABD’ye götürüldüğünü ve ABD Başkanı Donald Trump’ın, ülke “güvenli bir geçiş” sürecine girene kadar Venezuela’nın ABD tarafından “kontrol edileceğini” söylediğini aktarmaktadır.[1]Bu çerçeve, müdahalenin yalnız askerî ya da cezai boyutlarıyla değil, hukuki ve söylemsel olarak nasıl kurulduğuyla da ilgilenmeyi gerekli kılar. Zira olay, jus ad bellum (savaşa girme hakkı) ile ceza hukuku söyleminin birbirine karıştırılabildiği; devletlerarası askerî kuvvet kullanımının, yabancı bir ülkede yürütülen polisî–cezai “yasa uygulama” (law enforcement) faaliyeti gibi sunulabildiği; egemenlik ile bu tür iç hukuk yetkilerinin aynı söylemsel düzlemde birleştirilebildiği bir rejimi görünür kılar.
Bu çerçevede üç soru belirleyicidir: Birincisi, kuvvet kullanma yasağı ve saldırı suçu fikri normatif olarak mevcutken, bu tür sınır aşan icralar neden “yapılabilir” kalmaktadır? İkincisi, haklar ve ceza söylemi hangi koşullarda savaşın suçlaştırılmasını güçlendirmek yerine onu depolitize eder ve yönetişimsel bir teknik haline getirir? Üçüncüsü, temsil ve rıza muğlaklıkları, uluslararası hukukun maliyetini nasıl düşürür ve hesap verilebilirliği nasıl aşındırır?
Ne yaşandı?
Basına yansıyan haberlere göre ABD, Maduro’yu Caracas’ta düzenlenen bir askerî operasyonla yakaladığı operasyonu öncesi aylar süren gizli bir hazırlık yürüttü, geniş çaplı hava saldırıları ve özel kuvvet unsurları eş zamanlı olarak kullanıldı.1 Reuters ayrıca farklı uzmanlardan konuya ilişkin hukukî değerlendirme aldığı haberinde ise ABD yönetiminin bu operasyonu bir “yasa uygulama” faaliyeti gibi sunduğunu, fakat aynı zamanda Venezuela üzerinde siyasî kontrol tesis etmeye dönük açıklamalar yaptığını, uzmanların da bu ikili gerekçelendirmeyi hukuk tekniği açısından tutarsız bulduğu aktarmaktadır[2].
Bu vakada “olay” tek başına yakalama değildir. Olay, yakalamanın hangi hukuk rejimine sokulduğudur. ABD’nin söylemi iki hat üzerinden kurulmaktadır. Birinci hat, federal iddianameler ve “narco-terör” suçlamaları üzerinden kişisel cezai sorumluluk hattıdır. İkinci hat ise fiilî askerî güç icrası ve siyasal kontrol hattıdır. Reuters’ın da işaret ettiği gerilim tam olarak burada ortaya çıkar. Bir devlet, başka bir devletin topraklarında askeri güç kullanarak liderini alıkoyuyor, sonra bunu “ceza adaleti” ve “kamu düzeni” diliyle normalleştirmeye çalışıyor.2
Bu ikili çerçeve, hukukun kriz yönetiminin dili haline gelmesi tezini somutlaştırır. Hukuk, bu bağlamda kuvvet kullanımını sınırlayan bir eşik olmaktan ziyade, kuvvet kullanımını yönetilebilir bir prosedüre dönüştüren bir repertuar gibi işlemektedir. Bu repertuarın temel işlevi, ihlali görünmez kılmak değil; ihlali olağanüstü bir kopuş olmaktan çıkarıp idari bir “geçiş” mantığına yerleştirmektir.
Jus ad bellum: Kuvvet kullanma yasağı, egemenlik ve müdahale yasağı
BM Şartı’nın 2(4) maddesi[3], devletlerin kuvvet kullanmasını ve kuvvet tehdidini yasaklar. Bu yasak, ancak Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi veya meşru müdafaa ile aşılabilir. Meşru müdafaa ise BM Şartı’nın 51. maddesi[4] çerçevesinde silahlı saldırı koşuluna ve zorunluluk ile orantılılık ölçütlerine dayanır. Bu vaka bakımından Güvenlik Konseyi yetkilendirmesi veya Venezuela’nın açık rızası yönünde bir çerçeve görünmemektedir.
ABD’nin “yasa uygulama” iddiası, jus ad bellum düzeyinde ikna edici bir hukuki dayanak üretmez. Uluslararası hukukta sınır aşan “tutuklama” ve “yakalama” ancak ev sahibi devletin rızasıyla veya çok istisnai biçimde, kuvvet kullanımına ilişkin eşikleri aşmayan koşullarda tartışılabilir. Burada ise haberlerde yansıyan ölçek, bir “polisiye operasyon” değil, bir devletin başka bir devletin başkentinde askerî güç icra etmesidir.1 Bu nedenle kuvvet kullanma yasağının ihlali iddiası, yalnız siyasi bir eleştiri değil, jus ad bellum’un çekirdeğine ilişkindir.
Bu noktada “egemenlik” yalnızca sembolik bir ilke değildir. Egemenlik, hangi otoritenin kendi topraklarında şiddet tekeline sahip olduğuna ilişkin temel bir hukuki düzenlemedir. Uluslararası Adalet Divanı’nın Nikaragua dosyasında dile getirdiği gibi, bir devletin başka bir devletin topraklarında zor kullanarak kişi alıkoyması, müdahale yasağının ve egemenliğin ihlalidir[5]. Bu ihlal, yalnız devletlerarası ilişkide değil, uluslararası düzenin kurucu mantığında bir kayma yaratır. Çünkü böyle bir eylem, “yaptırım” ile “savaş”, “ceza” ile “müdahale” arasındaki sınırları bilinçli biçimde belirsizleştirir.
Hukukun çizgi çekmek yerine çizgiyi esnetmenin dili haline geldiği bu noktada, savaş istisna olmaktan çıkar ve yönetişimsel bir teknik olarak kalıcılaşır. Maduro vakasında asıl mesele, ihlalin varlığı değil; ihlalin nasıl “yasa uygulama” ve “kriz yönetimi” diliyle yeniden kodlandığıdır.
Uluslararası suç rejimleri ve Jus ad bellum’un arka plana itilmesi
Saldırı suçu, Roma Statüsü’nde tanımlanmıştır[6]. Saldırı suçunun ayırt edici yönü, savaşın nasıl yürütüldüğünden çok, savaş kararının kendisini cezai sorumluluğun merkezine yerleştirmesidir[7]. Nuremberg’de saldırı savaşı “en ağır uluslararası suç” (supreme international crime) olarak tarif edilmiştir[8].
Bu ayrımın günümüzdeki kritik sonucu şudur: Birçok kriz, sivillere yönelik ihlaller ve savaş suçları düzeyinde tartışılırken, kuvvet kullanımının hukuka aykırılığı sistematik biçimde arka plana itilmektedir. Cassese’nin saldırı suçuna ilişkin “en ciddi boşluklardan biri” vurgusu bu bağlamda yeniden önem kazanır[9].
Maduro vakasında da benzer bir risk mevcuttur. Tartışmanın “narco-terör” ve bireysel suç isnatları etrafında şekillenmesi, sınır aşan askerî kuvvet kullanımının hukuka aykırılığını görünmez kılmaktadır. Oysa örgütlü suç veya uyuşturucu iddiaları, jus ad bellum bakımından askerî güç kullanımını meşrulaştıran bir gerekçe oluşturmaz. Buradaki temel soru, bir devletin yabancı bir devlet başkanını askerî operasyon yoluyla yakalamasının kuvvet kullanma yasağı kapsamında nasıl nitelendirileceğidir.
Bu noktada yapısal bir tıkanma ortaya çıkmaktadır. Saldırı suçunun yargılanabilirliği, Uluslararası Ceza Mahkemesi rejiminde siyasal eşiklere bağlanmıştır. Roma Statüsü saldırı suçunu tanımlasa da6 Mahkeme’nin bu suç üzerindeki yetkisi büyük ölçüde Güvenlik Konseyi kararına veya devletlerin rızasına bağlıdır.[10] Bu durum, saldırı suçunu normatif olarak tanınmış ancak fiilen icra edilemeyen bir kategoriye dönüştürmektedir.
Dolayısıyla sorun, normların yokluğu değil, normların siyasal olarak seçici biçimde uygulanmasıdır. Bu seçicilik, sınır aşan kuvvet kullanımını hukuken yasaklanmış fakat fiilen mümkün bir politika aracı olarak muhafaza etmektedir.
Devlet Başkanını yargı yetkisi: Ceza söylemi ile egemenlik ihlalinin birleştirilmesi
Görevdeki devlet başkanlarının yabancı devletlerin ceza yargısından muafiyeti, örfî uluslararası hukukun köklü bir parçasıdır. Bu bağışıklık, “kişiyi aklama” için değil, devletlerarası ilişkide zor kullanımını frenlemek için vardır. Devlet başkanının görevdeyken zorla yakalanıp başka bir devletin ceza sistemine sokulması, yalnız bir “yargılama” meselesi değil, uluslararası düzenin çatışma önleyici mekanizmalarından birinin aşındırılmasıdır. Bu noktada ICJ’nin Arrest Warrant kararı bağışıklığın mantığını net biçimde ortaya koyan temel referanstır[11].
Maduro vakasında ABD’nin ceza söylemi, iki farklı şeyi aynı anda yapar. Bir yandan “suçla mücadele” kisvesi altında siyasal liderliği kriminalize eder. Diğer yandan bu kriminalizasyonu, egemen toprakta askerî icrayı meşrulaştırmak için kullanır. Bu, ceza hukukunun sınır koyan değil, sınır aşan zorun “dili” haline gelmesidir.
Buradaki sorun, yalnızca uluslararası ceza adaletinin işlememesi değildir. Daha derin ve yapısal olan mesele, hukukun ve haklar söyleminin, günümüzde siyasal ve toplumsal krizleri sınırlayan bir normatif çerçeve olmaktan çıkıp, bu krizleri yönetilebilir kılan başlıca dil ve teknik hâline gelmesidir. Başka bir ifadeyle hukuk, askıya alınmamaktadır; tersine, yeni bir işlevle yoğun biçimde devreye sokulmaktadır.
Bu durum aynı zamanda neoliberal dönemde haklar söyleminin tarihsel olarak bağlı olduğu toplumsal mücadele bağlamından koparılarak, eşitsiz güç ilişkilerini dönüştürmekten çok onları idare etmeye yönelik bir yönetişim teknolojisi hâline geldiğini göstermektedir[12] (D’Souza, 2018). Ceza, insan hakları ve hukuk devleti argümanları bu bağlamda, kuvvet kullanımını durduran sınırlar olmaktan ziyade, onu “gerekçelendirilebilir” ve “rasyonel” bir müdahale biçimi olarak çerçeveler.
Bu dönüşüm, eleştirel uluslararası hukuk literatüründe de uzun süredir tartışılmaktadır. Koskenniemi’nin vurguladığı üzere, uluslararası hukukun esnek ve belirsiz yapısı, hukuki argümanların çoğu zaman siyasal tercihleri tarafsızlık dili altında yeniden üretmesine imkân tanır[13]. Orford’un insani müdahale ve koruma söylemi üzerine analizleri ise, hukukun kriz anlarında sınır koyucu olmaktan çok, yönlendirici ve meşrulaştırıcı bir işleve kaydığını göstermektedir.[14] Bu çerçevede ceza söylemi, kuvvet kullanımının hukuka aykırılığını tartışmanın yerine geçerek, askeri icrayı yönetişimsel bir müdahale gibi sunan bir ara dile dönüşmektedir.
Bu noktada “hukuk devleti” argümanının işlevi kritik hale gelir. Eğer hukuk, egemenliğin ihlali pahasına yürütülen sınır aşan icrayı “daha büyük bir adalet” adına normalleştiriyorsa, uluslararası hukuk düzeni bir fren mekanizması olmaktan uzaklaşır. Böylece “yargılama” dili, “müdahale” dilinin yerine geçen bir yönetişim tekniğine dönüşür.
Rıza doktrini, temsil sorunu ve egemenlik boşlukları
Rıza doktrini, yabancı askeri varlığın meşrulaştırılmasında sık kullanılan bir araçtır. Ancak iç savaşlar, geçiş rejimleri ve parçalı egemenlik koşullarında “kim rıza verebilir” sorusu belirleyici hale gelir. Bu, Deeks’in “consent in civil war” tartışmasında gösterdiği gibi, uluslararası hukukta gri alan üretir[15]. Bu gri alan, müdahaleyi yasak olmaktan çıkarmaz ama müdahalenin hukukî tartışmasını “meşruiyet eşiği”nden “prosedür ayrıntısı”na indirgeme riski taşır.
Maduro vakasında rıza iddiası görünür biçimde yoktur. Fakat tam da bu yokluk, temsil ve egemenlik tartışmasının başka bir biçimde devreye sokulmasını doğurur. Trump, ABD’nin Venezuela’yı “geçişe kadar kontrol edeceğini” söylemektedir.[16] Bu tür bir söylem, yalnız bir “yakalama” değil, fiilî yönetim tahayyülüdür. Fiilî yönetim tahayyülü ise uluslararası hukukun en hassas eşiğine, yani kuvvetle rejim değiştirme ve işgal rejimine yaklaşır.
“Geçişi yönetme” söylemi, bir ülkenin siyasal temsilini askıya alma, egemenliği geçici bir yönetişim nesnesine çevirme eğilimini yansıtır. BM Genel Sekreteri’nin “tehlikeli emsal” uyarısı[17], bu eğilimin uluslararası düzen açısından nasıl algılandığını gösterir. Temsil boşluğu burada, rıza üreten bir hukuki işlem olmaktan çok, rıza aranmayan bir fiilî düzenleme olarak işler.
Bu nedenle temsil boşluğu, yalnız örneğin Suriye veya benzeri iç savaş bağlamlarında değil, egemenliği ve uluslararası tanınması tartışmasız olan Venezuela gibi devletlerin doğrudan hedef alındığı durumlarda da işleyebilir. Temsil boşluğu bazen “kim rıza verdi” sorusu üzerinden değil, “kim yönetebilir” sorusu üzerinden kurulur. Bir lider “gayrimeşru” ilan edildiğinde, egemenliğin kime ait olduğu sorusu hukuken değil, güç üzerinden yeniden yanıtlanmaya başlanır. Hukuk burada sınır çizmez. Hukuk, sınır aşmanın dili haline getirilir[18].
Bu nokta özellikle önemlidir. Çünkü “geçici” olanın kalıcılaşması, günümüzde savaşın normalleşmesinin temel biçimlerinden biridir. İstisna bir defalık bir sapma olmaktan çıkar, kriz yönetimi tekniği olarak kurumsallaşır.
İnsani alanın idari kontrolü: Yaşamın teknik değişkene indirgenmesi
Hukukun kriz yönetim aracına dönüşmesinin bir diğer belirgin yüzü, insani alanın askeri güçten bağımsız bir koruma alanı olmaktan çıkarılıp idari ve teknik kontrol rejimine tabi kılınmasıdır. Bu dönüşümde zor, yalnız bombalama veya askeri saldırı değildir; yaşamın hangi koşullarda sürdürülebileceğini belirleyen izinler, kayıt rejimleri, finansal kısıtlar ve kurumsal vetting mekanizmalarıdır.
Bu çerçeve, Maduro vakasının doğrudan merkezinde görünmeyebilir. Ancak operasyonun siyasî gerekçelendirilmesinde “demokrasi”, “insani kriz”, “düzensiz göç”, “uyuşturucu şiddeti” gibi söylem paketlerinin olağanlaşması, insani alanın idari araçlarla yönetilmesinin mantığıyla aynı düzlemde işler. Hukuk, burada hem “krizi teşhis eden” hem de “krizi yönetme yetkisi üreten” bir çerçeveye dönüşür.
BM Güvenlik Konseyi’nin Venezuela gündemiyle toplanacağını ve BM Genel Sekreteri’nin “tehlikeli emsal” uyarısını17 aktarırken kullandığı çerçeve, hukukun yalnızca kuvvet kullanımına değil, kriz idaresinin tüm mimarisine dair bir dönüşüm yaşandığını gösterir. Bu mimari, Gazze bağlamında uluslararası STK’ların faaliyetlerinin askıya alınmasına karşı BM Genel Sekreteri’nin uyarılarında net biçimde görülmektedir.[19] İnsani yardımın izin, kayıt ve idari takdir alanına devredilmesi, yaşamın sürdürülebilirliğini teknik bir lisans meselesine çevirir. Bu, “zor”un yalnız bombalama değil, hayatı askıya alabilen idari teknikler üzerinden de işlediği tespitin somut karşılığıdır. Zor artık yalnız askeri icra değil, yaşamı yönetilebilir kılan idari kararlar bütünüdür.
Bu çerçeve, Maduro vakasına şu açıdan bağlanır. Bir devletin “ceza” ve “reform” diliyle başka bir devletin siyasal alanına müdahale etmesi, çoğu zaman insani alanı da aynı yönetişim paketinin parçası haline getirir. Orford’un “insani müdahale” ve “koruma” söylemlerinin hukuku sınırlayıcı olmaktan çok yönlendirici bir rol üstlenebildiği tespiti burada analitik değer taşır. 14
Hukuki strateji nereye kurulmalı?
Sonuç olarak, ABD’nin Maduro’yu yakalamasını tekil bir uluslararası hukuk ihlali olarak ele almak yetersiz olacaktır. Bu vaka, hukukun askıya alındığı bir olağanüstü hâl durumuna değil; hukukun, sınır aşan zor kullanımını yönetilebilir ve gerekçelendirilebilir kılan merkezî bir dil ve teknik repertuar hâline geldiği bir yönetişim rejimine işaret etmektedir. Başka bir ifadeyle burada karşı karşıya olunan durum, hukukun yokluğu değil; hukukun yeniden işlevlendirilmesidir.
Neoliberal yönetişim fundamentalizmi[20] olarak da tanımlanabilecek bu mekanizma, yukarıda ayrıntılı biçimde gösterildiği üzere iki düzlemde birlikte işlemektedir. Bir yandan savaş, istisnai bir kopuş olmaktan çıkarak süreğen bir yönetim tarzına dönüşmektedir. Diğer yandan toplumsal çözülme ve kurumsal yorgunluk koşullarında, şiddet “hakemlik” kapasitesi kazanmakta; hukuki ve idari araçlar bu şiddeti sınırlamak yerine onu yönetilebilir kılmaktadır. Hukukun yeniden işlevlendirilmesi, tam da bu iki düzlemin kesişiminde ortaya çıkan krizleri düzenleyen bir teknik repertuar üretmektedir.
Maduro vakası bu dönüşümü özellikle görünür kılar. Müdahale, hukuk dışı bir kopuş olarak değil; ceza soruşturması, kamu düzeni, geçiş yönetimi ve istikrar söylemleriyle birlikte, hukuk dili içinde kurulmaktadır. Bu durum, ihlalin görünmez kılınmasından ziyade, ihlalin olağanüstü bir sapma olmaktan çıkarılarak idari bir “geçiş” mantığına yerleştirilmesine imkân tanır. Buradaki temel risk, uluslararası hukukun normatif eşiğinin, “yasa uygulama” ve “ceza adaleti” söylemleri aracılığıyla aşındırılmasıdır. Ceza söylemi, kuvvet kullanımını sınırlayan bir çerçeve olmaktan çıkıp, kuvvet kullanımının yönetim tekniğine dönüşmeye başladığında, hukukun fren kapasitesi zayıflamaktadır.
Bu nedenle hukuki strateji, salt ihlal tespitine indirgenemez; üç düzlemde birlikte yeniden düşünülmelidir. İlk olarak, jus ad bellum’un geri plana itilmesine karşı normatif eşiğin sürekli diri tutulması gerekir. Kuvvet kullanma yasağı ve saldırı suçu fikri, tüm seçici icra sorunlarına rağmen, sınır aşan zorun olağan siyaset olmadığını kayda geçiren temel hukuki çerçeveyi oluşturmaktadır. İkinci olarak, ceza ve haklar söyleminin depolitize edici etkisine karşı, ihlallerin onları mümkün kılan iktidar ilişkileri içinde yeniden kurulması gerekmektedir. Hukuki analiz, bireysel suç isnatlarıyla sınırlı kalmaksızın, bu isnatların nasıl bir askerî ve yönetsel icraya eklemlendiğini açığa çıkarmalıdır. Üçüncü olarak ise temsil ve egemenlik boşluklarının hesap verilebilirliği nasıl aşındırdığı görünür kılınmalı; rıza, geçiş ve istikrar gibi kavramların birer yönetişim tekniği olarak nasıl işlediği hukuki tartışmanın merkezine taşınmalıdır.
Bugün karşı karşıya olunan durum, uluslararası hukukun tamamen çökmesi değildir. Daha tehlikeli olan, hukukun, savaşın ve zorun yönetilebilir kılınmasında merkezî bir araç hâline gelmesidir. Bu bağlamda temel soru, “daha fazla hukuk” çağrısı değildir. Asıl soru, hangi hukuki tahayyülün savunulacağıdır. Hukuk, sınır çizen ve ihlali kayda geçiren bir eşik olarak mı korunacaktır; yoksa krizi yöneten, istisnayı normalleştiren bir dil hâline gelmesine razı mı olunacaktır.
Burada aynı zamanda şunu da söylemek gerekiyor, hukuku nihai bir çözüm olarak değil; siyasal mücadelelerin içinde işleyen, sınır koyan ve itirazı mümkün kılan bir alan olarak yeniden düşünmek gerekiyor. Maduro vakası, tam da bu nedenle, yalnızca bir uluslararası hukuk dosyası değil; hukukun güncel kriz rejimi içindeki konumuna dair uyarıcı bir eşik olarak okunmalıdır.
[1] Reuters. (2026, January 3). Mock house, CIA source and special forces: The US operation to capture Maduro. https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/mock-house-cia-source-special-forces-us-operation-capture-maduro-2026-01-03/ (04.01.2026)
[2] Reuters. (2026, January 3). Was the US capture of Venezuela’s president legal?
https://www.reuters.com/world/us/was-us-capture-venezuelas-president-legal-2026-01-03/ (04.01.2026)
[3] United Nations. (1945). Charter of the United Nations (Article 2(4)). United Nations.
https://www.un.org/en/about-us/un-charter/chapter-1 (04.01.2026)
[4] United Nations. (1945). Charter of the United Nations (Article 51). United Nations.
https://www.un.org/en/about-us/un-charter/chapter-7 (04.01.2026)
[5] International Court of Justice. (1986). Military and Paramilitary Activities in and against Nicaragua (Nicaragua v. United States of America), Merits, Judgment of 27 June 1986. ICJ Reports 1986, p. 14.
https://www.icj-cij.org/case/70 (04.01.2026)
[6] International Criminal Court. (1998). Rome Statute of the International Criminal Court (Art. 8 bis). International Criminal Court. https://www.icc-cpi.int/sites/default/files/2024-05/Rome-Statute-eng.pdf (04.01.2026)
[7] United Nations. (2010, June 11). Review Conference of the Rome Statute of the International Criminal Court: Resolution RC/Res.6 (The crime of aggression). United Nations Treaty Collection.
https://treaties.un.org/doc/source/docs/RC-Res.6-ENG.pdf (04.01.2026)
[8] International Military Tribunal. (1946). Judgement: The law relating to war crimes and crimes against peace (Nuremberg Judgement). https://crimeofaggression.info/documents/6/1946_Nuremberg_Judgement.pdf (04.01.2026)
[9] Cassese, A. (1999). The statute of the International Criminal Court: Some preliminary reflections. European Journal of International Law, 10(1), 144–171.
https://ejil.org/pdfs/10/1/570.pdf (04.01.2026)
[10] Kress, C. (2017). On the activation of ICC jurisdiction over the crime of aggression. Journal of International Criminal Justice, 16(1), 1–17. Akande, D., & Tzanakopoulos, A. (2018). The crime of aggression before the International Criminal Court: Jurisdiction and admissibility. Journal of International Criminal Justice, 16(2), 291–316. Ambos, K. (2018). The crime of aggression after Kampala. German Yearbook of International Law, 53, 463–509.
[11] International Court of Justice. (2002). Arrest Warrant of 11 April 2000 (Democratic Republic of the Congo v. Belgium), Judgment of 14 February 2002. ICJ Reports 2002, p. 3. https://www.icj-cij.org/case/121 (04.01.2026)
[12] D’Souza, R. (2018). What’s wrong with rights? Social movements, law and liberal imaginations. Pluto Press.
[13] Koskenniemi, M. (2005). From apology to utopia: The structure of international legal argument (Reissue with a new epilogue). Cambridge University Press
[14] Orford, A. (2011). International authority and the responsibility to protect. Cambridge University Press.
[15] Deeks, A. S. (2012). “Unwilling or unable”: Toward a normative framework for extraterritorial self-defense. Virginia Journal of International Law, 52(3), 483–550.
[16] BBC News. (2026, January 4). Trump says US will ‘run’ Venezuela and ‘fix oil infrastructure’
https://www.bbc.com/news/articles/cd9enjeey3go (04.01.2026)
[17] Reuters. (2026, January 3). UN chief says Venezuela-US action sets dangerous precedent. Reuters.
https://www.reuters.com/world/americas/un-chief-venezuela-us-action-sets-dangerous-precedent-2026-01-03/ (04.01.2026)
[18] Bu konuya ilişkin olarak şu dört ayrı kaynak incelenebilinir : Roth, B. R. (1999). Governmental illegitimacy in international law. Oxford University Press. Perišić, P. (2019). Intervention by invitation: When can consent from a host state justify foreign military intervention? Russian Law Journal, 7(4), 4–33. Green, J. A. (2024). The relationship between collective self-defence and military assistance on request. In Collective self-defence in international law (pp. 276–311). Cambridge University Press. Koskenniemi, M. (2005). From apology to utopia: The structure of international legal argument (Reissue with a new epilogue). Cambridge University Press. Orford, A. (2011). International authority and the responsibility to protect. Cambridge University Press.
[19] Reuters. (2026, January 2). UN chief deeply concerned over Israel’s suspension of NGOs. https://www.reuters.com/world/middle-east/un-chief-deeply-concerned-over-israels-suspension-ngos-2026-01-02/ (04.01.2026)
[20] “Neoliberal yönetişim fundamentalizmi” ifadesini, hukukun istisnayı kalıcılaştıran ve krizi yöneten bir dile dönüşmesini tanımlamak için kullanıyorum Bu kavram istisna, insani yönetişim ve eleştirel uluslararası hukuk literatürüne dayanmaktadır. Bunun için şu çalışmalara bakabilirsiniz: Agamben, G. (2005). State of exception. University of Chicago Press. Kennedy, D. (2004). The dark sides of virtue: Reassessing international humanitarianism. Princeton University Press. Fassin, D. (2012). Humanitarian reason: A moral history of the present. University of California Press. Koskenniemi, M. (2005). From apology to utopia: The structure of international legal argument. Cambridge University Press. Orford, A. (2011). International authority and the responsibility to protect. Cambridge University Press. D’Souza, R. (2018). What’s wrong with rights? Social movements, law and liberal imaginations. Pluto Press.




